Yusuf Kaplan ile Küresel Kültür, Sekülerlik ve Batı Konularında

Tarih: 2007-10-10

FEYZ: Medeniyet kavramını bugün tarihteki örnekleriyle karşılaştı-rarak nasıl anlamalıyız? Bugün medeniyet algımız nasıl olmalı? Bu vesileyle mevcut hâkim kültürün insan üzerindeki tesirlerini değerlendirir misiniz?

YUSUF KAPLAN: Bugün üzerinde kafa yorulması gere-ken temel meseleler şunlar: Birincisi dünyada Müslümanlar yaşıyor ama Müslümanlıkla hem bireysel düzlemde, hem kollektif düzlemde hem de küresel ölçekte ilişki kurabilmelerini mümkün kılabilecek şekilde İslam'la ilişki kurabilme imkânlarından yoksunlar. Yani ne demek bu, toplumdaki insanlar isteseler İslam'la ilişki kuramaz-lar mı? Bu çabayı, kaygıyı engelleyen bir şey mi var diye bir soru oluşabilir. Engelleyen bir şey var tabi. Bir defa, bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Küresel bir dünya var ve o küresel dünyada da tek bir kültür, dolayısıyla tek bir uygarlık var. Oradaki sivilizasyon, uygarlık kavramı, medeniyet kavramı, eskilerinden farklı. Hepsi medeniyet değildi eskilerin de. Bir kısmı medeniyet bir kısmı değil. Yani medeniyetlere bizim İslami referans sistemi çerçevesi üzerinden anlamlar yüklediğimiz zaman, İslami iklim üzerinden medeniyeti anlamaya çalıştığımız zaman, o zaman ortaya daha farklı bir dünya çıkıyor.

İçinde yaşadığımız dünya da tek bir kültürün, tek bir uygarlığın hâkim olduğu, seküler kültürün, -hristiyanlıkla ilişkisi yok, hristiyanlıkla ilişkisi arızi bir ilişki, asli bir ilişki değil- hâkim olduğu bir dünya. İçinde yaşadığımız dünyada sekülerleşme var, dünyevileşme var, fiziki gerçekliğin mutlaklaştırılması var. Bu dünyanın mutlaklaştırılması sonucu ister istemez, hayatın, insanın, hakikatin, dolayısıyla yaratıcının, sadece bu görünür gerçeklik üzerinden, fizik gerçeklik üzerinden, bu dünyayla sınırlanmış bir hayat tasavvuru üzerinden algılanması, idrak edilmesi, kavranması söz konusu.

Yani tek boyutlu bir kültür var karşımızda. Dolayısıyla insanın hareket alanını sınırlayan, insanı bu dünyaya hapseden bir ortamda, insanın yaratıcısıyla ilişkisini kopardığınız zaman, öte dünyayla ilişkisini kopardığınız zaman, insanın insan algısı da, kâinat algısı da, âlem tasavvuru da, diğer insanlarla ilişkisi de sakatlanıyor. Yani bir tanrı yoksa, tanrıyla ilişkiniz sakatlanmışsa, tanrı inancının yok olduğu bir yerde, insan, her şeyi tanrılaştırmaya mütemayil bir varlık aynı zamanda. Hakiki anlamda bir yaratıcı yoksa, insanlar onun yerine her şeyi tanrılaştırabilir…

Problem şu; tek boyutlu bir kültür var. Sadece fizik gerçekliği, bu dünyayı, maddi olanı eksen alan bir kültür bu. Dolayısıyla bu kültür, küreselleşmiş bir kültür. Şu an içinde yaşadığımız kültür, İslami bir kültür değil. Hayatımıza çeki düzen veren kültür bu ve İslam hariç, mevcut kültürler, hâkim kültüre müdahale edebilecek durumda değil. Zaten neden İslam'ın son çeyrek asırda hedef haline getirildiğini, İslam'ın tehdit olarak algılatıldığını buradan çıkartabiliriz. İnsanın insanla, insanın kâinatla, yaratıcısıyla ilişkisini sakatlayan bu kültür, ister istemez kendisi büyük bir bunalım yaşıyor. Bugün batıda bu bunalımı görüyoruz. 200 senedir görüyo-ruz. Batıdaki uygarlık tarihçileri, Batı uygarlık tarihini değerlendirirken, dört dönem halinde incelerler. Birinci dönem Antik Yunan dönemi, İsa Mesih'in geldiği, ortaçağlar dönemi, üçüncü dönem sekülerlikle başlayan Modernlik dönemi, dördüncü dönem şu an içinde yaşadığımız dönem, sanayi devrimiyle başlayan dönem.

