İnsana Verdiği Değer

İnsana Verdiği Değer

Tarih: 2007-04-25

Evet, Seyyidim fakir fukaraya, toplumumuzdaki işsiz insanların hallerine ve işi olduğu halde geçim sıkıntısı içinde, yarı aç yarı tok gezen insanlara, dullara, hastalara, çoçuklara; sadece çok acımakla yetinmenin çok çok üstünde şefkat dolu olduğu için, O'na uzanan bütün elleri, oldu bitti boş çevirmemiş ve hem gizli gizli, hem de aşikar olarak etrafındaki insanlara ihsanlarını yağdırmıştır... O'nun bu vasfını dost düşman herkes bilir ve kimse inkar edemez...

Beraberce Sivas'taki mübarek insanlara ait kabirleri ziyaret ediyorduk. Ziyaretimiz esnasında, etraftaki insanlar ilgisini çekmiş, şefkat hislerini kabartmıştı ki, bunu yüzünden okumak mümkündü... Ve bana bir soru yönelttiler gezi esnasında...

"Burada işsiz çoktur, değil mi Nail?!" "Evet Seyyidim!; İmanlı bir kent, o yüzden de ihmale, gadre uğramış insanlarımız!...

Halkın genelinin yüzündeki sarılık, kansızlık, zayıflık, o şefkat dolu bakışlarından kaçmıyor. Dokunsan ağlayacak bir duygu seli içinde... Sesinin tonundan hissedebiliyorum...

Hele dünya Müslümanlarının içler acısı halleri, yıllardan beri çektikleri çileler, O'nun bir numaralı derdi... Televizyondaki bu tür haberleri genellikle izleyemez, odasına çekilir, saatlerce dua eder ve ağlar... Ve onlar için yeteri kadar bir şeyler yapamamanın sıkıntısı ve üzüntüsüyle uykuları kaçar, yemeden içmeden kesilir... O'nun en büyük arzusu da, Müslümanların içinde bulundukları zillet ve meskenet halinden çıkarak, tarihte bir çok kereler olduğu gibi, yine hak ettikleri izzet, şeref ve vakara kavuşmaları... Müslümanın küçük görülmesi O'nun en çok kızdığı ve hiç hazmedemediği bir lokmadır; dikenler gibi boğazını yırtar da geçer.. "Ne büyük bir adaletsizliktir bu, ne büyük!.." der ve bunu hiçbir zaman kabullenemez. Kabullenebilmek bir tarafa, en büyük öfke kaynağıdır O'na bu hal...

Maddi ihtiyaç içinde olan insanlar O'nu üzer de, manevi ihtiyaç içinde olanlar O'nu üzmez mi?... Şüphesiz İman bunalımı içindeki insanlar O'nda çok fazla etki bırakır. O yüzden, neredeyse hayatını özellikle insanlığın birinci derecede, imanının kurtulması için, ilim öğrenmek ve bunu her halukarda anlatmakla bu günlere getirmiştir...Son konuşmalarından da anlıyoruz ki, iman konusu yine en hassas olduğu ve en çok önem verip mesai harcadığı bir konudur...

Hatta Peygamber Efendimizden (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rivayetle gelen; "Ümmetimden benim asrımdaki insanlara, Ashabıma, yani size, İslam'dan on şey emredildi; dokuzunu yapsanız birisini yapmasanız helak olursunuz... Ahir zaman Ümmetime de on şey emredildi; ama onlar birini yapsalar kurtulacaklar." Hadis-i şerifini tefsir ederken," Ahir zaman ümmeti için o bir şey İmandır; doğru düzgün bir itikattır" buyurmuşlar ve öyle izah etmişlerdir...

Bu sebeple Seyyidimin şimdiye kadar yaptıkları öyle olduğu gibi, bundan sonra da İman ve itikat üzerine kitaplar yazmak, risaleler yayınlamak projesi; İnşallah ileriki yıllarda devam edecektir ki, bu kendi beyan ve düşünceleridir. Rabbim kolaylık versin ve her hususta O'nun yardımcısı olsun (Amin)...

