Aklı

Aklı

Tarih: 2007-04-25

Akıl, herşeyden önce Allah vergisi bir cevherdir. Hayatının bütün safhalarında, varlığı ve tesiri açıkça görülen aklının boyutlarını ifadeye başlamadan önce, anlaşılmasında kolaylık olması düşüncesiyle, aklın lügat manasından ve akıl hususunda Allah-u Teala'nın, Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve İslam alimlerininin tesbit ve tariflerinden bahsetmek istiyorum.

Aklın lügat manası; idrak kuvveti, muhakeme kabiliyeti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet şeklinde tarif edilmiştir. Yine bu tariflerin yanında, subjektif (soyut) kavramları, objektif (somut) kavramlarla ifade edebilme gücü de aklın ve zekanın tesbitinde önemli bir ölçü kabul edilmektedir. Allah da (c.c) Kur'an'da insanları sık sık akletmeye çağırmak suretiyle; eser ile müessir arasındaki ilginin kavranabilmesinde ölçünün akıl olduğunu açıkça işaret eder.

Yine Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de aklı ve akıllı insanı bir çok hadis-i şeriflerinde şöyle tanımlar: "Sizin akılca en üstününüz, Allah'tan en çok korkanınızdır." "Akıl, sahibini iyiliğe götürür, kötülükten alıkor. Aklı olgunlaşmadıkça, kişinin dini doğru ve imanı kamil olmaz."

İmam-ı Gazali ise aklın tarifini yaparken, "Birinci manası olarak insanın kalbinde bulunan ilim sıfatıyla, varlığın özünü bilmesi... İkinci manası da ilimleri anlaması manasına gelir." diye tarif etmiştir.

Yine İslam alimleri aklı, akl-ı selim ve akl-ı sakim diye sınıflandırmışlar. Nefis marazlarından kurtulamamış olduğu için görüşü berraklaşamamış akla "akl-ı sakim"; nefis marazlarından kurtulabildiği için görüşü durulaşmış, eşyanın hakikatini görebilen, anlayabilen akla da "akl-ı selim" tabirini kullanmışlar ve akl-ı selimin evvela Peygamberlerde, sonra sırayla Velilerde yani nefislerini terbiye etmiş alimlerde olduğunu belirtmişlerdir.Yine akl-ı selim sahibi insanların "ebedi rahata kavuşmak, Cennet'te ebedi kalmak ve Cehennem'den kurtulmak için halini ıslah etmeyi düşünmelerini, bu anlamda uzak görüşlü olmalarını da akl-ı selim olmalarına" delil getirmişlerdir.

Şimdi bu bilgilerden hareketle Seyyidimin aklını anlamaya çalıştığımızda, biz daha hiçbir şey söylemeden O'nun bütün hayatı ve yaptıkları çok yüksek aklına ve çok yüksek zekasına sanki binbir lisanla, "Bu kişi akıllı hem de çok akıllı" diye açıkça şehadet etmektedirler. Nitekim 11 yıllık, çektiği o acıdan da acı fikir çilesinin kaynağı da, hep o deha seviyesindeki aklıydı...

O'nun hayatını incelediğimizde her yaptığı iş gerçekten aklının boyutu hakkında birer açık mesajla doludur. Hayatının her safhası ve yaptığı işlerin büyüklüğü, kapasitesi ve en önemlisi; bu aldatıcı dünyanın sahteliğini anlayarak, dünyadan istese alabildiğine faydalanabilecek yetenek ve kabiliyetleri olmasına rağmen, herşeyi bırakarak, Allah'a (c.c), ebedi aleme yönelmesi, ta gençlik yıllarında bunu başarabilmesi, aklı hususunda ehli olana çok büyük mesajlar verir hiç şüphesiz...

