Bu Gidiş Cehenneme

Bu Gidiş Cehenneme

Tarih: 2007-04-27

Şenel İLHAN

Bilim adamları ve araştırmacılar taa ilk çağlardan beri insanların en ilkellerinin bile batıl da olsa bir dine ve inanışa bağlandıklarını gösteren kesin delillerle, din duygusunun fıtri olduğunu ve insanların asla dinsiz yaşayamayacağını veya en azından mutlu yaşamayacağını defalarca kesinkez ispat etmişlerdir.

Ayrıca da ne kadar ön yargılı ve fanatik olurlarsa olsunlar sağduyulu ve gerçek psikolojiden birazcık anlayan psikologlar da bunun böyle olduğunu, fert fert rahatça her insanda göreceklerdir... Çünkü dinden uzaklaşan toplumların intihar grafiklerinin ne kadar kabarık olduğunu ve bu hasta insanların envai çeşit ve çoğu tedavi edilemez psikolojik rahatsızlıklarını, elbette ki onlar bizden çok daha iyi biliyorlardır. Evet, bu inkar edilemez bir gerçek... İnsanlar dinden uzaklaştıklarında insanlıktan çıkıyorlar ve suni hiçbir değerle de dini değerlerin yerini asla dolduramıyorlar. Ve bu ruhi boşluğu; suni değerlerle, kendiyle ve tüm insanlıkla savaşan bilim adamı taslağı zavallılar da, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bundan sonra da asla dolduramayacaklardır.

Yani bu şu demektir; günümüzde fıtratına ters yaşayıp tüm din, inanış ve buna benzer mukaddes şeyleri içlerinden gelmeye gelmeye inkar edip ve hayvanca bir yaşam biçimine de hayat felsefesi ismini vererek yaşamaya çalışanlar, her ne olursa olsun, yani yaşam biçimlerinin adını ne koyarlarsa koysunlar, hayvan gibi yaşamaktan kurtulamazlar. Ama biz, insanoğlunun, insan gibi yaşamak istiyorsa fıtratı üzere yaşamak zorunda olmasına dayanarak rahatça şöyle diyebiliriz: İnsan hayvan gibi yaşayamaz! Şayet ölçü kabullendiği dünya görüşü veya yaşam felsefesi, hedonistce hayvan gibi yaşamaksa, içindeki insanlığı basit biyolojik zaaflarla veya yaşlanarak, hastalanarak ve daha birçok doğal sebepten hayvani gücünün azalmasıyla veya tek düze zevklerinin bıkkınlığı neticesinde ruhi insanisinin arzuları doğal olarak kabaracak ve bu kabarma onu, ya gerçek bir insan olmaya zorlayıp neticede bunu da başartacak, ya da zaruri olarak kaçınılmaz son olan ruhi bunalımlara düşüp, doktor doktor dolaşıp veya sahtekar cinci hocalarla da, epey teşviki mesaiden sonra en nihayet kafayı yiyecek...

Açıkça herkesin çok iyi bildiği kabarık intihar grafiklerinden, gençlerin birinci adresi meyhanelerden, barhanelerden, rekor düzeyde bulunan boşanmalardan ve ağzına kadar dolan mapushanelerden v.s. bunu rahatça anlıyoruz. Ama bu arada hemen şunu da belirtelim ki; hayvan gibi yaşamaya devam ede ede, hem de içinde insanlığın korkunç isyanına, huzursuzluk ve feryadına rağmen, inatla ten mezbelesine hizmet eden insanların, neticede kalpleri mühürlenip hayvanlaştıkları da bilinen bir gerçektir. Ama hiç şüphesiz mutsuz hayvan...

Yani daha açığı; yukarıda anlatmaya çalıştığımız insanın yapısında olan ve değişmesi kesinlikle mümkün olmayan, fıtri değerlerine ters yaşayan insanın, inkarı mümkün olmayan insani duygu ve isteklerini sanki yokmuş gibi algılayıp, öylesine yaşamaya çalışmaları, hiç şüphesiz insanın kendi kendiyle acayip ve mantıksız bir savaşıdır. Bu savaşa giren de mutlaka, doğal olarak her anı bunalımlı ve yine üç beş basit dünyevi zevk peşinde koşan, ama geçici zevklerin monotonluğundan bıkıp, fikri ve ruhi bunalımda daha da ileri gidip, fiili davranış bozuklukları denen gidişata mecburen mahkum olur. Ya da yukarıda saydığımız yerlerin ve durumların çilekeş adamı olmaktan kaçamaz. Ya ahirette? Onu hiç sormayın! Orada da ebedi hüsran, sonsuz çaresizlik ve utanç...