Bu dönemi Batı'daki düşünürler "Age of crisis" -bunalımlar çağı- olarak tanımlıyor. Bu şu an bizzat kendileri için yaptıkları bir tarif. Başka dünyalar, kültürler, medeniyetler için değil, kendileri için olan bir tarif bu. Felsefi bir bunalım var. "Ontolojik güvensizlik duygusu" diye tarif ettiğimiz, insanın yönünü ve hayatın anlamını yitirdiği, yaratıcıyla olan ilişkilerinin sakatlandığı, insanın kendisini küçük bir dünyaya hapsettiği, gittikçe yalnızlaştığı, dolayısıyla kendi tabiatıyla yabancılaştığı, insanlığın sorunlarına, kâinatın sorunlarına kayıtsız kaldığı, egosantrizmin, ben merkezciliğin, çıkarcılığın merkeze yerleştiği bir kültür bu. Bu kültürün çatışmaya dayalı bir kültür olduğunu zaten anlıyoruz. Burada yoruma gerek yok. Dolayısıyla gücü eksen alan bir kültür yani araçları, bilimi, teknolojiyi, güç üreten teknolojiyi mutlaklaştı-ran, amaçlardan soyutlayan, ahlaki kaygılardan soyutlayan, sadece güç üreten araçları kontrol etmeyi, üretmeyi amaç haline getiren bir kültür. Yani niceliksel bir kültür, niteliksel bir kültür değil. Sadece dış görünüş itibariyle bir büyüme var. Maddi hayatta refah düzeyinde bir büyüme var. Üstelik bu sadece Batı dünyasında ve belli bir sınıfla sınırlı.

Bugün Newyork'da 48.000 tane evsiz insan var. "Homeless" diye tarif edilen, sokaklarda sürünen insanlar. Perişan bir Newyork… En son rakamlar böyle. Dünyanın en gelişmiş ülkesinde insanlar en rezil hayatı yaşıyorlar. İnsanın ortadan kalktığı, toplumun çözüldüğü, ailenin darmadağın olduğu, ahlakın bir anlam ifade etmediği, hayatın anlamını yitirdiği bir dünya bu. Dolayısıyla küreselleşen bir kültür bu aynı zamanda. Bu haliyle gittiği sürece bu dünya, insanlığın sonu felaket… Bunu görüyoruz. İstediği yeri işgal ediyor, istediği gibi işkence ediyor, olayı istediği gibi sunuyor. Irak'ta işlenen cinayet bizim burada rahat uyumamamızı gerektiriyor.

Oradaki insanların feryad-u figanına karşılık, sanki hiçbirşey olmamış gibi yaşıyoruz. Bu kadar acaip bir şekildeyiz. Bu da işin postmodernizmden, ikiyüzlülükten kaynaklanan tarafı. Medya bizi aslında şatafatlı şahşahalı, televoleli diziler içinde oyalıyor. Arizi olanı eksen alarak asli olanla ilişkimizi sakatlaştıran bir dünya kuruyor, dolayısıyla duyarsızlaştırıyor. Güç ve hazzı eksen alan bir insan tanımı. Güç ve haz, başka bir şey değil. Esfel-i safilin bu… Müminin mükemmel insan olduğunu biz bilmiyoruz. Biz bile farkında değiliz. Mümin demek iman eden insan demek. İman eden insan bir defa kendisine güvenilen insandır. Aynı zamanda başkalarına güven veren insandır. Eman, emniyet, dolayısıyla teminat… Yani emniyetin teminat altına alınması lazım. Adaletin tesis edilmesi lazım. Her şeyin yerli yerine oturması lazım. Fıtratın bozulmaması, fıtrata müdahale edilmemesi lazım. Yani mümin, fıtrata müdahale etmeyen, fıtri olanı sürekli olarak hayata hâkim kılmaya çalışan, her şeyi yerli yerine oturtmaya çalışandır. Kur'an-ı Kerim'deki adalet tarifi muhteşem. Her şeyin yerli yerine oturması. Mimar Sinan'ın mimarisine baktığımızda bunu görüyoruz. Tabiattaki bütün malzemeleri kullanıyor, tevhidle, vahdetle kesreti birleştiriyor adam. Dehşet bir şey var. Bizlerin, sadece Mimar Sinan'ın mimarisinden bile, sadece müslümanların değil aynı zamanda tüm dünyanın sorunlarını çözebilecek bir proje üretmemiz gerekiyordu.… Ama onu görebilecek bir göz olması lazım. Düşünce tarihini bilecek insan ki, medeniyetler tarihini bilecek, kavrayabilecek, diğer dinlerle diğer medeniyetlerle İslam'ı karşılaştırabilecek bir bilgiye sahip olacak ki; İslam'ın nasıl bir nimet olduğunu, sadece insanlar için değil, bütün varlıklar için nasıl bir nimet olduğunu o zaman idrak edebilir ancak...