Daha küçüklüğünde oyun oynamaktan zevk almaması, ilk okuldayken bile tavırlarıyla öğretmeninin duygularını kendi istediği tarafa yönlendirebilmesi, bunu o minicik yaşında akledebilmesi ve aklettiğini başarabilmesi dahi yaratılış itibariyle ne kadar akıllı ve ne kadar zeki olduğunun anlaşılması hususunda, elbetteki çok büyük işaretlerdir. Tasavvufa intisab etmeden önce de yine küçük ve basit fikirlerin adamı olamamış, bulunduğu ortamlardaki insanları tasarrufu altına almayı, onların hemen liderleri konumuna gelmeyi ve çevresindeki insanları istediği gibi düşündürüp istediği gibi yönetmeyi hiç zorlanmadan başarabilmiştir... Ki bütün bu yaptıkları, aklının ve her türlü yeteneklerinin en açık delilleri, dışa yansıyan belirtileridir hiç şüphesiz...

Yine her eline aldığı yeni bir işi, daha önceleri sanki yıllarca o işi yapmış gibi en çabuk bir şekilde kavraması, hatta kavramaktan öte o işlerle ilgili daha önce hiç akledilmemiş yeni orjinallikler, güzellikler bulup tesbit etmesi, birşeyi çok kısa sürede kavrayıp, çok kısa sürede o işte son derece uzmanlaşması ve o işle ilgili yeni şeyler icad etmesi, akıl çokluğu ve yetenek fazlalığından başka neyle izah edilir bilmiyorum ...

Mesela, Uzakdoğu kavga sporlarını çok kısa sürede öğrenip, sonra da yirmiye yakın yeni teknikler icad ettiğini, her türlü silahı en güzel şekilde kullanmasını becerdiğini, bir hafta gibi kısa bir sürede kırk yıllık şoförlere taş çıkaracak kadar araba kullanmada ustalaştığını, hatta birçok noktada yeni tesbitleriyle onları solladığını, yıllardan beri şoförlük yapan arkadaşlarımız gayet iyi bilirler.

Mesela yine dergi personelini idare ederken, şimdiye kadar hiçbir yerde ve hiç bir kimsede görülmemiş bir şekilde idare edip Allah (c.c) yoluna yönlendirdiğini, insanları çok kolay bir şekilde A'dan Z'ye anlayıp, tanıyıp sonra yine gayet kolay bir şekilde hizmete yönlendirebildiğini; bütün akrabalarını, anne ve babasını, arkadaşlarını, onları fazlaca üzmeden kendisinin taktik adını verdiği bazı güzel oyunlarla çok hızlı bir şekilde ahlaken ve manen güzelleştirip terakki ettirebilmesini, yine çok kaba saba bedevi insan diye tabir edebileceğimiz insanları bile çok kısa süre içinde medenileştirip insan içine sokabilmesini, insan psikolojisine derinlemesine vukufiyetini, aklının çokluğundan başka neyle izah edebiliriz.

Tokat'ta bir profesör vardı.Genç yaşta profesör olduğu için de, aklıyla çok övünürdü ki, o zat 35 yaşında olduğunu söylerdi. Seyyidimse o zamanlar tahminen 29 yaşlarındaydı. Fakültede hocalık yapan bizim cemaatten arkadaşlar Seyyidimi bu profesöre çok anlatmışlar; o da Seyyidimle tanışmayı çok fazla arzu eder bir hale gelmişti. Neticede Seyyidimle o profesörün ilk tanışmalarında aralarında bir saatlik bir diyalog geçmiş ve bu diyaloğun neticesinde, o profesör "Ben şimdiye kadar kendimden akıllı ilk defa seni gördüm" diye şaşkınlığını ifade etmek zorunda kalmıştı ki, hala olayı unutamam. Zira ben de konuşmalarına şahit olmuştum.