Tüm insanların yüreğinde hissederek asla varlığından şüphelenemeyecekleri bazı güzel duyguları ve istekleri vardır. Mesela; insanların, bilinmeyeni bilme ve bilinmeyeni anlamaya çalışma anındaki duyduğu ruhi coşku ve sonsuz zevk... Bu, kimileri için uzayın derinliklerinde bir yıldızdan ötekine, öteki yıldızdan dev bir nebulanın içine dalıp, esrarengiz kara deliklerin içinde, hayali de olsa cirit atarken her türlü sıkıntısından soyutlanıp, adeta, ruhu özgürlüğüne kavuşmuşcasına müthiş bir haz duyduğunu, taa yüreğinde hisseder. O anda sanki zavallı ruhu, nefsin boyunduruğundan veya aklın kuvvetli zincirli bağlarından, bir an için de olsa, kurtulmuşluğunun hazzını yaşıyordur. Tabii bu duygular ve heyecanlar, kimilerine göre değişik tahayyüllerle ortaya çıktığı gibi, kimilerinde de basit bir manzara resmiyle veya duyduğu, coşabileceği bir kaç güzel kelimeyle, ya da duyduğu içli, duygulu bir şiir ruhunu sonsuzluklarda uçurmasına yeter de artar bile.

Ama hiç şüphesiz bu, kişinin kabiliyetine, yetişmesine ve ölçüsüne bağlı bir şeydir. Öyleyse açıkça ve rahatça şunu diyebiliriz; insan bilinmeyeni bilme, ebedi yaşama ve genç kalma, yok olmaktan sınırsız bir acı duymak ve sonsuzluğu müthiş arzulayıp, ebedi var olmaya iştiyakla kucak açmak gibi, daha birçok ulvi değerlerin fıtratında oluğunu ve hiç kimsenin de inkar edemeyeceği kadar açık olmakla birlikte, yaşayan her ferdin de bunu bizzat içinde hissederek söylediğimizin doğruluğunu bildiğini biliyoruz. Bu hepimizin bildiği ve içinde hissederek yaşadığı değerlerden başka, insani değer ve duygu olarak daha çok şeyler var şüphesiz. Ama maalesef, bizim küçük kainat mesabesinde olan muhteşem "Hz. insan"ı burada dört dörtlük anlatmaya ne gücümüz yeter ne de ciltler...

Hem zaten amacımız da dört dörtlük bir biçimde, insan ve fıtratını anlatmak değil. O halde amacımız ne? Amacımız şu; "İnsan, yapısı gereği inanmak ve amel etmek için yaratılmıştır" demiştik. Yukardaki saydığımız değerlerle de bunu misallerle açıklamıştık. İşte bu fıtri değerlere ters yaşayan kişilerin düşeceği acıklı durumları açıkca göstermek ve onlara acizane ilaç olmak. Evet... Amacımız sadece bu. Ama şunu demeden de geçmek istemiyoruz; bu saydığımız değerler, hangi mantıksız mantığın tesirinde kalırsa kalsın, insan hayvandır veya kendini inkar eden, zavallı seviyesizliğine aşık, divane ve kendine kendiyle zulmeden sadist ve yine kendi kendine zulmetmekten zevk alan zavallı bir mazoşisttir. Yani bunlar, nereden bakarsanız bakın psikolojide tarif edilen deli tiplerinin ta kendileridir.

Peki ama, sadece kafirler ve münafıklar mı fıtratına ters yaşıyor veya inanıyor derseniz, derim ki; hayır! Asrımızın müslümanlarının da, ehli küfür kadar olmasa da korkunç boyutlarda, kendi yapısının zıddı gibi yaşadığı da bir gerçek.

Evet... Allah'ın habibi Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin buyurduğu gibi "İnsanlar İslam fıtratı üzere doğarlar, sonra onları anne ve babaları hıristiyan, yahudi veya mecusi yapar". Bu tesbit ne kadar düşündürücü ve ne kadar ibret vericidir. Çünkü bugün insanımız, batılı hıristiyan ve yahudinin, her türlü fikri, kültürel, ekonomik sömürüsü neticesi, fıtri değerlerini unutmuş, onlara benzemeye çalışma hastalığına yakalanmış, bu ölçüde de fıtratına, dinine ve kendine ters bir yaşam içinde çırpınmaktadır.

Evet, işimiz çok zor. Çünkü, yukarıda anlatmaya çalıştığmız bu acıklı durumdan, maalesef, günümüz müslümanları oldukça fazla nasibini almış, azı hariç, çoğu batının parmağında oynattığı milyarı aşan kuru kalabalıklar haline gelmişlerdir. Ve esefle belirtelim ki; bugün ülkemizde ve tüm dünyada ben müslümanım diyen çok. Gerçek müslüman ise birkaç tane. Ben mücahidim diyen de sürüyle... İslam çizgisinden sapmadan, yalnız Allah rızası için çalışan mücahid yine birkaç tane. Ortalık namaz kılmayan, evliyaya söven, kendi cemaatinden olmayanı döven, mücahidlerle (!?) dolu.

