Tasavvufla Tanışması

Tasavvufla Tanışması

Tarih: 2007-04-25

Gençlik yıllarında, çevresinde sohbetleriyle, güçlü diyalektiğiyle ve liderlik özellikleriyle belirginleşip sivrilir. Çevresinde etkinliği olan, duyarlı, ama arayışları olan bir insandır. Daha sonraki yıllarda anlaşılacağı üzere, o dinamizminin altında yatan şeyi, ruhi kabiliyetlerini henüz keşfetmemiş ama, henüz bilmediği bir şeylerin beklentisi içindedir. Dağlara çıkıp tefekkür ettiğini, yalnızken oralarda içinden "Allah (c.c)" diye bağırmak geldiğini ifade etmişlerdir. O bir tekamül insanıdır. İçinde bulunduğu şartlar, toplumsal kalıplar, O'nun ideallerini sınırlayamaz, kuşatamaz... Daha o günlerde, içinde alabildiğine hissettiği Allah (c.c) sevgisi mayasında vardır... Fakat birşey daha var ki, kendisini devamlı yetersiz hisseder, birşeylerin eksikliği vardır içinde; ama o nedir, bir türlü bilemez...

Bu yıllarda, O'nu çok etkileyen çok ilginç bir olay geçer başından... Hanımının babaannesi ve dedesidir bu olayı yaşamasına sebep olan. Dede biraz fasık ve gaflet içinde bir insandır - babaanneye ki, onlar "nine" derler - çok eza cefa eder... Aynı zamanda üç yıl üstüste de kurbanını kesmez. Bir gün esrarengiz bir ihtiyar, evlerini ziyarete gelir ve nineye der ki; "Kocana söyle, kurbanını kessin ve sana da cefa vermesin!" Nine şaşırır, hiç tanımadığı bu insan, kocasının kurban kesmediğini ve kendine sıkıntı verdiğini nereden bilmiştir, sonra kimdir bu ve ona nedir!.. Ve o ihtiyar giderken, nineye ihtarını çekmeyi de ihmal etmez; "Bak kesmezse ben bir daha geleceğim!.." Bu ilginç ihtar ve sırlı olay, gerekli yerlerde maalesef ki gerekli tepkiyi doğurmaz...

Tam bu sözler unutulmak üzereyken, o ihtiyar zat, tekrar teşrif ederler. Bu defasında o yabancı tarafından sıkıştırılan ve üstelikte huysuz ve kavgacı bir yapıya sahip olan dede, yabancının karşısında kendini, çok güçsüz ve çaresiz bulur ve bir hayli de korkar... Yabancı ihtiyar, ona da aynı şeyleri söyler ve tekrar geleceğini ihtar ederek, döner gider. Bu durum karşısında ninenin, kocasına şefkat damarları kabarır. Bu olaydan çok korktuğu için de, yiğitliğini bildikleri damatları olan Seyyidimize durumu şikayet ederler. Seyyidim olayı pek kavrayamaz, fakat bu işi yapan ketum ihtiyara da çok celallenir. Ve Nineye; "Bir daha o ihtiyar gelir de dedeyi sıkıştırırsa, hemen bana haber verin, ben gerekeni yaparım!" der...

