Ahirzaman ve Sahte Şeyhler

Ahirzaman ve Sahte Şeyhler

Tarih: 2007-04-27

Şenel İLHAN

Bilindiği gibi insanların aklı, zekası ve ruhi kabiliyetleri değişik derecelerde ve eşit değildir. Tabii doğal olarak da, akıl ve ruhi istidatlarının eşitsizlik farkına göre iş ve meslekleri, zevkleri, giyimleri, kuşamları, ahlakları ve davranış biçimleri de zaruri olarak farklı farklı olmak durumundadır. Öyle ki kimi insan terzidir, kimi bakkal, berber, hamal ya da doktor, kimi insan da ahlaki planda ince ruhlu, sanatçı ve şair. Ve yine tabii, bazıları da hissiz, kaba ve kalas gibi katı... Dedik ya, insanlar farklı farklı ve yine ruhi kabiliyetlerde eşit değil...

Zaten her şeyin olması gerektiği gibi olduğu şu dünyada yukarda anlattıklarımızın zıttı da asla düşünülemezdi. Çünkü insanların akılda ve zekada eşitliği, normale dönüp düzelmesi imkansız kaoslara neden olur, belki de insanlık varolmazdı. Öyle ya, bir Einstein'in zekasına sahip biri nasıl hamallık yapacaktı ya da bir sığır çobanının aklına ve ilmine sahip biri, yine nasıl devlet idare edecekti veya kim, hangi aklıyla ya da ilmiyle, kimini devlet adamı kimini hamal tayin edebilecekti. Yani kesinlikle, mümkün değil ama, aklı, fikri, ilmi ve ruhi kabiliyetleri eşit olduğu varsayılan ve yine kesinlikle mümkün değil ama, normal yaşam sürüleceği farzedilen insanlarla dopdolu olacak olan şu dünyada, asla düzen kurulmaz, insanlar yaşayamazdı. Yaşasa da dağ başında tek başına yaşayan insan gibi yarı vahşi hayvan, yarı hilkat garibesi görüntülü insan durumundan kurtulamazdı.

Evet... İnsanlar medeni varlıklardır, maddi manevi her türlü ihtiyaçları birarada olunduğunda karşılanabilecek biçimde yaratıldıkları için de, mecburen birarada yaşamak zorunluluğundadırlar. Çünkü esnafın hamala, hamalın bakkala, devlet başkanının terziye velhasılı birarada yaşamak zorunda olan insanların, her açıdan ve her boyutta birbirlerine alabildiğince ihtiyaçları vardır. Ve bu ihtiyaçlar da, ancak içiçe olunursa rahatlıkla giderilebilir. Yani bu şu demektir; insanlar ancak birarada yaşarlarsa insan gibi yaşayabilirler ve işte o yüzden dinimiz cemaat dinidir. Ve başlıbaşına mükemmel manada sosyalleşmeyi emreden hükümlerle doludur.

Ve şimdi geldik esas konumuza. Yukarıda da dediğimiz gibi insanlar birarada yaşayacaklar. Bu mecburi. Ama beraber yaşamaları zaruri olan bu alabildiğince medeni yaşayabilecek ölçüde maddi ve manevi cihazatlarla donatılmış olan insanoğlu, üstelik de akılda farklı, ilimde farklı, herşeyde farklı. Ki yukarda da dediğimiz gibi zaten bu farklılıkları, onları birarada yaşamaya iten şey... Öyleyse hiçbir akıllının hatta deliliğe komşu çeyrek akıllı herhangi bir cılız akıllı insanın bile, bu şartlarda, yani her şeyde değişik algılama gücüne ve farklı ahlaka sahip olan bu insanların, rahatça inanıp ve teslim olup uyabileceği bir ışık, bir kitap ve bir ölçünün gerekliliğine inanması gerekmiyor mu? Hem de yine işine gelmese bile, herhangi bir cezayı hak ettiğini anladığı an "Ne yapalım, şeriatın kestiği parmak acımaz" diye ifade edilen fıtratın dile dökülmüş hali şeklindeki teslimiyet ki, bu da ancak, Kur'an'a inanmak ve Kur'an'ı ölçü kabul etmekle mümkün olacağını artık anlamak gerekmiyor mu?