Şüphesiz sadece iman da değildir O'nun derdi. İslamın her boyutta anlaşılıp, yaşanması ve ona bulaştırılmaya çalışılan bid'atlardan arındırılması da en büyük kaygıları ve mücadeleleri arasında... Bu manada çıkardığı "Feyz Dergisi" O'nu bir ölçüde anlatmakta... Evet Ehl-i Sünnetin savunuculuğu ,Tasavvuf'un ve İslam'da ahlak meselesinin iyi anlaşılması, özellikle itikadi anlamda bid'atlardan son derece sakınılması Şenel İlhan'ın hiç vazgeçmediği mücadelesi... Bunu bütün yakınları bilir ve bu konudaki hassasiyetini ifade eden sohbetlerini de hemen hergün dinlerler.

Seyyidim cömertliğin insanlara sadece maddi yardımlarda bulunmak olmadığını, insanın kendinde olan ilimle veya başkalarını huzura kavuşturabilecek bir çift sözle; bir " Nasılsın?" veya bir tebessümle de "cömertlik yapmış olacağını, maddi imkanları elvermeyen insanların; eşine dostuna, arkadaşlarına hatta bütün mahlukata karşı her türlü hizmeti yapmakla da cömert ve fedakar olabileceklerini ve Allah-u Teala' nın en çok sevdiği ibadetlerden birinin, yaradılmışların, en küçük te olsa ihtiyaçlarını gidermek olduğunu," bize sık sık ifade ederlerdi...

Evet dünya, Seyyidim için Allah'ın (c.c) rızasının kazanıldığı bir mekan olmasa, kalınacak yer değildir. Ve o manada, dünyada her zaman büyük bir azap içindedirler. Hele insanların gaflet içindeki halleri, bu ortamı daha çok çekilmez hale getirir. Bu durumda O, şöyle biraz nefes almak için, şehrin dışına çıkmayı ve tabiatla başbaşa kalmayı tercih eder. Ancak böylece biraz dinlenebildiklerini söylerler... Bu gezintilerine çıkarken, hatta herhangi bir işi yaparken, niyetinin Allah (c.c) için olması O'nun en çok dikkat ettiği ve asla vazgeçmediği bir halidir. Hatta Feyz Dergisi'ni çıkarırken de, aynı şekilde niyetinin tam olarak Allah (c.c) rızası olup olmadığını iyice kontrol etmek niyetiyle, aylarca dergiyi çıkarmamış, her şey hazır olduğu halde, nihai kararı vererek bizi basım işine göndermiştir. Bunu daha önce de anlatmıştım. O zaman, o günkü duygularımı hem garipser hem de hayret ederek hatırlarım ki, dergiyi çıkarmak maddi yönden o gün içinde bulunduğumuz birçok meseleyi halledebilecek durumdayken, maddi bir kazancı, hiç bir zaman hizmetinde amaç yapmadı Seyyidim... Maddeye, hiçbir zaman amaç olarak bakmadı, bakamadı; taa çocukluk yıllarında bile öyle...

Zira O'nda, yaratılışındaki yüksek ahlakı ve o muhteşem aklıyla, öyle bir anlayış kuvveti vardı ki, o haldeki bir insan için dünya, yalnız başına O'nu mutlu edemiyecek ve O'nun aklını, ruhunu, duygularını tatmin edemiyecek kadar basitti.

Bu manada yaşanması azab olan bu dünyada nefes almak için, insanların nefisleriyle kirlenmemiş, temiz bir ortam olan doğayla başbaşa kalmak, orada araba ile gezinti yapmak, tefekkür etmek bir nebze dinlendirici olurdu O'nun için... Bazen yalnız, bazen de yanında bir arkadaşla...O gezintiler esnasında yanında olanlar, kendilerini dünyanın en mutlu insanı addederlerdi. Çünkü O'na her kim refakat ederse, mutlaka bir müşkülü hallolurdu. O müşkül ki, her kim ise onun, belki o günlerdeki en büyük problemi, bazen maddi bazen de manevi dünyasını etkileyen en büyük zoru olurdu. Bindiği arabadan ve yaptığı gezintiden, mutlu bir şekilde inerdi, Seyyidime refakat eden o mutlu ve şanslı insan... O nedenle sofiler, Seyyidimle gezinti yapabilmek için can atarlardı...

İşte bu gezintilere çıkarken, her işinde olduğu gibi baştan niyetini şöyle kurduklarını ifade ederler. "Allah (c.c) için yolda kalmışları taşıyayım; hastalar varsa, köyden gelip yollarda araba bekleyen, hastaneye götüreyim; aç hayvanları görürsem doyurayım..." Allah-u Teala da O'nun bu niyetine uygun olarak bir sürü hastasını, yolda kalmışını, aç kalmış hayvanları O'na gönderir, O'na nasip eder... Başlıbaşına Rabbimin ihsanı; sağlam kalp, güzel niyet ve ardından salih amel...

