Durumu İdare Etmek mi İrşad mı?

Durumu İdare Etmek mi İrşad mı?

Tarih: 2007-04-19

Şenel İLHAN

Yakin sahibi, basiret ehli müminler, alimler, veliler veya Allah dostları ehl-i küfrün kalbine ve aklına şaştığı kadar hiç bir şeye şaşmazlar... Ve kainattaki her zerrenin, o iğrenç kafire buğzunun temaşasından titrer, küfürden ve imansız gitmekten, Allah'a sığınarak şükrederler... Çünkü kafir, sonsuz denecek kadar çok İslami hakikati, görmemezlikten gelecek kadar adaletsiz, bencil ve dünyevi menfaat düşkünüdür... Ve Kur'an'ın ifadesiyle aşağıların aşağısıdır... suflidir... necistir.

O halde, yeryüzüne halife olarak gönderilmiş, insan denen bu harika varlık, neden bu denli suflileşebilmiş, nasıl bu kadar hakikati görmemeyi başarabilmiştir! Ona gelelim...

Hiç düşündünüz mü? En küçük elektrondan, en büyük galaksilerdeki muhteşem nizama, harikalar harikası güzelliklerle dolu sayısız delillere rağmen, adam, haşa "Allah yoktur" diyebildiği gibi; bu eşsiz nizamı, tesadüflerle ya da yığınla bir sürü saçma ekollerle izah etmeye kalkışıyor; üstelik bu adam da, Nobel Fizik Ödülü almış bir profesör olduğu gibi, dünyaya nam salmış bir biyolog veya astronom olabiliyor. Veya, bu tür adam ve adamcıklar, en ahmak ama tarafsız gözlerle bakabilen, sıradan bir avam şahsiyetin bile rahatça görebileceği kadar açık olan Hristiyanlıktaki ve Yahudilikteki saçmalıkları göremedikleri gibi, üstüne üstlük de dünyayı istediği gibi evirip çevirebilme cesaretini gösterebiliyor ve bunu da çok iyi başarıyorlar...

Hayret ki ne hayret, bugün maalesef batılı kafir, yüzbinlerce her daldan alim ve aydın yetiştirmesine rağmen, dinindeki yamuk yumukluğu hala göremediği gibi, hadi tesadüfen görse bile, ne yazık ki bu sığ görüşü, onun İslamı bulmasına yetmiyor, yetemiyor...

Bunun yanısıra sırf fanatiklikten ötürü yahudilik, budizm, taoizm, şintoizm gibi aptalca dinlere, hala milyarlarca, akıllılığı kimseye vermeyen insanlar inanıyor, inanabiliyor... Sadece inansalar yine iyi; hakikatler hakikati, gerçeğin kendisi olan İslama ve müslümana en adice düşmanlıklardan da hiç geri kalmadıkları gibi, cüceliklerini en âli yücelik gibi lanse etmekten de maalesef hiç mi hiç geri durmuyorlar. Mesela, şaşılacak şey ki, hala yüzmilyonlarca insan, ineği ve fili kutsal bilip tapabildiği gibi, fizikte, astronomide, matematikte de dehalığa oynamaktan da hiç vazgeçmiyorlar.

Sadede gelelim; yukarıda da dediğimiz gibi, neden ve nasıl, bilim ve teknikte ayyuka çıkmış, bu milletler, kainatın sırlarını çözdüğünü zanneden bu koca koca prof.lar, nasıl hala hristiyan, yahudi, budist ya da ineğe ve file tapabilen ilkel ve zavallı insanlar olarak kalabiliyor. Gayet açık, fanatikler de ondan... Nasıl bir fanatizm peki bu, denirse, yine gayet açık; seviyorlar... Evet, rahatça altını çizebilirsiniz, dinlerini ve yollarını, zerre kadar akıllarını devreye sokmadan ve sokamadan olağanüstü bir fanatiklikle severek bağlanıyorlar.

Biraz daha açarsak şöyle diyebiliriz: Mesela, bir müslümanın Allah'ın varlığına, birliğine ve Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna dair kafasında ve kalbinde bloke edilmiş en sağlam delillere rağmen, onun kalbinden Allah ve Resulullah sevgisini çıkarsanız, geriye sadece entellektüel ama, iman edememiş, deliller ve ekoller anaforunda boğulan zavallı bir bunalımlı şahsiyet kalır. Yani kafirin küfrüne iman etmesine sebep de sevgi, müminin İslama teslim olmasına en büyük sebep de, yine sevgidir. Aklın ve ilmin payı ise çok azdır ama, akıl, olmazsa olmaz denecek kadar da, gereklidir...