FEYZ: Batılı Hayat tarzı ve hayatı algılama biçimi bize aslında bir medeniyet paradigması sunmuyor. Batılılar ise alternatifsiz bir biçimde "en iyi" oldukları iddiasındalar. Üstelik müslümanlanları da buna inandırmış görünüyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

YUSUF KAPLAN: Şimdi içinde yaşadığımız dünyada, Batı uygarlığı çökmüş durumda, büyük bir kriz yaşıyor, bütün dünyada bu kültür yaygın olduğu için de, bu krizi bütün dünyaya yaygınlaştırmak zorundalar. Batı kültürünün, Hollywood'un, batılı hayat tarzının, algılama biçimlerinin girdiği yerde, insanlar duyarsız-laşıyor. İnsanların süfli, sıradan, basit emellerinden başka fetişleştirdiği, putlaştırdığı küçücük kaygılarından başka kaygıları yok. Burada İslam'ın söyleyeceği çok esaslı şeyler var. Bunu batılılar anladılar. Bunu Müslümanlar anlayamadı, ama batılılar anladı. Batı kültürünün bittiğini söylemek yerine, demokrasi, insan hakları, özgürlükler diyerek insanlığı kandırmaya kalktılar.

Dünyanın neresine bunlar demokrasiyi götürdüler, nereye insan haklarını götürdüler? Bunu yapamazlar. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler diyerek aslında işgalleri, işkenceleri, gayri insani muameleyi meşrulaştırdılar. Dünyanın neresine bunlar demokrasiyi, insan haklarını götürdüler. Sadece, Zulümleri götürüyorlar. Ortadoğu'da yaşa-nan şeyi düşünün. Orada Osmanlının niye durdurulduğunu düşünün. Enteresan bir şey var, mesela Suudi Arabis-tan'ın petrolünü müslümanlar kullanabilseydi bu kadar perişan olmayacaktılar. Bütün müslümanların en azından maddi düzlemde sıkıntılı bir hayat yaşamalarını önleyecekti. 100 sene öncesine gidin, Osmanlı-nın niye durdurulmuş olduğunu buradan anlayabilirsiniz. Osmanlılar durdurulmamış olsaydı, Balkanlar'da, Ortadoğu'da, Kafkaslar'da Müslümanlar hâkim olacaktı. Dünyanın en zengin coğrafyasına Osmanlı, dolayısıyla Müslümanlar sahip olacaktı. Osmanlı durdurulmamış olsaydı, Amerika diye bir şey olmayacaktı.

Osmanlının çekilmesiyle oluşan vakumu Amerikalılar doldurdu. Eğer biz dünyada olup biten şeyleri kavrayabilirsek, İslam'ın nasıl bir nimet olduğunu anlayabiliriz. Diğer dinlerin diğer medeniyetlerin insanlığa dün ne verdiğini, bugün ne verdiğini, yarın ne verebileceğini, medeniyetler tarihi okuması yaparak, vahyi eksen alarak okuduğumuzda karşımıza çıkan şey çok net. Mesela, Müslümanlar demok-rasiyle bağdaşır mı diye bizi böyle şeylerle uğraştırıyorlar. "İslam demokrasiyle bağdaşmaz. Bunlar henüz gelişmemiş durumdalar, yani demokrasiyi uygulayabilecek hazmedebilecek durumda değiller" diyorlar.! Hayır! Böyle bir şey yok ki.. İslam'ın demokrasiyle bağdaşması meselesi başka bir şey…