Yine bir gün, bu niyetle yollara çıkarlar. Ve aynı zamanda arabada her zaman hayvanlara vermek için hazırda ekmek de bulundururlar. O gün yine çok aç bir köpekle karşılaşır ve hemen arabayı durdurur ve ekmekleri köpeğin önüne ufalarlar... Köpek, ekmek parçalarına iştahla yumulur. Seyyidim de Allah'ın (c.c) bir mahlukuna yardım etmiş olmanın sevinci içinde, hem de aynı zamanda hiçbir zaman unutmadığı Rabbi hatırında... O'na gerektiği şekilde kul olamamanın üzüntüsüyle o an şöyle yalvarır; "Ya Rabbi! Bu aç olan köpeği doyurmam hatırına, bu amelin, katındaki değeri hürmetine, beni bağışla!" Bu duanın akabinde öyle bir feyz yoğunluğu oluştu ki, feyz ve rahmetten araba infilak edecek sandım " diye anlatır ve arkasından "- Amellere tevessülü inkar edenlerin kulakları çınlasın- Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zaman zaman amellerini vesile ederek dua etmiş, biz ümmetine de bunu nasihat etmiştir. Elhamdülillah biz bunun doğruluğunu ve faydasını bizatihi yaşayarak da görüyoruz" der...

Yine aynı niyetle Tokat'ın çevre yollarında, köy yollarında dolaşmaktadır... Bir köy yolunun ana caddeye ulaştığı noktada, uzakta bir adam, kucağındaki birşeyi göstererek, telaşla arabaya durması için işaret etmektedir. Seyyidim arabayla oraya yaklaşınca, bir adam ve kucağında bir çocuk görür ve hemen arabayı durdurur. Kapıyı açıp, köylüye arabaya binmesi için işaret eder. Köylü vatandaşın kucağında küçük bir kız çocuğu vardır ve çocukta hiç hayat eseri de görünmemektedir. Adamcağız hemen arabaya biner ve çocuğunun dereye düştüğünü ve nefes alamadığını; acilen hastaneye gitmeleri gerektiğini söyler. Seyyidim arabayla hızla hastaneye ulaşmaya çalışırken, aynı zamanda adamcağıza sakin olmasını ve kızına suni teneffüs yapmasını telkin ve tarif eder. O zamana kadar hiç bir hayat emaresi taşımayan yavrucak, adamın sakinleşerek suni teneffüs yapması neticesinde, Rabbimin ihsanıyla gözlerini açar ve"Baba!" der; biçare adamcağız çok sevinir... Hastaneye gidene kadar konuşurlar. Köylü vatandaşın, civar köylerden bir alevi vatandaş olduğunu Seyyidim daha arabaya binerken anlamıştır. Ve o arada Seyyidim yaptığı bu iyiliğin neticesi olsun, bir işe yarasın diye kendisinin de bir Ehl-i Beyt olduğunu vurgular...

Bu arada bir parantez açarak, niçin Ehl-i Beyt olduğunu söylemeye özen gösterdiğini kendi ifadesiyle anlatmak istiyorum: "Benim hayatta Allah'ın (c.c) dininin, Allah Resulü'nün sevilmesinden başka bir gayem olmadı ve İnşaallah olmaz da. Bu anlamda, benim sevilmem ne kıymet ifade eder, ben sevilince ne olacak? Allah Resulü sevilirse ki; sevilmeye en çok O layıktır, o kişi İslam'ı sever, Allah'ı (c.c) sever ve belki İslam'a döner de imanı kurtulur... O sebeple, bu noktada ben kendimi öne çıkarmayı hayatta sevmem... Hem ahlaken bana uygun gelmez, hem de aklıma, bilgilerime, ölçüme yakıştıramam böyle bir şeyi... Bu yüzdendir ki; iyilik yaptığım herkese, Ehl-i Beyt olduğumu bir fırsatını bulup söylemek isterim. Bilirim ki o kişi birkaç gün sonra benim şahsımı unutur, ama Ehl-i Beyt oluşum bir ömür boyu aklından çıkmaz ve o kişi, inşallah Ehl-i Beyt sevgisiyle Allah'a (c.c) kavuşur..."

