Ahmet Turan ALKAN ile Mülakati; Tefekkür, Tabiatı İcabı İslami Bir Süreçtir

Tarih: 2007-09-26

FEYZ; "Kur'an kültürü" deyince ne anlıyorsunuz; Bütün estetiğiyle bu kültürü herşeyden önce anlamak, sindirmek ve yaşamak için ne yapmalıyız, engellerimiz nelerdir?

Ahmet Turan ALKAN: Dar mânâsıyla Kur'an kültürü, Kur'anla haberleşebilmek için gereken bütün zihin zeminini ifade eder. O, "apaçık bir beyan" olduğuna göre Kur'anla haberleşmek, yani kitapta yazılı olanla fikir alışverişinde bulunmak inananlar üzerine vazife kılınmıştır. Dar mânâda Kur'an kültürü ehil bir müfessirin Kur'an hakkında bildikleriyle eşit tutulmamalıdır. Müfessirin bilgisi ihtisasa dairdir ve Kur'anla haberleşmek ihtiyacındaki kimseden bu çapta bir birikim ibrâz etmesini bekleyemeyiz; kasdedilen, Kur'an'ın o nevi şahsına mahsus iklimine, üslûbuna ve mâhiyetine nüfûz etmek için gereken gönül ve zihin hamlesidir: Kur'an, bu hamleyi gösterenlerin etrafında kendi kültürünü kuşatıverir; oradan başka kitaplara gidersiniz; başka kitaplara yani hayatın ve varlığın kendisine.

Geniş mânâda Kur'an kültürü, eşyâya, hadiselere ve oluşa "Efendimiz" gibi bakabilmek ve öyle değerlendirebilmektir. Hazreti Aişe validemiz, "Efendimiz"i tarif ederken "o yürüyen Kur'an'dı" diyor; işte öyle bir şey!

Bu hakikate erişmek için ilk adımda Kur'an'a yönelmek, onunla ciddi surette meşgul olmak lazım; bir süre sonra Kur'an sizi yeniden kendine dönmek üzere, - âdeta mecburi şark hizmeti gibi- başka yerlere gönderecektir. Sonra yine Kur'ana döndüğünüzde bu defa başka haberlerle, başka anlam tabakalarıyla karşılaşacaksınız; ardından yeni bir hayat stajı; sonra yine Kur'an. Kur'an'ı bir hakikat arama rehberi olarak ne kadar ciddiye alır ve zihnin ekseninde tutarsanız, Kur'an'dan o kadar yardım göreceğiniz muhakkaktır; gerisini o çözecektir. Engele gelince, Kur'an, "korunmuş birz kitap" olarak muhafaza edildiği sürece -yâni kıyamete kadar- bu hususta zihnî engellerden daha şedid, daha tehditkâr ve daha kaypak bir mania tasavvur edilemez. Kur'anda "nefsine zulmedenler" diye bir ibâre var. Fıtrat, Kur'an'la haberleşecek tıynet ve kabiliyette halkedilmiştir, her insan bu şuur derecesine namzettir ama nefsine zulmedenler müstesnâ. Engel dışarda değil içerde; zihinde yâni "nefs"de aranmalı.

FEYZ; Bu konuda hakikati arayan ama batı kültürü ile yetişmiş bir batılıyla aramızda dikkat ilgi ve ve algı alanımız açısından ne tür farklılıklar var?

Ahmet Turan ALKAN: Kur'an sadece bizim değil, bütün âlemlerin ve bütün yaratılmışların üzerine indirilmiş bir rahmet; tabii halinde fıtratın yöneleceği bir idrak sahası. Tabii fıtratına dönebilen herkes, doğulu olsun batılı olsun ilâhi hakikate, yani Kur'an'ın verdiği habere yönelir. Batılı insanın Kur'anla haberleşmesi için hususi surette hazırlanması, kültürel tortulardan arınması, meselâ Kur'an kavramlarının Arapçasını öğrenmesi gerekmeyebilir. İçimizde yaşayan birini Kur'andan habersiz kılan o kendimize revâ gördüğümüz zulüm, batılı veya ecnebi bir başka insan için de aynı derecede tahripkârdır. Şu noktada sualini mânidar bulurum; batılı insan bugün Kur'an'ın haberine bizden daha fazla üstü örtülmüş, gizlenmiş bir iştiyak potansiyeli taşıyor. Taze müslüman olmuş batılılardaki o derin ve samimi saffet halini hatırlayınız. Demek oluyor ki batılılarla Kur'an arasındaki mesafe, bizim Kur'anla mesafemizden daha ince duruyor.

FEYZ; Temelde insanın ruhi ihtiyaçlarının tatmini açısından felsefi arayış ve sapmaları nasıl değerlendiriyorsunuz; fıtrat insanını tehdit eden olumsuzluklar nelerdir?

Ahmet Turan ALKAN: Ben her türlü tefekkür halini, tabiatı icabı "İslâmi" buluyorum. Düşünen, tefelsüf eden, arayan ve bulamadığı birşeylerin ızdırabıyla sancılanan herkes, fıtratında mevcut bulunan İslâmi bir cihazı çalıştırarak derdine devâ arıyor. Hakikati aramak için yola çıkan ve bu yolda kendi nefsine karşı samimi kalabilen herkes, netice itibariyle "hesap günü"nde mizan terazisine hicab etmeden koyabileceği bir hamule biriktirmiş demektir. Lâkin "sapma" da vârid elbette. İnsan akıl sahibi ve hür bir mahluk; sapabileceği ihtimali teoride mevcud. Onun için eşref mahlûk. Yükü gerçekten ağır çünkü hakikatle bâtıl arasında tercih yapma kabiliyetiyle techiz edilmiş. Düşünen kişinin butlana düşmemesi için ne yapması gerektiği hususta kimseye akıl verecek bu işleri iyi bildiğimi iddia edemem. Şüpheye düşünce Kur'an'a gidiyorum ve benim için mesele sarsılmaz bir miyâra vurulmuş oluyor ama düşünen herkes Kur'an'a gitmeyebiliyor; teoride öngörülmüş bir şey bu, şaşırtıcı değil. Eğer Cenâb-ı Hak dileseydi mutlaka herkes Kur'an'a ve o'nun hakikatine yönelirdi; Allah'u alem bi's-savab.


Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...