Demokrasiyle kastedilen şey nedir? Birincisi, bir toplumun kendi kaderini kendi tayin edebilmesi, kendi kendini yönetebilmesi, ikincisi farklılıkları bir arada barındırması, farklılıklara hayat hakkı tanıması demek. Demokraside böyle bir şey de yok aslında. Demokrasi dediğimiz şeyde rejimin kendisinde farklılıklara hayat hakkı tanımak diye bir şey yok. Her şeyi eşitliyor, şeytanla tanrıyı eşitliyorsunuz. Demokrasinin mantığı budur. Nische çağdaş batı düşüncesinin adamlarından birisi, demokrasiyi tarif ederken "sürü mantığı" der… Bu şu anlama gelmiyor. Biz demokrasiye savaş mı açıyoruz. Bu başka bir şey. Aptallaşmanın alemi yok. Bizim yaşadığımız coğrafyalarda siyasi, ekonomik bağımsızlığımız yok, kültürel bağımsızlığımız yok. Epistemolojik ve ontolojik olarak dinimizi, varlık telakkimizi, bilgi telakkimizi İslami referans sistemleri oluşturmuyor. Bu anlamda bağımsız değiliz. Kendi kaderimizi, hangi coğrafyada yaşıyorsak kendi kaderimizi kendimizin belirlemesi lazım. Buna izin vermiyor adamlar. Demokrasi demokrasi diyorlar. İngilizlerin emperyalist politikalarıyla 24 tane Arap devleti çıkardılar. 24 tane Arap milleti mi var şimdi. Böyle bir şey yok. Madem demokrasiyi çok seviyorsunuz, sandıkları koyun bakalım milletin önüne…

Mısır'a, Cezayir'e, Ürdün'e, Irak'a, İslam dünyasına sandıkları koyun, demokrasiye geçilsin. O zaman, bunların hiçbirisi yani seküler adamlar, onların kuklası olan adamlar hiçbir zaman iktidara gelemeyecekler. Yani masal anlatıyorlar bize. En güçlü olduğumuz tarafla vuruyorlar bizi. Nedir bu? Biz, başka kültürlere, başka dinlere, başka medeniyetlere mensup insanlara yaşama hakkı tanıyan, kendi inançları doğrultusunda, kendi amentüleri, kendi siyaset felsefeleri, ahlak felsefeleri, toplum felsefeleri doğrultusunda hayat hakkı tanıyan ve bunun ilk mükemmel minyatür örneğini Medine toplumunda gösteren bir dinin mensuplarıyız. Batılılar bunu kendi tarihlerinde uygulayabilmiş değiller ki…

Batı, tarihinde, farklı dinlerle farklı kültürlerle bir arada yaşayabilmiş, bir felsefe üretebilmiş değil ki... Böyle bir şey yok. Bize demokrasi martavalları anlatı-yorlar. İslamofobi dediğimiz durum da, fiili bir durum. Yani İslam'dan korkmaya gerek yok anlamında söylüyorsanız, onlar bunu biliyorlar zaten. Bunu bildikleri için korkuyorlar. İnsanın insanla ilişkisini, insanın tabiatla, yaratıcıyla ilişkisini, farklı dinlerle kültürlerle meşgul insanların barış ve huzur içinde yaşayabilmelerini sağlayabilecek en mükemmel düzeneği İslam'ın sunduğunu bildikleri için, İslam'dan korkuyorlar. Bunu kendileri geliştirebilmiş değiller. Avrupa birliği projesi negatif bir projedir. Pozitif bir proje değil. Yani adamlar iki dünya savaşı yaşadılar, birbirlerinin boğazına çöktüler. Harab-u turab oldu Avrupa. Tekrar birbirimizin boğazına çökmeyelim diye AB'yi kurdular. Roma İmparatorluğundan beri birleşebilmiş bir tecrübe üretemediler ki bunlar. Küçücük Avrupa kıtasında bile yürütemediler. Küçücük Avrupa kıtası diyorum, bilerek söylüyorum, bugün kullandığımız dünya haritalarında, mercator haritalarında Avrupa normal coğrafi ölçümlerinden iki misli büyük görünür.