Bu konuda da çok fazla hadis, birçok ayeti kerime ve alimlerin ittifakı söz konusudur. Ama şüphesiz, kafirin sevgisi ise sırf işine geldiği için, dünyada rahatça hayvan gibi yaşayabilme arzusundan kaynaklanan kalbi bir sapıklıktır... Zaten biliyorsunuz, Kur'an'ın tanımlamasına göre kafir; göremeyen, perdeli, işine geldiği için hakikatlere kulağını tıkayan değil midir? Gerçi her ne kadar, sırf işine geldiği için İslama inanan bir müminin müslümanlığı ve imanı geçerli olsa da, bunun sebebi, İslam fıtratı üzerine yaratıldığındandır. Yoksa İslam, müslümanın sadece işine geldiği için iman etmesini, aklını ve ilmini devreye sokmadığı için taklidi iman sayar; ve bunları günahkar addeder. Dediğimiz gibi, kafirin küfründe ise, fıtratına rağmen yanlışa yönelmek; batılı sevmek vardır. Kim ne derse desin bu böyledir... Mesela adam, herhangi bir futbol takımının fanatik mi fanatik taraftarıdır... Takımı yenilir, hatta küme düşer, yine o takımından vazgeçmediği gibi, tam tersi fanatikliği artar. Hatta bazen inanılmaz derecede hırçınlaşır, saldırganlaşır... Aklını devreye soksa, o takımı tutamayacaktır; ne var ki, sevmiştir bir kere o takımı. Ne aklı devreye girebilir ne de mantığı, o ölene kadar Beşiktaşlı, Galatasaraylı, Fenerbahçelidir... Ne komik değil mi?

Yine halk arasında bir söz vardır. "Kızını sahipsiz bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya" diye. Yani çocuk aklı, gerektiği kadar aklını, kültürünü, ilmini devreye sokamadan sadece severek, davulcukolik olabildiği gibi, bu yolda intihara gidecek kadar davulcusuz yaşayamaz hale gelebilmektedir... Örnekleri çoğaltabiliriz... Öyleyse fanatizmin, bu, ister herhangi bir inanışın, dinin, felsefi ekolün, ya da kimin ve neyin fanatiği olunursa olsun tasvip edilecek, kabul edilecek hiçbir tarafı yoktur... Çünkü aklı devreye sokmadan, bilmeden, tanımadan sevmek ve bağlanmak, gözü kör, kulağı sağır edercesine, aklı ve düşünceyi devre dışı bırakacak kadar dengesizse, işte o fanatizmdir; körü körüne inanmaktır... Ve işine gelmenin kulu kölesi olmaktır. Bu anlamda, elbette bir dinin ya da herhangi bir ekolün fanatiği olunabildiği gibi, İslamın ve herhangi bir alimin ya da Şeyhin de fanatiği olan bir çok müslüman elbette vardır. Ama bu müslümanların imanının geçerliliğinin sebebi ise, sadece her insanın İslam fıtratı üzerine yaratıldığından başka bir şey, asla değildir...

Yoksa yüce İslam dininin, akla ve ilme ve düşünmeye verdiği değeri, anlatmaya bile gerek yoktur...

