Hazreti İnsan

Hazreti İnsan

Tarih: 2007-04-27

Şenel İLHAN

Sanıyorum zamanın cihad zamanı olduğundan, avam aydın hiçbir müslümanın şüphesi yoktur... Şayet zaman cihad zamanı değildir dediği halde, ben müslümanım diyen varsa o da hiç şüphesiz ya münafık ard niyetli, ya da gerçekten on dokuz "r"li zır cahildir...

O halde, zaman cihad zamanıdır demek eşittir; her müslümanın fikri seferberlik mantığıyla hareket edip, gücü yetenin kalemiyle, diliyle ve her şeyiyle İslam çizgisinden çıkmadan ve can yakıp gönül yıkmadan, bu mukaddes ve kutsal görevin en büyüğünü de; Allah-u Teala'nın bu zamanın insanına nasip ettiği için, Allah'a hamd ederek ve her işinden daha çok önem verip her şeyden daha çok severek ve isteyerek, bu asil görevi sürdürmesi farzdır! Hem bıkmadan hem de yorulmadan ve çıkabilecek her türlü zorluk karşısında asla pes demeden. Ayrıca da her şeyden önemlisi, Allah rızası için... İslam'ın tüm kalplere ve gönüllere hakimiyeti için... Sabırla devam edip, ne övenin övmesine, ne de sövenin sövmesine aldırmadan, ihlas ve samimiyetle yolunda ısrar etmesi, her şeyden daha lüzumlu, her işten fazla gereklidir.

Söz buraya gelmişken, sanıyorum şu ayeti de hatırlamanın yararı vardır. "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakınlarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, Resulünden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, o zaman Allah'ın azabı gelinceye kadar bekleyiniz. Allah kendisine itaatten çıkmış fasıklar topluluğuna yol göstermez... (Tevbe 24)

Evet... hiç şüphesiz, zerre kadar aklı olan bu ayetten tiril tiril titrer ve bu yüce Allah Kelamını soğuk soğuk okuyup düşünmeyen de, Rabbimin buyurduğu gibi "Allah'ın azabı gelinceye kadar bekler"...

Başka ne diyelim? Her şey o kadar açık ki!.. Kur'an ortada, İslam belli... Zamanımızdaki ezilen, gözü oyulan, yok edilen müslümanların, acıklı durumu ortada... Hiç utanmadan insan haklarından bahseden ama Bosna-Hersek'te yüzlerce genç, kadın, yaşlı demeden kafaları kopartılan, tecavüze uğrayan, aç susuz, korku içinde ve çaresiz insanlara seyirci kalan Batı'nın, yüzsüzlüğü de yine ortada... Ve ne yazık ki, hala yeteri derecede şuurlanmayan, üstelik de fikri seferberlik mantığı ile harekete mecbur olan biz müslümanların, her konudaki duyarsızlığıyla, üstüne üstelik, birbiri ile didişmesi de gün gibi ortada.

Evet Batı'nın duyarsızlığı normal, çünkü onlar kafir... Onlar her ne kadar, insan haklarından, demokrasiden bahsetseler de, tarih şahittir ki alçaklıkları, zulümleri, insanlık dışılıkları ehl-i ilimce malum...

Çünkü, Batı insanı kokuşmuştur! Çünkü, Batılı yalnız akılcı, yalnız filozof ve dolayısıyla da ruhsuzdur! Ruhi değerlerden mahrum, ahlaki yapısı çürük, tamamen maddeci ve ten mezbelesinin esiri insanlardır... Ve yine insana bulaşabilecek en büyük hastalık da, hiç şüphesiz Batı insanınınki gibi salt akılcılık hastalığıdır...

Peki! o zaman nedir; bu akıl veya akılcılık? Neden bu denli Batı insanı akılcılık hastalığının esiri, veya herşeyden önemlisi neden biz müslümanlar bu hasta yaratıkların esiriyiz ve her türlü zulümleri altında yüzyıllardır inim inim inlememeye gücümüz yetmiyor? İşte cevabım! Ve, önce, akıl nedir ne değildir açıklayarak konuya girmede yarar görüyorum.
Biliyorsunuz akıl sınırlıdır ve ancak objektif şeylerin birbiriyle olan ilişkilerinden bazı neticeler çıkarmaya yarayan, determinist kurallarla hareket eden, sınırlı, sonlu olanı kavrayıp, subjektif ve sonsuzun yanına bile yanaşamayan, basit cüce bir alettir.