Evet, tekrar olaya dönelim. Bu arada çocuğu hastaneye ulaştırırlar. Ama o sırada iyice kendine gelmiştir çocuk... O anı Seyyidim diyor ki,"Hastaneye ulaşıp adamı hemşirelere teslim ettim; şöyle bir de görüntü verdim ki, adamı köylüdür diye küçümseyip kötü davranmasın, hastayı ihmal etmesinler. Ne olur ne olmaz... Sonra da bu adamın paraya olan ihtiyacı aklıma geldi ve o anda da yanımda yeteri kadar para yoktu; hemen dergiyi arayarak para istedim. Sonra da köylü vatandaşı çağırarak; " Gel senin paran yoktur, şu paraları al, lazım olur!" diye cebimdeki paraları saymadan, çıkardım çıkardım verdim. Adamcağızın elleri parayla doldu. Bu iyilik karşısında dondu kaldı; ne söyleyeceğini bilemedi. Geçmiş gün, epey para verdim. Herhalde o kadar parayı bir arada pek görmemiştir..." diye gülümsediler. Sohbetine ; "Ben hepinizin böyle olmasını isterim. Yıllardır sizlere hep böyle ölçüler kazandırmayı amaçladım" diyerek devam ettiler.

İşte böyledir Seyyidim, O'nunla merhamette yarışan, cömertlikte yarışan, yollarda kalır. O'nun gerek merhametinin gerekse cömertliğinin sınırları, hafsalaları zorlayacak ve bu zamanda böyle insan olmaz dedirtecek cinstendir... Evet, mübalağasız bu böyledir...

Seyyidim bir sohbetlerinde " Rabbim beni bir zaman varlık içinde yoklukla, şimdi de varlıkla sınıyor; ve ben İnşaallah her halde de cömert olmaktan, fedakar olmaktan vazgeçmedim, geçmem de İnşaallah... Yine bakın sizlerin yanında da dua ediyorum, siz de - Amin- deyin; "Kendisiyle arama girecekse, Rabbim bana zenginlik değil, kuruş vermesin; Vallahi istemem, Billahi istemem." Ve ısrarla " Hadi! Siz de amin deyin! Hadi amin deyin!.." İşte O'nun derdi... Şu imtihan dünyasından alnının akıyla ayrılmak; zenginliğe şükür, fakirliğe de sabredip "huzura yüzü ak" çıkmak...

Ben yapı itibariyle Hızır gelse Allah (c.c) versin diyecek kadar cimri, bencil, rahatına son derece düşkün bir insandım O'nu tanımadan önce... O'nun yanında öyle kalabilmek mümkün mü? Ama bugün çok değiştiğimi ve cömert olduğumu bütün arkadaşlarım itiraf ederler. Evet ben yine diyorum ki, bugün biraz İslam ahlakıyla ahlaklanabilmişsem, O'nun tamamını Seyyidimin yanında bulunmaktan, O'nun sohbet, telkin ve davranışlarından kazandığımı, her zaman itiraf ederim...

Hatta bir gün Seyyidime; " Seyyidim, ben, birisine birşey verirken ve acırken; mücadele ederek veriyor ve acıyorum. Ne olacak benim halim?" demiştim. O da; " Sizlerin mücadele ederek acımasına, mücadele ederek cömertlik yapmasına şüphesiz cömert ve merhametlilere verilen mükafat verilecektir. Öyle devam ederek ölürseniz, cömert ve merhametlilerle haşredileceksiniz. Tam tersi kendisi ahlaken cömert olduğu halde kimseye cömertlikte bulunmayan, merhametli davranışlar sergilemeyen insanlar da Allah'ın (c.c) lütfu olan ahlaklarından hesaba çekileceklerdir. Sizler ahlakınızın değişmesini istiyorsanız; yani cömertlik, merhamet gibi duyguların sizde melekeleşmesini istiyorsanız, bu mücadelelerinizin yanında, kalbi itminanı da elde etmeye çalışmalısınız. O zaman bu ahlaklar o kişinin huyu olur. Mesela daha rahat cömert davranabilirsiniz derdi...Yine insan ne kadar cömert olursa olsun, ne de olsa elindeki bir maldan fedakarlık yapmak durumundadır. O noktada her cömertlikte biraz; mümkündür ki içerden bir istememe, bir zorluk olabilir. Ama mülkü ancak Allah'ın (c.c) verdiğini bilen ve O'nun Rızasını seven insan, malı istemeyi O'nun rızasını istemekten daha az sevdiği ve daha küçük gördüğü için, gerektiğinde cömertliği rahatlıkla başarabilecektir."


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...