Vesvese ve İlacı

Tarih: 2007-04-20

Şenel İLHAN

Aslında, vesveseden mustarip olmayan ve zaman zaman çeşitli vesveselerinin tesiri altında kalarak, birtakım sıkıntılara, hatta ruhi bunalımlara düşmeyen insan, yok gibidir. Yani, hiç vesvesesi olmayan veya kuvve-i hayaliyesi ya da vehminin, mantık ilmince değeri “sıfır” olan zannî ve hiçbir delile dayanmayan ihtimali fısıltılarını, kalbinde duymayan insan kesinlikle yoktur. Ve, asla da böyle bir insan olamayacaktır. Velev ki bu insan; alim de olsa, evliya da olsa, kutup da olsa bu böyledir...

Çünkü, insan, yapısı gereği zıt güçlerin terkibinden yaratılmış ve dünyaya da imtihan için gönderilmiş, alabildiğine sorumlu ve çileli varlıktır. Yani tüm kötülükleri ve pislikleri emreden nefsi vardır. Ve yine, tamamen onun zıddı konumunda olan ruhu vardır. Durum böyle olunca da, doğal olarak ikisi arasında, ta ki nefs ve hevasından kurtuluncaya kadar sürecek savaş, elbette olacaktır. Ve yine, insan, çeşitli riyazetler ve nefis mücadeleleriyle kalbini tasviye, nefsini tezkiye edip nefs-i mutmainne makamına çıkmış bir veli bile olsa, ve artık nefsinin, menfi fısıltılarından da tamamen kurtulsa, hatta nefsi ona, hayırdan başka hiçbir şey emretmeyecek hale bile gelse, kesinlikle ne hayali onu bir ömür boyu bırakır, ne de vehmi, onu yaşadığı müddetçe terk eder... Hem de büyük şeytan iblis ve onun insan ve cinden olan askerleri, o kişiye hiç menfi telkinde bulunmasalar ve ona her türlü pis vesveseyi vermeseler ve tamamen yalnız bıraksalar bile, bu böyledir. Çünkü, zaten insanın yapısına yerleştirilmiş ve veli de olsa, mürşid de olsa asla kurtulamayacağı hayal gücü, vehmi ve bunun gibi bazı iç güçleri, asla onu bırakmaz ve bırakmayacaktır da...

Vesvesenin bu denli köklü bir şekilde, imtihan gereği insanoğluyla iç içe ve burun buruna olmak durumunda olduğunu yukarıdaki gibi açık bir şekilde belirledikten sonra, bu, insanlığın en büyük belası, habis marazdan nasıl kurtulunur ya da doğrusu nasıl, vesveselere aldırmamak başarılır, ona geçelim.

Evet, yukarıda da dediğimiz gibi, vesvesenin, ya da şeytanın, askerleriyle birlikte kalbe ve dimağa küfür veya ahlaki veya ameli olan menfi telkinlerle saldırmasından maksadı; insanı ya küfre düşürüp dünya ve ahiret saadetini yıkmak, ya kendini olduğundan daha aşağı veya yukarı göstererek “zillet çukuruna” yuvarlayıp, dünya ve ahiret hayatını söndürmek ya da, tüm zeki ve duyarlı Müslümanları tımarhanelere ve barlara doldurup, perme perişan etmektir. Yalnız ne var ki, tüm bu gerçeklere rağmen, şeytanın ve askerlerinin hilesi çok zayıf, gücü de çok cüz'idir. Tek kelimeyle, tüm bu marazların ve zorlukların ilacı, sadece aldırmamaktır, o kadar! İşte bu kadar basit... Sadece aldırmamak!

Ama nasıl ve hangi güçle aldırmamayı başaracağız derseniz, derim ki; ilim, akıl ve iman gücüyle. O da şöyle; yukarıda da anlattığımız gibi, bir delilden neşet etmeyen herhangi bir zannî ve ihtimali fısıltının, mantık ilmince, kelam ilmince ve hatta fıkıh ilmince, hiçbir değeri yoktur. Yani, bu değersiz fısıltılara aldırmamak, kişiyi ne fanatik eder, ne de körü körüne inanan... Bilakis tam tersi, aklını ve kalbini hakkıyla kullanarak ve lüzumsuz telkinleri kaale almayacak kadar güçlü ve akıllıca inanan adam makamına yükseltir. Hem de, aklına ve kalbine ne gelirse gelsin, zerre kadar aldırmadan... ve onları tamamıyla yok sayarak...