Dedik ya, bu Ümmet-i Muhammed çok hasta ve cahil, hatta bizim sandığımızdan da çok fazla cahil ve şekilcilikte de daha da fazla maksimum makamda. Üstelik sadece bizim cılız basiretimizle tesbit ettiklerimiz bunlar. Şayet Hasan-ül Basri'nin gözüyle görüp tesbit edebilseydik, okuyucularımızın çoğu, eminiz bize savaş açardı. Çünkü; bakınız ünlü tabiin ve büyük alim ve Allah dostu Hasan-ül Basri (Kaddesellâhü Sirrahül Azîz) bu konuda ne buyuruyor; "Şayet Allah-u Teala münafıklara belli olsunlar diye kuyruk takmış olsaydı adım atacak yer bulamazdık". İşte o yüzden hayatlarında hiçbir zaman, kendinin kritiğini yapmaya gerek hissetmeyen, İslamı; sadece akşam namazından sonra evvabin namazı kılmak, geceleri büyük bir kahramanlıkla kalkıp teheccüd namazı kılmak, veya bir kucak sakal bırakıp, kara çarşaflarla sokaklarda boy gösterip tatmin olmak sanan insanların, zaten bizi başka türlü anlamalarını da beklemiyoruz.

Kendini sadece beden sanıp ve yalnız bedeninin zevklerine koşan veya karnını doyurma savaşı veren, hayvandan bi kadem aşağı bedeninin, diğer basit ihtiyaçlarını temin etmek için, her türlü ahlaksızlığa, -şahsiyetli ruhların asla beceremeyeceği bir biçimde- kucak açan insanların lider olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Ve yine ruhu rencide edici dalkavukluk ve yalancılığı, rahatça yapabilecek kadar ucuz şahsiyetlerin zamanında yaşıyoruz. Belki ellerimi biraz daha ovuşturup, hafif öne doğru azıcık daha yamulursam, kimbilir, patronum beni terfi ettirir veya fazladan üçbeş kuruş daha koparırız diye, patronunun veya amirinin karşısında, saygıdan çok kulluğu andıran, haysiyetsiz yamulmalarla küçülenler zamanında yaşıyoruz. Ve yine, kendine göre daha iyi ortamlarda, haram ve binbir sahtekarlıklarla kazanılmış pis kazançları, yine pis midesine doldurup, kendisi gibi üç kuruş etmeyen çevresine, güzel kıyafetlerle daha yakışıklı ve zengin görünmek ve bütün bunlar yetmiyormuş gibi, o pis şerefsizlik kokan arzularına nail olmak için, İslam'a inandığı halde, bütün bunları rahatça yapabilen müslümanların zamanında yaşıyoruz. Hem de mücahid müslümanların!...

Yine müslümanım dediği halde, inançsız patronunun yanında, dinine hakaret edildiği halde, patronumun gözünden düşmeyeyim veya "koyunu koyun bacağından, keçiyi keçi bacağından asarlar" iğrenç mantığıyla, hareket eden insanların zamanında yaşıyoruz. Evet... Yoksa ülkemizde ve dünyada, bunca zilleti ve eziyeti, merhametliler merhametlisi Allah (Celle Celalühu) bize reva görür müydü? Ama gördü... Çünkü; ruhumuzun sıhhatine ten mezbelerimiz kadar değer vermedik. Başımız ağrıdı, doktora koştuk. Ama ruhumuz yandı, fıtratımız bozulup imanımız dejenere oldu, evliyaya gitmedik.

Hatta O'ndan bucak bucak kaçtık! Allah'ın Resulü (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Ahir zamanda salih kişilerin yanında oturmaktansa, eşek leşinin yanında oturmayı tercih eden insanlar çoğalacak". İşte tıpkı Efendimizin buyurduğu gibi, insanlar, bozulan insani fıtratının tersi bir yapıyla, yani, hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, hayvani özelliklerle yapılanmadan, bu nasıl mümkün olurdu? Ama maalesef, durum Efendimizin buyurduğu gibi. Bugün artık insanlar, salih kişilerden ve velilerden kaçar, eşek leşinden daha aşağı, şeytanlaşmış insanlara kucak açar olmuşlardır. Ve doğal olarak da neticede, durum baştan beri anlatmaya çalıştığımız haller gibi olmuştur. Öyleyse, yapmamız gereken şey; biran önce salih kişilere koşmak.

Evliyanın dizinin dibine çöküp, "Ya Rabbi ben pişmanım..." diye, Allah dostu veli vesilesiyle, Allah'a tövbe etmek. Ve aslına, yani insanlığına dönmeye söz vermek. Yoksa; merkeplerle oturup, evliyadan kaçarak, insan ne bozulmuş fıtratını düzeltebilir, ne de hem dünyada hem ahirette zelillikten kurtulabilir...

Allah (Celle Celalühu) hepimize dostunun dostu, düşmanının düşmanı olmayı nasip etsin...


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...