O halde, düşünmenin bile en büyük ibadet sayıldığı dinimizde, körü körüne ve futbol takımı taassubuyla inanmış ve teslim olmuş müslümanları da, bizim, pek kamil müslümanlar görmemiz, asla mümkün değildir. O halde, her ne kadar kelam kitaplarında küfrün çeşitlerini sıralarken; cehli küfür, inadi küfür, isyani küfür gibi tanımlarla izah edilse de, kesinlikle, aynı kapıya varma anlamında kafirin küfründe, sadece, yanlışa işine geldiği için sevmek ve bağlanmak vardır. Yoksa zihni boyutta İslama alternatif herhangi bir düşünce, felsefi ekol ya da din ismi verilen saçmalıklar, kesinlikle, işine geldiği için zaten inandığı görüşünü ve dinini, zihin bazında ve alternatif inanç görüntüsünde, kamufle ihtiyacından başka hiç bir şey değildir. Yoksa, çok cahilce bir yaklaşımla, ehli küfrün inançsızlığının yegane sebebinin, kafasındaki herhangi bir felsefi ekol ya da sapık bazı ideolojiler olduğunu sanabilmek, çok yanlış, çok basit ve saçmadır. Çünkü, ehli basiret gayet iyi bilir ki, Adem (a.s.)'dan beri, İslama alternatif hiçbir mantıklı fikir, kesin delil denilebilecek hiçbir düşünce ve inanış olmamıştır, olamaz da... Dediğimiz gibi, hep ekoller ve hep isbatı mümkün olmayan zır saçmalıklar, İslam dışı düşünceler dünyasında yerini almıştır, alacaktır da... Yoksa nerde İslama karşı, sadece basit teorilerden başka ve sürüyle uydurukluktan başka bir yol, bir düşünce, nerde. Kaldı ki, onların da alayı çürütülüp atılmıştır, o da başka. O halde, her ne kadar kafirin, sadece işine geldiği için kafirliği kesinkes kati de olsa, biz yine de, İslama alternatif herhangi bir saçma düşünceden ötürü de küfre düşülebileceğini, dolaylı da olsa kabul edebiliriz.

Öyleyse, meselelere vakıf herhangi bir ehl-i tebliğ mücahid müslüman, şunu çok iyi bilmelidir ki, küfürle mücadelede tebliğ adına muhatap olunan herhangi bir ehl-i küfrün, sadece İslama alternatif addettiği düşüncesini çürütüp, o kişiyi İslama kazandıramayacağını anlamalıdır. Ve yine, müslüman ehl-i tebliğ, şefkatli bir psikoterapist gibi, bu ağır hasta ve gerçekten klinik vaka muhatabına yönelirken, önce bizzat kendi şahsını çok sevdirmeye çalışmalıdır ki bu, kesinlikle dinini sevdirmeye götürür; ondan sonra da, nedir bu adamın küfrüne sebep olan işine gelen şeyler ki, sırf bu yüzden kafir olmuş ve zihnini de bir çok yanlışla ve delil ismini verdiği saçmalıklarla doldurmuş diye yaklaşmak lazımdır... İşte o zaman görülecektir ki, o zavallı adam, kendince özgür ve fütursuzca bir cinsel yaşam istediği gibi, hak hukuk tanımadan, haram helal demeden yemek içmek, gezmek ve bu uğurda gerekirse ezmek hiç acımadan ezmek istiyor...

Güzel; bütün bunlar iyice tesbit edildikten sonra, İslamı onun işine gelebilecek bir mantıkla, ama zerre kadar da taviz vermeden anlattığın zaman, kafasındaki görüşlerini çürütmeye hacet bile kalmadan, kelime-i şahadet getirdiği görülecektir. Çünkü herhangi bir dünyevi işine gelme sebebiyle inanılan bir dine ya da inanışa insanoğlu, yapısı ve fıtratı gereği mutlaka kendince mantıklı ekoller veya deliller bulmak zorundadır. Ki bu ilmi olarak kesinlik kazanmış bir hakikattır... Yani daha açığı insan, inandığını akılcı bir zemine oturtmak zorunda yaratılmıştır. Bu isterse bir ekol ya da izmlerden bir izm olsun farketmez, sadece içine geldiği için inandığı inancına yeter ki zihni herhangi bir kılıf olsun yeter...