İşte Seyyidimin aklı hususunda bir nebze bir şeyler söylemeye çalıştım. Ama O'nu kesinlikle tam olarak ifade edemedim. Bunun farkındayım... Şu bir gerçek ki, O'nun aklı, bütün güzelliklerinin fevkindeydi ve ömrü bugüne kadar, hep aklına güvendiği, kendisiyle dertleşebileceği insanlar aramakla geçmiştir. Kadının akıllısına, erkeğin akıllısına, çocuğun akıllısına; herşeyin akıllısına değer verirdi... "Tek, akıllı olsun da, ahlaksız olsun. Çünkü aklıyla, hiç olmazsa ona vereceğim ölçüleri alıp, ahlaksızlığından kurtulur." diyordu. Hatta Hz. Peygamber döneminde Ashab'ın bir kadın hakkındaki ibadet ve taatiyle ilgili övgüleri üzerine; Hz.Peygamber'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "O kadının aklı nasıldır?" diye sorduğunu anlatırdı. Özellikle; "Aklı kamil olmayanın, ahlakı da kamil olmaz." ve "Herkesin dini aklı kadardır." gibi hadis-i şerifleri çok zikrederek, sohbetlerini delillendirirdi. Ahmakları sevmez ve onlardan uzak dururdu. Akıl ile kabiliyet arasındaki ilişkiyi hep vurgıular; nefisten kaynaklanan aklı kullanamama hadisesini ahmaklıktan ayrı tutardı. Bu manada, "Yeter ki ahmak olmayın da böyle olun; tedavi şansınız var. Bu konuda ben size yardım edebilirim. Ama ahmaklığın tedavisi yok!..." derdi. Hatta bu konuda, Hz. İsa'dan nakille; "Ahmağın kurtuluşu ölümdür!" derdi.

Tasavvufa intisabından sonra etrafında bir sürü büyük bilinen, alim bilinen sofilerin yanlışlarını hemen kavrayabilmesi, hatta onları uyarması da ancak yine aklı ile izah edilebilir. Nitekim Rahmetli Seyda Hz.'yle şartlar gereği Seyyidimin hatta kimsenin pek fazla zahiri sohbeti olmadı, olamadı. Seyyidim Rahmetli Seyda Hz.'nden alabildiğine feyz almanın dışında, şeriat tarikat sohbetleri gibi konularda hemen hemen hiç faydalanamadı denebilir.

Ama O en girift tasavvuf konularını en büyük tasavvuf alimlerinin eserlerinden özümseyebiliyor, yorumlayabiliyor; hem kendine hem bizlere adımlarımızı atabilmek için ışık tutabiliyordu ki, kendisi de bu haline şaşar; "Ben kimseden zahiri konularda yardıma ihtiyaç hissetmeden bu kadar girift konuları nasıl anlayabiliyor, nasıl yorumlayabiliyorum, bu hal tarihte ancak Murad meşrep diye tarif edilen insanlara mahsus bir haldir ve İmam-ı Rabbani'nin (ks) Mektubat'ında belirttiği üzere; tarihte bu tür şahsiyetler azdan da azdır. Hayret ediyorum, bendeki haller kesinlikle Murad olan veya Murad meşreb denilen O büyüklerin halleri ki; Muratlar aslında zahiri bir mürşide bağlanmadan da içtiba yollu Allah'a (c.c) çekilirler. Yani onların asıl terbiyecisi direkt olarak Rabb'ül Alemindir. Bu insanlar kimseden yardım almadan çok ilimleri anlayabilecek, kendi kendilerine yol gösterebilecek özel bir kabiliyet ve akıl, zeka düzeyine sahiptirler. İmam-ı Rabbani de kendisinin Murad meşrep olduğunu, asıl şeyhinin aslında Allah'ul Bakı olduğunu ifade etmişler ve Muratların mürşidleri olmadan da seyr-i süluk bitirebileceklerini ama mürşidleri olursa da bunun da faydadan hali olmadığını" söylemişlerdir. Evet, Seyyidim, "İmam-ı Rabbani Hz. Murad meşreplerin özelliklerini anlatırken, hiç hilafı yok; sanki beni anlatıyor. Ki bu özelliklerime siz de her gün şahit oluyorsunuz. Ciddi ciddi çok düşünüyorum ben Murat mıyım, değilsem neyim?" demek suretiyle hayretlerini ifade ederlerdi...

Evet, aklının gerçekten normalin çok üstünde olduğunu bütün herkes takdir ettiği gibi Rahmetli Seyda Hz.'nin de "Sendeki çok akıl, çok akıl!" diye tasdik ettiğini daha önceki bir konuda nakletmiştim. Bütün bu yaptığı işler ve canlı şahitlerin tasdik ve takdiriyle, Seyyidimin aklının çokluğunu ispat sadedinde yazmaya çalıştığım bu yazıyı da burada noktalamak istiyorum. Ama yazacak daha çok şeyler kaldığına inanarak...


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...