Adamlardaki aşağılık kompleksini buradan anlayın. Yani sadece coğrafi konularda bile çok enteresan biçimde kompleksli adamlar. Sen geliştirdiğin fikre bak, iddiaya bak... Doğu Batı diyoruz, dikkat edin, coğrafya olarak tanımlıyor kendini. Bu o kadar önemli bir şey değil ki… İslam teslim olmak demek, Batı ne demek ya! Ne demek batı, içi boş bir şey… Sadece buradan baktığımızda bile bu uygarlığın insanlığa bir şey veremediği ortada. Batıya gittiğimizde vaziyet-i coğrafyayı kurtarabilecek miyiz! Kendileri mahvolmuş durumdalar…

Dramatik olan şu. Bugün Medeniyet diyelim, sivilizasyon diyelim, hiçbirşeye tekabül etmeyen, komik birşey, "uygarlık" diyelim; medeniyet dediğimizde dayandığı üç temel dinamik var. Kur'an-ı Kerim'de Hadid Suresi'nde anlatılıyor. Kitap, mizan, hadid… Bütün medeniyetlerin "kitap" aşaması, ilim ve düşünce geleneği oluşturmaları şart. İkinci aşamada ilim ve düşünce geleneğini daha sofistike boyutlar kazandıracak şekilde "mizan" aşamasına ulaştırmamız lazım. Kültür sanat geleneği de diyebiliriz. Cemâli özellik, Allahu Teala'nın cemal sıfatının tecelli ettirilmesi lazım. Üçüncü aşama da "hadid" aşaması. Burada da bütün medeni-yetlerin bir siyasi duruş geliş-tirmesi lazım. Muhkem, sarsılmayan, şeksiz şüphesiz inandığı şeyin ne anlam ifade ettiğini bilecek, inandığı şeye tam olarak inanacak. Bugün Müslümanların en ciddi sorunlarından biri şüphedir. İslam'ın bizim için ne kadar güzel bir nimet olduğunu, diğer dinlerle diğer medeniyetlerle karşılaştı-rılamayacak kadar muhteşem ve müthiş olduğunu anlamıyo-ruz. O yüzden şüphe var içimizde. Kendimizi itilmiş kakılmış olarak görüyoruz. Müslüman kendini böyle görebilir mi? Ayet-i kerime var; "Her mümin tek başına bir ümmettir" diyor Allahu Teala…

Ne demek ümmet? Ümmet, herşeyin anası demek… Müminseniz, sadece Müslümanlar değil, sadece münkirler, müşrikler, münafıklar değil, herkes güvenir size. Herkese güven verir Müslüman... Mümin dediğimiz kişi emniyeti temin edecek kişidir. Eğer öyle değilse müminliğinde, müslimliğinde, muhsinliğinde sorun var demektir. Her ne kadar biz Allah'ı görmüyor olsak da O'nun bizi gördüğü inancıyla, imanıyla, teslimiyetiyle hareket etmiyo-ruz demektir. Hadiste de çok net bir şekilde belirtilir. Birinci aşamadır mümin olmak, ilk aşama, elementer aşama. Ondan sonra müslim aşaması, üçüncü aşama muhsin aşamasıdır. İlk aşamada bile başka ideolojilerin, başka kültürlerin, başka dinlerin geliştirdiği insan tipinden daha mükemmel, daha muhteşem bir insan tipi sunu-yor bize. Biz, İslam'ı ne kadar ciddiye alıyorsak, İslam'ın bize neler söyleyebileceğini, dolayı-sıyla bu dünyaya neler söyleyebileceğini diğer dinlerle, diğer kültürlerle, medeniyetlerle karşılaştırarak incelersek, o zaman o aşağılık komplekslerini, azınlık psikolojisini atarız. Aşağılık psikolojisi tehlikeli bir şey. Aşağılık kompleksi, asalet, şahsiyet sahibi bir mümine yakışmayacak bir şey… Yani o, güce tapındıran bir şey. Azınlıksanız güçlü olana yamanırsınız, bu aşağılık bir şey. Bugün Türkiye'de Cumhurbaş-kanı seçiliyor, küçük bir azınlık var, elistokrasi var, gaspetmiş adamlar, iflas etmiş adamlar, bin dereden su getiriyorlar. İlk defa eli ayağı düzgün bir adam memleketin başına geliyor, bu önemli bir şey. Benim söylemek istediğim daha başka bir şey. Mümin müminliğini her yerde gösterebilmelidir. Bin dereden su getirerek, bir sürü mazeret belirterek, kendi iddialarından vazgeçerek, başkalarının İslam'-ın kesinlikle tasvip etmediği iddialarını eksen alarak bir işin başına gelemez. Bu, bizim müminliğimizin sorunlu olduğu-nu gösterir.