Yani sözün özü, Batılı kafir, TV ve boyalı basınıyla ve envai çeşit binbir yolla, insanımızın hem kafasını değişik ekollerle doldurduğu nasıl hakikatse, yine insanımızın, dünyaperest ve zevkçi meşreplerini, zevkten kendinden geçirtecek kadar her türlü ahlaksızlık ve iğrenç yaşam yollarını tüm dünya müslümanlarına neredeyse sevdirmeyi başarmışsa, o halde ehl-i tebliğ olduğunu iddia eden müslümanların, alimlerin, şeyhlerin, mollaların hizmet ve cihad metodu, yukarda anlatmaya çalıştığımız yöntemlerle olmak zorundadır. Ki, hakiki tebliğ ve irşad adamı mürşidler zaten kesinlikle her konuda olması gerektiği kadar bilgili ve uzmandırlar. Hemen söyleyelim. Bu konu öyle önemli bir konudur ki, değil birkaç sayfalık makale, başlıbaşına kitap konusu genişliğinde ve ehemmiyetindedir. Ve mademki ehli küfür, iki açıdan küfrü benimsemiştir, yani, dünyada istediği gibi, başına buyruk yaşamak ve bu anlamda işine geldiği için meydana gelen küfrünü de, zihin bazında kendince mantıklı bir zemine bağlamak durumunda kalmıştır. Ve bu zavallı hasta dinsizi, İslama kazandırmanın tek yolu da, onu küfre götüren, İslama zıt düşüncesini çürütmekten daha çok, bu pis dünyada iğrenç yaşamını rahatça sürdürebilmek için, onu İslamdan ve dinden uzaklaştıran zevklerini ve ihtiraslarını tesbit etmek ve ona göre de uygun bir üslupla İslamı anlatmak lazımdır. Mesela, müslüman kafir herkesin, Gazalinin de buyurduğu gibi en düşkün olduğu ve en çok işine gelen konu, cinsel konulardır. Ondan sonra da, sırayla yemek içmek vs. arzular gelir. O halde bir ehl-i tebliğ, bir alim, bir molla herhangi bir ehl-i küfürle, İslamı tebliğ adına muhatap olduğu zaman, o ehli küfrün karşısına: "Cinsellik nedir? İslami anlamda kadın-erkek ilişkisi hangi anlamda olmalıdır? Çağımızda gençler hangi noktada, ne kadar cinsel sapkınlık içerisine düşmüş, normal ve doğal olan cinsellik ne? İnsanlara yutturulan ve onları taa aşağıların aşağısına iten sapıklıkların ölçüsü nereye kadar" çok çok iyi bilmeden, hizmete ve tebliğe kesinlikle çıkmamalıdır. Hele hele bu konu ki, çok çok önemli bir konudur...

Elbette hiç şüphesiz, sadece cinsel sorunlar ve sapkınlıklar değil, muhatabının yığınla psikolojik sorunlarının alabildiğine farkında olması gerektiği gibi, lüzumsuz korkularının, asla ulaşamayacağı hayallerinin ve envai çeşit küfre götürücü marazlarının da alabildiğine farkında olması lüzumludur, şarttır. Ondan sonra şayet lüzum ederse, muhatabının kafasında ve kalbindeki İslama alternatif düşünce sanabildiği felsefi ekollerini ve saçma dini düşüncelerini de çürütmeye sıra gelir ki, sanmıyorum gelsin çünkü, genellikle bu yöntem her ehl-i küfre imanı kazandırmaya rahatlıkla yetiyor, ama yine de ihtiyaten de olsa Hristiyanlıktan Yahudiliğe, Marksın diyalektiğinden Budizme kadar, hatta Budizmin aptal öğretileri ya da Hinduizmin uyduruk ehilleştirme yöntemlerini de çok iyi bilmelidir. Ki hiç bir şekilde aciz ve çaresiz kalınmasın. Kaldı ki bugün, benim diyen bir çok müslüman bile, reenkarnasyon, ufoculuk, transandantal meditasyon, üfürükçülük, ispirtizma gibi saçma sapan ekollerin ve ideolojilerin vesvesesi içinde boğulmakta ve bunalmaktadır. Dediğimiz gibi, ehl-i tebliğ ve hakiki mürşidin, tüm bu konularda ve İnsanlığı ilgilendiren her konuda alabildiğine uzman olması gerektiği, çok çok açıktır. Çünkü bu zaman zor zaman ve hakikaten ahir zamandır... Bakınız gayet açık anlatıyorum. Herkesin çok iyi bildiği gibi, aşağı yukarı her şehirde bir ya da birkaç ehl-i tebliğ ve dünyanın her tarafında ise yüzbinlerce fıkıh, kelam, tefsir, hadis, nahv gibi ilimlere alabildiğine vakıf alim ve aydın geçinenler vardır. Güzel olsun, Allah sayılarını artırsın, ama, esefle belirtelim ki, tüm dünya müslümanları hala her alanda permeperişan, hala alabildiğine yardıma muhtaç ve hala gerçek tebliğ adamına acilen ihtiyaç içindedir...

Sadede gelelim; zaman, kalp kırmadan ve gönül yıkmadan hizmet zamanı, cihad zamanıdır. Birbirimizle uğraşmak, dedikodu ve fitne zamanı değil; hakiki iman etmek için de, iman ettirmek için de, sevme ve sevdirme zamanıdır. Allah bizi bilerek sevenlerden, severek bilenlerden ve hakiki inananlardan etsin.

Allah yar ve yardımcınız olsun.


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...