Daha açığı, şayet Allah-u Teala, insanları böyle farklı farklı kabiliyetlerde ve her boyutta eşitsizlikler içinde yaratıp, "Hadin bakalım, varın yaşayın dünyada, oturun kendi kendinize, kanunlar koyun. Sonra kendinizin bile inanmayarak koyduğunuz bu kurallarla da düzenli yaşadığınızı sanıp, yiyin birbirinizi" der mi? Elbette ki demez ve dememiştir de... Zaten yukarıda da anlattığımız gibi insanlar ortada, Kur'an ortada... Ve tabi Allah'ın öyle demediği de...

Sözün özü şu; hepimiz zaman zaman şahit olmuşuzdur ki, kimine göre haklı olarak hırsızlık iğrenç geldiği halde, bir çok insan hırsızlığıyla, içtiği içkiyle, nefsi için herhangi bir mazluma attığı yumruklarla veya salih bir insana savurduğu iğrenç iftiralarıyla övünür. Kimi insan da tabiatı gereği "başına vur, ekmeğini al" cinsindendir ve alabildiğine pısırıktır, hatta onunla da efendilik adı altında övünür, övülür!.. Demek ki, insanlar, dünyaya ölçüsüz gönderilmedikleri halde, şayet ölçüyü yani Kur'an ve Sünneti günlük yaşantılarında dışlayıp, kendi veya kendi cinsine ait kendi gibi aciz bir varlığın hüküm diye koyduğu ölçülere sarılırsa, işte insanoğlu, zamanımızdaki gibi yarı medeni, yarı vahşi ve yukarda da dediğimiz gibi; pısırık ve mallığı efendilik, zalim ve hırsızlığı erkeklik sanabilir hale dönüşür ve dönüştü de.

Bakınız, buna bir örnek de Bosna-Hersek'te olup biten vahşet ve dünyaya ölçü dağıtmaya kalkan Batı'nın çifte standartlı çok açık ve adi vahşiliğidir. Ama biliyorsunuz, kainatın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin açık müjdesi vardır. O da kısaca şu manadadır; "İslam kesinkez her eve ve çadıra girecektir". Evet... bu basit bir duygusal inanış değildir. Allah Resulü söylüyorsa doğrudur düşüncesinden kaynaklanan sağlam bir düşünce ve kati bir imandır. Mesela tüm dünya, Bosna-Hersek'te olan bitenden ötürü, Amerika ve Avrupa'nın insan hakları ayaklarına artık inanmamaya başlamış ve ezilen üzülen müslümanların, kanlarının yerde kalmayacağını da bir gün haykırmak için, birçok Batılıyı geleceğin müslüman adayı haline getirmiştir. Ve diğer, tüm dünyadaki müslümanlar için de, kanı donmuşluk ve vurdumduymazlık içinde uyutulmuşluktan kurtulmak ve mazlumları da kurtarmak için en azından temenni bazında da olsa hazır hale getirmiştir. Buna da şükür!..

Çünkü temenni, düşünce boyutuna sıçradığı zaman, düşünceler mutlaka aktif fiiliyata dönüşebilir demektir. Ve yine bakınız, son günlerde dünyanın her tarafında İslam konuşuluyor ve hiç şüphesiz buna sebep ise, dünya müslümanlarının İslam'a hizmetleri ve tebliğleri değil, veya şöyle diyelim, olsa da çok cüz'i İslam tebliğ faaliyetleri, şu günkü boyutlarda İslamı gündeme getirtip, her yerde İslam ve müslümanlardan bahsettiremezdi. Ama kafir Sırplının dünyanın gözü önünde on binlerce çocuğu ve kadını katletmesi ve dünyanın timsah gözyaşlarıyla bunu izlemesi, hidayete ermeye layık binlerce Batılı ve Doğulu hıristiyan, ateist, deist insanı İslama koşturmuştur ve daha da koşturacaktır. Rabbimin buyurduğu gibi; "Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde hayır vardır".

Ve şunu demeden de geçemeyeceğim. İnsanlar İslam'ı ölçü kabul etmediği müddetçe, hem de tüm dünyada, kaos asla durmayacak ve yine gerçek İslami ölçülerle, İslami ölçü sanılan düşünce ve inanışlardan kurtulmadıkça da İslam her eve ve çadıra girmeyecektir...