Aradan fazla zaman geçmez ki, o ilginç yaşlı zat yine teşrif ederler ve dedeyi tam köşeye sıkıştırmış, diliyle, bakışlarıyla dedeyi hırpalarken, nine olayı Seyyidime ulaştırır. O andan sonrasını Seyyidim şöyle anlatır: "Olay yerine hışımla geldim, o zat bizim dedeyi köşeye sıkıştırmış, azarlıyordu... Ben onu görünce ona karşı öfkem birden zail olduğu gibi, sıkılı yumruklarımın çözülüp, ellerimin gayri ihtiyari önümde bağlandığını farkettim... Çok şaşırmıştım bu hale... Sonra o zat, beni yanına çağırdı, ben de gittim. Başladı bana, beni anlatmaya... Benimle ilgili sadece benim bilebileceğim mahrem bilgileri, benim iç dünyamı ve bana ait olan bir kısım meziyetleri bana anlattı. Çok şaşırmıştım... Sonra da dua etti; "Allah (c.c) sana Hz.Ali'nin gücünü versin! Allah (c.c) seni yakında çok büyük bir kapıya nasip edecek!."dedi. "Hatta çok iyi hatırlarım, büyük kapı deyince işin sırrını pek anlayamamış, kale kapısı gibi bir kapı düşünmüştüm. Sonradan anladım, evet, şimdi anlıyorum, ne demek istemiş..." der ve o olayı anlatırken, tebessüm ederdi.Devamında anlatırken; "Ben ihtiyarı çok sevmiştim. Kıyafetinde fakir bir görüntü vardı. Hemen karnının aç mı tok mu olduğunu, kendisine yemek ikram etmek istediğimi söyledim..." Cevaben; "Sağol yavrum, dünya nimeti bana yasak!.." dedi. Ve iki sene sonra tekrar geleceğini söyleyerek sokağın başında kayboldu gitti. Süratle gelişen bu olay karşısında, nasıl geldi, nasıl gitti hiç anlayamadan, arkasından baktım ve bir daha göremedim. Allah-u alem o kişi bana Hızır (as) olarak gelmişti. Nitekim askerde iken tam iki sene sonra evde hanımı rahatsızlanır. Seyyidimize mutlaka eve gelmesi için haber gelir ama izin alamaz.

Yaşadığı olayın çaresizliğinden dolayı moral olarak çok sıkıntılı bir hale girer, öyle ki, karakterine hiç uymadığı halde aklına askerden kaçmak vesveseleri bile gelmektedir. İşte tam bu günlerde kantinde çok ilginç bir askerle tanışır. O askerin elinde Günaydın gazetesi vardır ve o gazetede bir ingilizin müslüman olduğu yazmaktadır. Konunun böyle islamiyetten açılması akabinde hemen Şenel İlhan,o askere kendi mürşidi Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nden bahseder ve onun da oraya gitmesini tavsiye eder. O asker gülerek kendisinin zaten O mübareğin akrabası olduğunu söyler. Bunun üzrine birbirlerine sarılırlar. Ve aralarındaki yaptıkları sohbet neticesinde Seyyidimiz rahatlar. Ve askerden kaçmak vesveselerinden bu sayede çıkar. Sohbet esnasında kantine Seyyidimizin dini anlamda pek iyi olarak tanımadığı bir asker gelir. Seyyidimizin sohbet ettiği asker içeri giren askeri göstererek "Bu iyi bir insandır" der. Şenel İlhanonu öyle tanımadığı için bu övgüye şaşırır. Arkasından bölükte imamlık yapan asker gelir. Aynı kişi onu göstererek; "Bu çok kötü bir insandır" der. Seyyidimiz; "Bu adam bana keramet gösteriyor galiba dedim ve onun bu tesbitlerine şaşırmıştım" diye o günkü halini anlatmışlardır.

Bundan sonra da o kişi Seyyidimize askeri hastanede tabib olan bir ortopedi doktorunun ismini verir ve "Al, bu sana lazım olacaktır" der. Seyyidim bu işe yine şaşırır ve ortopedi doktoru ile benim ne işim olabilir diye bu ismi almak istemez. Ama o ısrar eder ve o doktorun ismini Seyyidimize verir. Çok ilginçtir ki bu olaydan bir hafta sonra Seyyidimizin kolu kırılacaktır. Revire götürürler ve revirden askeri hastaneye sevkedilir. Bu arada bir ilginç olay daha olur ki, hastanede birkaç tane ortopedi doktoru varken özellikle Seyyidimiz kendisine verilen isme gönderilir. Tabii bütün bu olan biten karşısında Şenel İlhan hayrette kalır. Neticede o ortopedi doktoru Seyyidimize çok iyi davranır, arkasından da uzunca bir istirahat vererek O'nu memleketine gönderir. Seyyidimiz daha sonra araştırdığını ve Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nin kesinlikle öyle bir akrabasının olmadığını tesbit ettiğini söyler. İşte bu sebeple o ilk gelen de, bu asker de kesinlikle Hızır'dı der. Velhasıl o ihtiyar zatın ilk ziyaretinin hemen akabinde, hayatını baştan başa değiştirecek bir olayla, o zatın ilk kerameti gerçekleşiverir.