Bilime gelince, salt akılla yola çıkılarak, yine bilimin temel üç verisiyle hareket edilip, maddenin nasıllığını arayan, nedenlerinin semtine bile uğrayamayan aklın, çocuğu ve ürünüdür.

O halde, akılda ve ilimde durum böyle olunca, şu netice kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor. Emperyalist Batı, bedenlerini cehenneme gönderen AİDS hastalığından daha tehlikeli ruhi bir maraz olan, akıl ve onun ürünü müsbet bilime tapma hastalığına yakalanmış, makina ve teknik üstünlüğünden başka mahareti olmayan, zavallı yığınlar haline gelmişlerdir. Yani, Batı'nın makina ve teknik üstünlüğüne rağmen, salt akılcılığından kaynaklanan bir kişiliksizlik ve ahlaki seviyesizlik hastalığına yakalandığını da bilmeyenimiz yoktur.

Yoksa Batı'nın, İslam aleminin gözleri önünde yüzbinlerce müslümanı diri diri doğrayıp, ondan sonra da tüm İslam alemine insanlık dersleri (!) vermeye kalkacak kadar adileşebilmeleri, nasıl mümkün olurdu? Ve nasıl, Batı'nın tüm müslümanları aptal ve hiç yokmuş yerine koyan tavırlarına karşı, insanımızın lakayıtlığı, nasıl aptal olmadan böyle sürer giderdi?..

Her neyse, üçyüz yıldır, Batı, tamamen akla dayalı faaliyetler içinde bulunmaktan ötürü akıllarıyla ve onun ürünü ilimleriyle elde ettikleri güç, yalnız maddi refahlarını sağlamış, büyük manevi buhranlar içinde; Avrupalı ve Amerikalı halkların artık, ruhsuz makinalar ve teknikler dünyasında, bunalımdan kavrulmasına mani olamamışlardır.Onlar müslümanları kıyadursunlar, Batılı insanının bizatihi kendisi, kendilerini zaten kıyıyorlar...

Peki, neden Batılı bu denli akılcılık hastalığına yakalandı, derseniz; derimki: Hıristiyanlığın tamamen akıldan ve ilimden uzak, sosyal hayatı yok edici emirleri, Batı insanını ister istemez dinden uzaklaştırıp, ruhunun derinliklerinden gelen ve zaten insan fıtratında olan gerçeği bulma ihtiyacından ötürü de felsefeye sığınmalarına neden oldu... Hatta birçok yarı dindar yarı filozof rahipler, Hıristiyanlığı adeta Yunan felsefesinin evrim geçirmiş haline döndürerek, yonttuda yonttu! Ve komiktir ki, son günlerde birçok Batılı ülkenin aktif feministleri, İncil'de tanrının erkek olduğunu hazmedemeyip baba-oğul yerine tanrı-oğul olarak değiştirme kararı alıp, bu konuda yoğun çalışmalara başladılar!?..

Bu ve bunun gibi, tarih boyunca, canı isteyen herkesin değiştirdiği Hıristiyanlık, neticede zavallı Batılıyı kendinden uzaklaştırıp, dinsizlik dininin mensubu, salt aklın uşağı, ruhi değerlerden mahrum, günümüzde de görüldüğü gibi menfaati için hiç bir zulümden kaçınmayan, ruh hastası yığınlar haline getirdi. Evet, bugün Batıda durum bu...
Batının derdi büyük... Devası da İslam...

Peki, ya Doğu ve İslam alemi?.. Dediğimiz gibi onlar da bir acayip! Batının kötü taklitcisi olarak kiminin aklı alt tarafında, kiminin ruhu midesinde, kimininse ne aklı, ne de ruhu var...

Zavallı Batının bu garibanlığını göremeden, o binbir bunalım ve ruhi zillet içinde çırpınan, manevi hilkat garibelerine imrenip, taklit ettiği yetmiyormuş gibi, üstüne üstlük çocuklarının isimlerini Nensi, Lusi koyacak kadar da manyamış! Hemen şunu da belirtelim ki, memleketimizde bu manyamışlar çok çok azınlıktadır. Ama müslümanların tebliğ tembelliği hastalığından, birbirleriyle didişmek belasına tutulduğundan, çok az Allah için cihad edenin bulunduğundan, bu bedenleri AİDS'den, kafaları felsefi izmlerden, ruhları her türlü sefahatten çökmüş, kokuşmuş Batı ve onun manyamış uşakları, bugün maalesef tüm müslümanlarla adeta oynuyorlar. Hele hele o içimizdeki manyamış uşaklar var ya, işte onları öyle bir ustalıkla uzaktan kumanda oynatıyorlar ki, tabii onlar da bizi, şaşarsınız...