Ve gerçek İslami ölçülerle ölçülenenler, o ölçüleri bildiği için ölçü kabul eden değil, ona tam inanan yani bilmekle de yetinmeyip, doğruluğunda "mutmainne" olanlardır. Yoksa, her surete ve şekli inanılarak öğrenilen ilim, kafada ve kalpte ölçü olamadığı gibi, her alim de bildiği ile tam ölçülenmiş demek değildir. Yani insanın İslami emirleri tahsil ettikten sonra, o bildiği doğrulara yalnız kalbiyle değil de, nefsini de inandırarak "mutmainne" olmayı başarıp, bilgiden yakine sıçraması gerekir. İşte, İslami ölçülerle ölçülenmek böyle olur. Ve ancak bu insanlar gerçek alimdir, Allah dostudur ve tam bir liderdir...

İşte, Kur'an'dan deliller; "İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaktır. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır. Allah'ın verdiği sözlerde asla değişme yoktur. Bu en büyük saadetin ta kendisidir". (Yunus 62-63-64.)

Evet, Allah'ın velileri, ilimleriyle sadece bilmekle yetinmemiş, aynı zamanda onlarla ölçülenmiş Peygamber varisleridir ve ahir zamanda insanların önderi ve liderleri olacaklarına dair de kat'i müjdeler vardır. İnsanlar ister istemez günün birinde bu gerçekleri göreceklerdir, ama bize göre en önemli engel, kendini müslüman sanan, aslında İslam'a düşman katıksız münafıklardır. Gerçi İslam aleminde sayıları az ama tantanaları çoktur. Allah Resulünün sünnetine uymayan, kadınlara kızlara el öptürüp tarikatına alan ve üstelik de faiz yiyen ve yediren, Kur'an ve Sünnet'ten şaşmayan gerçek veli ve müridlere savaşlar açan ve her türlü ağıza alınmayacak kadar iğrenç iftiraları rahatça atabilen ve sahte şeyh ve alim bilinen münafıkları biz çok iyi biliyoruz. Ve biz artık onların pilinin bittiğini, gerekirse tek tek isim vererek, rahatça onları ve pisliklerini açıklayabileceğimizi de biliyoruz. Ve yine Allah'a yemin ederim ki, gerçek mürşidlere ve O'nun bağlılarına her türlü çamuru atmaya çalışan bu adi heriflerin bundan sonra bize ufak bir zarar vermesini bekliyoruz. Ki kalemimiz ve dilimiz o zaman işe yarasın, foyalar dökülsün, esmerle beyaz, salihle şaki ortaya çıksın. İnanın biz, hangi tarikattan olursa olsun, tüm veli ve mürşidlerin savunucusu ve aciz tellallarıyız...

Zaten o yüzden varız ve Allah'ın izniyle de doğruları yazmaktan hiç mi hiç çekinmeyiz... Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın!.. Ama şunu da hemen hatırlatayım; bazı ufak tefek ve önemli olmayan görüş ayrılıklarından başka bizim, diğer cemaat mensubu kardeşlerimizle hiçbir alıp veremediğimiz olamaz ve olmamıştır da. Biz tüm müslümanları seviyoruz ve onlarla diyaloğumuz gayet iyi. Ama illa da sahte şeyhler ve onların züğürt bağlıları...

İşte bizim karşımızda olanlar. Aslında daha önceden bir yığın her cemaat mensubu insan bize sırf yanlış anlaşılmalardan ötürü tavırlar almış, itirazlar etmişti. Ama elhamdülillah onlar da meseleyi anladılar. Ve artık bizim kimseyle bir alıp veremediğimiz olmadığı belli oldu. Ama bu şu demek değil, ben diğer cemaat mensubu müslümanlarla her zaman iyi geçinmek zorundayım. Evet, tüm müslümanlar birbirleriyle iyi geçinmek zorundadırlar. Hele küfrün at oynattığı bu zamanda. Ama bilerek ya da bilmeyerek, bizi yanlış anlayan ya da anlamak istemeyen, her önüne gelen, şu veya bu cemaat mensubu kişiyle de yerinde ve her durumda kendimizi savunuruz. Çünkü bizim konumumuzdaki kişilerin iftiraya karşı kendilerini savunması şer'an vaciptir ve bu vacibi terketmek de haramdır.

Her neyse bilerek ya da bilmeyerek bizim karşımızda olan insanları buradan uyarıyorum. Hadi bundan sonra "pıt" deyin. O zaman görürsünüz, rezil olmak nasıl, şeyh olmak neymiş... Allah büyüktür...

Allah'a emanet olun.


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...