İçinde yaşadığımız dünyada, dünya coğrafyasına baktığımızda, hâkim kültür insanlığa, en temel düzeyde bile insanca yaşama imkânı sunmuyor. İnsanlar bugün yaşamak için değil, hayvan gibi çalışmak için yaşıyor. İnsan, tarihte ilk defa böyle davranıyor. İnsanın insanlığından uzaklaşmasının göster-gelerinden biridir bu. Makine gibi çalışıyor. Tam kurulmuş bir saat gibi, kalkıyor, belli bir saatte otobüse biniyor, 1,5-2 saat kan ter içinde kalarak işyerinize gidiyorsunuz, işiniz bitiyor iş ye-rine gitmeden önce, ondan sonra işbaşı yapıyorsunuz. İnsanı insan olarak, insanın ha-yatı keşfetmesini, hayatın anlamını kavramasını, hayatı manevi açıdan, anlam derinliği açısından daha derinlikli bir şe-kilde anlamasını sağlayan bir hayat sunmuyor. Hız ve haz dediğimiz şey. Böyle bir zaman dilimi insan ilişkilerini, hazları gemlenemez ve arzularının esiri eden bir dünyaya getirdi. Bu da çatışma yaratır sadece, güçlü olan haklı olur. Böyle bir dünyanın aşılabilmesi için, insanı felaketin katastrofların, kaosların içine sürükleyen bu dünyanın -150-200 senedir çok net bir şekilde bunu yaşıyoruz- bu uygarlığın, sivilizasyonun insanlığa bir şey vermediğinin anlaşılmış olması lazım. Bu görüldü, bunu batılılar da anladılar. O yüzden haritaya bakıyorlar, kim ne yapabilir, bizim karşımızda bizden daha esaslı şeyleri söyleyebilecek kim var diye, Japonlara, Çinlilere, Hintlilere, Ruslara, Afrikalılara, Latin Amerikalılara bakıyorlar. Afrika hala dünyanın en zengin kaynaklarına sahip. Ama dünyanın en perişan insanlarının yaşadığı bir yer. Afrikalılar aptal olduğu, geri zekalı olduğu için değil. İstedikleri zaman karıştırıyorlar Afrika'yı.. Adamlar geldiler, Afrika'nın kaynaklarını sömürdüler, adamları perişan hale getirdiler.

Latin Amerika… Batı uygarlığı dışında bir şey üretebilir mi? Adamın adı bile yok, ne Latin ne Amerika. Adı olmayan bir adam, bir şey söyleyebilir mi? Kimsin sen ya… Gelelim Japonya'ya. Japon mucizesi diye bir şey var. Japonların geliştirdiği ekonomik büyüme, mucize bir ekonomik büyüme-dir. Ama Japonları yokeden bir büyümedir. Japon insan tipi, Japon kültürü târumar olmuş, Japonya diye bir yer yok. Gidin görün Japonya'yı; Amerikan toplumunun, Amerika'nın karikatürü. Japonya bitti. Tarihte Japonlar, kim güçlüyse onun rengine, şekline giren bukalemun tipli varlıklar. Budizm Hindistan'da doğdu, Çin'e nüfuz etmeye çalıştı. Çinliler Budizmi püskürttü. Konfüçyen medeniyet çok nefis bir medeniyettir. Çinlilerin çok güçlü bir kültürü var. Neokonfüçyonizmin meydan okumasıyla, Hindistan'dan gelen Budizm dalgasını Çinliler püskürttü. Ama Japonlar zokayı yuttular. Bir kültür yok orada, zengin bir medeniyet yok orada. Batı kültürü küreselleşti. Neoliberalizmin, kapitalizmin üzerinden kapitalistleştiler... Çinliler geliyor…