Tokat'a Adıyaman'ın Menzil köyündeki çok büyük bir Allah Dostu olan Seyyid Muhammed Raşid Hz.'nin vekili sohbete gelmiş, kendisi Tokat'ta Ali Paşa Camiinde vaaz ediyormuş haberi geldi. Bana "Haydi dediler sen de geliyor musun?" Öyle bir Allah (c.c) dostunun vekili gelir de, ben nasıl gelmem... Yine hiç unutmuyorum, reflekse benzer hareketlerle hareket ediyordum. Üstümü değişmem, temiz elbiseler giymem lazım diye düşündüm. Cebimde o zaman aksi gibi taksi parası bulunmamasına rağmen, hemen bir taksiye binip evin yolunu tuttum. Babama taksi parasını ödettim. Evet, öyle acele ediyordum ki... Bir an önce o zatın vekiline ulaşmam lazımdı... İçimde öyle bir coşku, öyle bir heyecan ve öyle bir istek ve merak vardı ki...

Neticede, vekil elinden inabe ve müthiş değişmeler... Arkasından, kısa bir süre sonra, Muhammed Raşid Hz.'ni ziyaret ve o ziyaret anındaki izlenimler aynen şöyle; "O mübarek insanı görür görmez hayretler içinde kaldım. Zira ömrümde ilk defa gördüğüm bir insan olmasına rağmen, bana hiç yeni görmüşüm gibi gelmemişti. Aksine çok yakın bir tanıdığım, annem babam gibi yakın ve ben onu bir saat önce görmüş, ayrılmış ve şimdi tekrar görüyor gibiydim... Emin olun, aynen öyle..." Seyyidimizin mürşidiyle ilk karşılaşmasındaki duygu ve düşünceleri...

İşte, mürşidi ile tanışması böyle ilginç başlar ve son derece ilginç olarak da devam eder. Artık onun bir numaralı bağlısı, seveni ve O'nu her önüne gelene anlatmak için çırpınan, muhabbetiyle içi yanan bir insan olup çıkıvermiştir. Zaten başkalarını nefsine tercihe münasip yapısı; sevgi ve insanlık dolu yüreği, "işte gerçek insan" dediği efendisine, mürşidine sonuna kadar açılmıştır... O'na karşı büyük bir hayranlık ve teslimiyet içindedir. Canını, malını ve herşeyini çoktan şeyhinin önüne koymuştur bile... Nitekim kısa sürede manevi halleri ve dersleri değişir, sona dayanır...

Şöyle anlatır ilk hallerini: "Nakşi zikri olan beşbinle başladım. Birkaç gün çekmedim ki, yanıyorum. Oradan mübarek hemen " letaif "dersine geçirdi. Elimi kalbime yaklaştıramaz, tesbihi yarım metre uzaktan tutarak çekerdim." Sonra da diğer dersler ve artık, dersler konusunda mahremiyete dikkat... Zaman zaman sırf etrafındakileri gayrete getirmek düşüncesiyle, güzel hallerinden birkaç kırpıntı... Kırpıntılar... Mesela; eşyanın zikrini duymak, bedeninin tümünde zikir sesleri, insanları anlamak, feraset... Daha fazla dışarıya bilgi yok... Ama hallerindeki, ahlakındaki güzellik; anlatmasa da, zaten herşeyiyle dışa yansımada...

Dokunduğu insanların letaiflerinin yanması veya tokalaşan insanın elinin saatlerce hatta günlerce harika bir şekilde kokması, uyuşması ki; bunları içimizden bir çok arkadaşımız dabizzat görerek yaşamıştır. Ve hatalarımıza muttali olması, bizleri bize bizden daha iyi anlatması, bizi bizden daha iyi tanıması, bilmesi, sıklıkla şahit olduğumuz şeylerdendir...


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...