Peki, akla ve kalbe, irade dışında gelen, ya da herhangi bir insandan duyduğumuz veya bir yerden okuduğumuz ve sağlam bir delilden kaynaklanan küfür sorusu gelirse ne yapacağız denirse, yine derim ki, rahatça altını çizebilirsiniz; nerde öyle bir delil!.. Allah'ın varlığına karşı, haşa, “yoktur!” delili ha?!.. Veya Kur'an'ın Allah kelamı olmadığına dair delil ha?!.. Ve yine inanılması gerekli İslam'ın, herhangi bir emrinin zıddına delil ha?!.. İnanın ta Hz. Adem (a.s.)'dan beri küfür-iman savaşı vardır ve bu savaşta, küfrün tarih boyunca tek silahı yalan, dolan, asılsız teori ve faraziyeler, yani zannî ve ihtimali şeyler ve hiçbir delile dayanmayan uyduruk lakırdılar olmuştur. İslam'ın ise hak olduğuna dair ciltlere sığmayacak kadar çok, sağlam ve muhkem deliller vardır. Hatta, İslam öyle açık ve bedihidir ki, inanmak için delile bile ihtiyaç yoktur. Ve bu söylediğim de ilmi ve tarihi bir gerçektir ki, kesindir...

Her neyse, konuyu dağıtmayalım. Biz diyoruz ki, mantık ilmince kesin kuraldır ki, zannî ve ihtimali her fikir, görüş ve düşüncenin, akli ve ilmi değeri sıfırdır. Böyle olunca da, kat'i ve kesin olarak inanılan şeye karşı ihtimal ve zan, yani vesvese, itikada ve inanca zarar vermediği gibi, kişinin zamanını boşuna ve lüzumsuzca harcamaktan başka bir şey değildir... Yani illa aldırmamak illa aldırmamak!..

Bir de şu var ki, tüm bu gerçeklere rağmen adam yine de vesveseye aldırmamayı başaramıyor ve bunu da tefekkür veya doğruyu bulmak için araştırmak sanıyorsa, durumu, yani, imanının durumu ne olur meselesi vardır ki, bu da şöyledir: İnsanın, oturup hıristiyanlığı, yahudiliği, felsefî izmleri vb. zırvaları düşünmesi kişiyi kâfir etmediği gibi, Marks'ın diyalektiğinin çürüklüğünü bulmak için tefekkürü de küfür değildir. Velev ki, o anda kafası karma karışık olsa bile durum değişmez. Dağ gibi imanı sapasağlam yerindedir, muhkemdir. Yalnız ne var ki, yeter ki kalp karışmasın ve kalp bozulmasın. Ama, kalbin karışması da, tekrar tekrar belirttiğimiz gibi, kişinin kendi vehminin itmesiyle imanının gittiğini sanması, veya her aklına gelen pis şeyleri kendi düşüncesi zannı değildir...

Kalbin karışması, eşittir, akla gelen menfi şeylere iradesiyle inanmak ve tasdik etmek veya kendi inandığı gerçeğe artık inanmamaktır. Şüphe ise, basitçe şudur: Kesin delillerle inanılan doğruya karşı zıt delille kararsız kalmaktır ve kesinlikle hiç bir itikadî vesvesede de ilmi ve mantıki olarak böyle bir durum olamaz ve olmamıştır da... Ancak ne var ki, vesveseli insan imanında şüphe vehmine kapıldığı için telaşlanır da, hiç bilmez ki bu telaşı onun imanının varlığının en çürütülmez ve en sağlam delilidir. Ve o zavallı cahilin, bundan zerre kadar haberi bile yoktur. Hayret!..

Sonra bir de bazı gerçekler vardır ki, hiçbir insan ister müslüman, ister kâfir olsun inkâr edemez ve buna ilmi ve akli olarak asla hiç kimse güç yetiremez. Çünki çok bedihidir ve çok açıktır.

Mesela, özellikle bu zamanda kim inkâr edebilir dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü... veya yerçekimi kuvvetinin olmadığını kim söyleyebilir? Ve yine, Gazali'nin dediği gibi kim aklı başında olarak bir şey hem vardır, hem yoktur, ya da dört üçten küçüktür, saçma iddiasını savunabilir? Örnekleri çoğaltabiliriz. Veya çıkarsa bir kaç aklı kıt manyamış, onları hangi akıllı, adamdan sayar da kaale alır...

Dediğimiz gibi, bazı gerçekler vardır ki, bunlar asla inkâr edilemez. Ve kesindir. Ayrıca mantık ilminde bunlara “inneli” (elbetteli) delil denir. Bu da bilinen bir gerçektir. İşte aynı bu inkâr edilemez gerçekler gibi kesin doğrudur ki, bizim kişiye vesvese veren merkezler dediğimiz kuvve-i hayaliye, kuvve-i vehmiye veya bazı batılı bilim adamlarınca, tepkisel zihin (engram), psikolojide bilinçaltı, İslam'da ve tasavvufta nefs diye adlandırılan vesvese kaynağı güçler vardır. Ve bunu da kâfir-müslüman içinde hisseder. Bu durumda komik olan şu ki, gerçek şeytan olan iblis, bu güçlerin yanında ayrıntı mesabesinde ve çok zayıf güçlü, basit bir fısıltı kaynağıdır...