Nasıl kafir Batı ve onun büyük ağabeyi Amerika, Bosna-Hersek'te Boşnakları Sırplara katlettiriyor, nasıl Abhazlar'ı Gürcülere kıydırıp, büyük bir keyifle seyredip, nasıl demokrasi türküleri söyleyebiliyorsa, tıpkı aynısını da, memleketimizde sahte Batılı uşaklarına, müslümanların ruhunu, ahlakını, İslami ölçülerini ve tüm manevi değerlerini kıydırıp, sonra da aynen kendileri gibi, utanmadan insan haklarından, demokrasiden bahsettirebiliyorlar.

Eee.. Sadede gelelim. Şimdi anladık mı neden cihad farz? Neden cihada bir yan uğraşı gibi, bir hobi gibi değil de, gecemizi gündüzümüze katarak ve gerekirse her türlü zorluğa katlanarak, yılmadan, yorulmadan fedekarca devam etmemiz gerektiğini...

Şimdi anladık mı Tevbe Suresi 24. ayetten tiril tiril korkmamız, tiril tiril titrememiz gerektiğini?.. Ve yine bir hazret-i insan ertafında toplanıp yazımızın başında da dediğimiz gibi, can yakmadan, gönül yıkmadan ve fikri seferberlik mantığıyla, yüce İslamı tüm kalplere ve gönüllere hakim etmeye çalışmanın, her şeyden her işten daha gerekli olduğunu...

Evet, sanıyorum anladık. Öyleyse doğal olarak şunu da anlamamız ve anlamakla da kalmayıp, kesinkez hiç mi hiç ihmal etmeden ve vakit geçirmeden, pratiğe sokmamız gerekiyor!

Ne mi o vakit geçirmeden pratiğe sokmamız gereken şey derseniz, derim ki; gayet açık... Bir Allah dostu veli bulup, dizinin dibine oturup, o mübarek Allah Dostu'nun, vesilesiyle, merhametliler merhametlisi Allah'a yalvarıp, "Ya Rabbi! Ben pişmanım, bütün yapmış olduğum günahlarımdan, keşke yapmasaydım. İnşallah, bir daha ben yapmayacağım..." deyip, geçmiş günahlara tövbe etmek ve kendinden utanıp, bir daha yapmamak, o velinin ve Hz. İnsanın vesilesiyle ve himmetiyle bir daha günahlara düşmemek... İşte bu kadar!

Bu, müslümanların kan ağladığı zamanda, içki içtiğinden, zina ettiğinden veya hırsızlık yaptığından çok, -İslamı anlatmanın her zamandan daha gerekli olduğu bu zamanda- masivaya ve günah-ı kebaire dalmışlığın gafletinden, İslamı anlatamadığına hayıflanıp, ağlamak, sızlamak, tövbe ile birlikte, hem içte nefsine, hem dışta kafire, fikri ve ilmi savaş açmak...

Öyle ya, mesela; kafir Yunanla bir savaş olsa ve seferberlik ilan edilse ve Allah muhafaza kadın, çoluk çocuk, eli silah tutan herkes, düşmanla harbe gitse... Eee, bu durumda imanlı, karakterli, delikanlı insan, içki alemleri, fuhuş alemleri yapsa da savaşı aklına bile getirmeyen ve sonra kendinden utanıp, Allah'tan utanıp tövbe etse, önce savaştan kaçtığına ve sonra içki içtiğine, zina ettiğine tövbe etmesi gerekmez mi? Dolayısıyla bu zamanda, pısırık pısırık yatmak, her günahtan daha büyük günah, her ayıptan daha da ayıptır...

Şu anki müslümanların durumu da, Yunanla harpten daha fazla berbatsa ki berbat, durum açıklığa kavuşmuyor mu? Hiç şüphesiz zina da, içki de şeytanın pislikleridir. Ama cihaddan kaçmak pisliklerden de pislik, şerden de şerdir...

O yüzden, Allah için kendimize gelelim ve kendimize acıyalım. Önce tövbe edip affolup, sonra kendimizi de affedip, malımızla, dilimizle, kalemimizle ve her şeyimizle hizmete, tebliğe koşalım...

Ama, ertelemeden... Beklemeden... Hemen...

Allah'a emanet olun.


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...