Çin niçin geliyor, yok olmaya geliyor. Bunu görmemiz lazım. Çin alternatif bir medeniyet paradigması, bir medeniyet projesi üretebilecek bir şekilde gelmiyor. Şikago ve Şangay. Hangisi hangisinin kopyası, hangisi hangisinin karikatürü. Şangay, Şikagonun karikatürü. Karikatür diyoruz, adı üzerinde kopye. Asıl değil, aslî değil, orijinal değil. Kopye gülünç bir şeydir. Kopye deyince aklıma geldi. Bizim Edip Naci diye bir ressam var. 1960'larda Paris'te bir resim sergisi açıyor. Yetenekli bir insan. Picasso'nun Guernica diye bir tablosu var. İspanyol Rus savaşını anlatan acaip tatlı bir tablo. Picasso'yu taklit eden bir tablo yapıyor bizim ressam. Picasso, resim sanatının üstadı. Onu da davet ediyor. Adamın tablosunu taklit etmiş. "Turkish mafiş" yani. Davet ediyor onu. Adam bütün resimlere yorum yapıyor. Kendisinden aparılan, taklit olarak yapılan tabloyu görünce hiçbirşey demiyor, bakmıyor bile. Çıkarken bizim Edip Nadi bozuluyor, Picasso'ya diyor ki, "Üstad biz seni niye çağırdık!" Üstad da üstad gibi cevap veri-yor adama; "Niye çağırdığını biliyorum, ama onun aslı bende kardeşim" diyor. Burada yaptığın orijinal bir şey değil, komik bir şey, bitti. Bu, adamı perişan eder. Adam gibi adamsanız, şahsiyetliyseniz adamı perişan eder bu. O yüzden Çin sadece kopye. Bir de Çin'in şöyle bir avantajı var.

Konfüçyüs geleneğinin Çin geleneğinden ayrılan bir tarafı var. Pratik ahlaka dair. Ahlak çok önemli bir şey. Pratik ahlak bizzat dış dünyayla da ilgilenir. Sadece iç dünyayla ilgilenmiyor, dış dünyayla da ilgileniyor. Fakat Çin kapitalistleştikçe pratik öne çıkıyor, pragmaya dönüyor, çıkara dönüşüyor ve sonuçta ahlak yok oluyor. Batıda amacın iptal edilmesi, araçlara güce sahip olmanın, hazza hıza sahip olmanın amaç haline getirilmesi, gayri ahlaki bir şeyin amaç haline getirilmesi, ahlaksızlığın amaç haline getirilmesi, gayri ahlaki bir şeyin, ahlaksızlığın amaç haline getirilmesi esas. Ahlak devreden kalkarsa o zaman her şey biter. Hz. Peygamber'in; "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" hadisi muhteşem bir hadistir. Ahlak yoksa hiçbirşey yok demektir. Mümin ahlaklı olmak zorunda. İnsan ahlakı yitirirse her şeyi yapabilir. Ahlak her şeyin başıdır.

Kişiliğin, adaletin, şahsiyetin, emniyetin, huku-kun, hakkaniyetin, her şeyin başı ahlak. Ahlaktan nasibini almamış bir fikir adamı hiçbir şey yapamaz. Aslolan şey ahlaktır o yüzden. Çin, ahlakı bir tarafa bırakıp, pratik olanı, oportünizmi, fırsatçılığı, kapitalizmi, çıkarı, gücü esas aldığı için hiçbir şey yapamaz. Rusya'nın ve Hindistan'ın zaten bir şey yapmaları mümkün görünmüyor.

Hindistan'dan da bir şey çıkmaz, mümkün değil. Geriye İslam kalıyor....


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Günahlara Karşı En İyi Kalkandır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs duygusunun öneminden her zaman bahsediyoruz. Bunun anlaşılmasına çok önem veriyoruz. Gerçekten bu duygu o kadar önemli ki, bir kişi, manen çok üst düze...

Müslümanların Astronomi Tarihine Katkıları / Prof. Dr. Ali Bakkal

İslam Astronomi Tarihinde bir milat belirlemeye kalksak nereden başlamak gerekir? Teşvik edici unsurlar nelerdi? Ayet, hadis, fıkıh anlamında nasıl teşvikler vardır...

Sağlıklı Bir Kişilik İnşası İçin Benlik Saygısının Önemi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Kişilik, kimlik, karakter, mizaç, benlik kavramları biraz birbiriyle iç içe ama farklı kavramlar… Hepsi de varlığın insandaki yansımaları… Bu konuda neler söylenebi...