O halde, herkesin içinde hissettiği ve yaşayarak bildiği bu düşman düşüncelerden kurtulmak için, onları düşman sayıp kaale almamak, hem inkâr edilmez bir gerçek, hem de akıllılığa besmele çekmektir...

Şimdi gelelim vesvesenin ahlaki ve ameli boyutta bizi ne denli etkilediği ve hayalimizin bizi nasıl cömertken cimri, korkakken cesur, cahilken alim veya ödlekken kahraman gösterdiğine; vehmimizin başımıza neler neler açtığına ve yine, korkunç düşmanımız iblisin, ahlaksızlığımıza dair sunduğu ve bize, kötülüğümüze kesin delil diye yutturduğu telkinlerinin neler olduğuna ve tüm bu pis telkinlerden nasıl kurtulacağımıza gelelim.

Bakınız, nasıl asla varlıklarına ihtimal vermediğimiz bir vampir filmi seyreden bir insanın, her karanlıkta kalışında, kesinlikle inanmadığı vampirin aniden ortaya çıkıp gırtlağına sarılacağını sanıp telaşlanması, hepimizce bilinen bir şeyse, veya Gazali'nin dediği gibi; hayatında hiç kurt ve yırtıcı hayvan görmemiş, duymamış birinin aniden koyun sürüleriyle karşılaştığı zaman, vehminin devreye girmesiyle ölecek boyutta korkması, yine bilinen bir şeyse, ve yine, o vampirin varlığını kabul etmemek, haklı olarak o insanın kalbindeki inancı olduğu halde, karanlıkta ve yalnızken vampirin boğazına sarılacağını sanması ve bundan titreyip ürpermesi o kişinin vampirlere kalben inandığının ve onları tasdik ettiğinin asla ve asla delili olamayacağı gibi, herhangi bir itikadî vesvese durumunda da, vehim ve hayalin ve diğer iç düşman güçlerin devreye girerek, tabii cahilliği de malzeme yapıp, kişiye “vay imanım gitti, imanıma şüphe girdi” dedirtmesi ve o zavallı kişiyi paniğe düşürmesi, şeytanın da desteği ile işten bile değildir. Ne kadar saçma, ne kadar akılsızca değil mi? İşin daha ilginç tarafı da, bu işin, hep zeki ama cahillerin başına gelmiş olması...

Her neyse, ahlaki ve ameli vesveseler de böyledir. Hep vehim devrede, hep hayal ve en büyük düşmanımız iblis... devrededir. İşte aynı bunlar gibi, ahlaki boyutta da şeytan, kişinin geçmişte işlediği günahlarını, çok fazla abartarak, kişiye hatırlatır da, onu sırf cahilliğinden ve diğer insanlarla kendini kıyas edemeyecek kadar, ilmi ve fikri bazda aciz olduğundan, ona, her türlü sapıklığı, kendi ahlakı ve kendi özelliğiymiş gibi rahatça gösterip, yine kendini ona yeryüzünün en adi bir insanıymış gibi inandırıp, daha sonra da, bunu inanılmaz boyutta; “alçak gönüllülük” ve “tevazu” imiş gibi göstererek, yamuk yumuk “ben şöyle adiyim, ben böyle adiyim” dedirterek, ömrünü tevazuymuş gibi geçiren zavallı bir insan durumuna düşürür. Bazen de, kimi insanları, bin bir ahlaksızlığa rağmen, “senin kalbin temiz” havalarıyla kendi gözünde evliya eder de, dünyasını da ahiretini de mahveder. İşte böyle...

Aslında bu konuları irdelemek için bir kaç sayfalık makale değil, ciltler dolusu yazmak az bile. Ama, biz yine de, şimdilik bu kadarla yetinip, okuyucumuzu Allah'ın izniyle her derde deva olan Allah dostlarına davet ediyor, ve vesvesenin ilacının da mürşidlerde, velilerde olduğunu hatırlatarak, evliyanın himmetiyle kaleme aldığımız “vesvese” adlı kitabımızı da ısrarla istemelerini, okumalarını, tüm okuyucularımıza tavsiye ediyor, bu şekilde kesinlikle kurtulacaklarını garanti ediyoruz...

Allah yar ve yardımcınız olsun.

 

Son Eklenen Yazılar

Sosyallik İslam’ın Gereğidir / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

  İnsan, yaratılışı icabı içtimâî/sosyal bir varlıktır ve tek başına karşılaması mümkün olmayacak kadar çok çeşitli ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla insanlar, to...

Doğu Türkistan Kan Ağlıyor / Abdulahad Abdurrahman

  Doğu Türkistan Maarif Ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Abdulahad Abdurrahman Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?   İsmim Abdulahad Abdurrah...

İtikatta Azimet ve Ruhsat / Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük...