Çocukluğu ve Gençliği

Çocukluğu ve Gençliği

Tarih: 2007-04-13

O'nun çocukluğunu anlatan yakınlarının hepsi, ağız birliğiyle; "Çok uslu, çok hayalı, çok akıllı bir çocuktu. Kimseleri kırmaz, üzmez; hiçbir şeye, Allah'ın (c.c) hiç bir mahlukuna en ufak bir zararı dokunmazdı. Merhamet, sevgi ve alabildiğine duygu doluydu..." diye anlatırlar.

Seyyidimiz de o yılları şöyle anlatıyor; "Çocukluğumda, misafirlerin yanında elimi yüzüme kapatarak konuşacak kadar utangaç ve hayalı idim..." Çocukluğunda oyun oynamayı sevmediğini hem yakınları hem de kendisi anlatırlar. Nitekim annesi Şerife Hanım; "Küçükken oyun oynamadığını, sürekli kendi halinde, düşünceli bir vaziyette oluşunu, babası davetlere götürmek istediğinde evde tavana çıkarak saklandığını ve başkalarının yemeklerini yemek istemediğini ve genellikle evde ekmek, yağ ne varsa; fakirlere, hatta sokaktaki hayvanlara iştiyakla verdiğini" ve o sessizliği karşısında "Oğlum hasta mısın? Bir derdin mi var?"dediğinde, devamla; "Anne, bilmiyorsunuz, Ben Allah'ı düşünüyorum."dediğini anlatır...

Amcası Seyyid Mehmed Efendi de; "Bir yaşına değmeden yürüdüğünü, bir yaşındaysa yaşıtlarında görülmedik bir şekilde güzel konuştuğunu, daha altı aylıkken "Allah" denince parmağıyla bir işareti yaptığını ve namaz kılanları çok incelediğini anlatır, tatlı bir çocukluk anısı olarak... O günleri gayet iyi hatırlayan annesi; "Oğlum dokuz ayda yürüdü." diyor... Yine Mehmed amcasının ifadesiyle; "Çok akıllı, çok cesur, çok yiğit ve ne desen hemen kapardı, çok kabiliyetliydi...Hele ilkokul çağlarında, deftere kaleme ihtiyaç duymadan sınıf geçerdi. Öğretmenin ağzından çıkanı aklına yazar; "Oğlum, senin defterin kalemin nerede?" dediğimde de; "Amca, onlar benim kafamda!.." diyerek, eliyle, başını gösterirdi. Çok kanaatkardı, çok az bir şeyle de mutlu olurdu. Onu çok sever ve çok özlerdim. Öyle olurdu ki, suya susar gibi onbeş günde bir, köyden onu görmeye gelirdim. Onun özellikleri bende öylesine yer etmişti." Daha yetişkin çağlarında ise amcası onu; "Temiz giyinmeyi sever, temiz şeyleri yemeye özen gösterirdi. Harama karşı çok dikkatliydi. Hayasından yüzünü çevirirdi. Eve gelen misafirlerden kız çocukları varsa, ısrar edilse de misafirlerin yanına çıkmazdı. Tatlıyı çok severdi.." diye anlatırlar.

Babası Seyyid Emin Efendi ise oğluyla ilgili şöyle bir anısını nakletmişti: "Şenel oğlumun okulunun bulunduğu yerden geçiyordum. Bütün çocuklar oyun oynarken, o bir kenarda oturmuş ve dalmış gitmişti. Beni görünce "Baba!" diyerek koşup yanıma geldi. Çıkarıp para verdim. Koşarak yakındaki bakkala gitti. Şeker alıp gelmişti. Sonra aldığı şekerleri hemen oradaki arkadaşlarına "Al bu sana!, al bu da sana!" diyerek dağıttı. Kendisine bir şey kalmadı.

Olayı babasından dinleyen Seyyidimiz, çok duygulanarak; "Hepsini vermemiş, her halde bir tane de kendime bırakmışımdır!" diyerek, ince bir tevazuyla bu olayı geçiştirdiler. Arkasından da; "İşte ben o yaşlarda bile oyun oynamayı sevmez, oturur saatlerce Allah'ı (c.c) düşünür, dalar giderdim. Daha o yaşlarımda bile dünya bana boş ve manasız, hatta ilkel gelirdi."diye anlatmaktadıır.

İşte bu son derece hassas, narin, duygulu çocuk; takdir-i ilahi gereği kendi yapısıyla taban tabana zıt ortamlarda büyür. Gerek aile ortamı ve daha sonraları arkadaş ortamları hep O'nu, ısrarla Allah ile olmaya iter sanki. Seyyidimizin babası Seyyid Emin efendi aslında ahlaken cömert ve aynı zamanda da mert bir insandır ve çevresindeki fakir fukarayı korumayı sever. Dine yapılan saldırı ve taşkınlıkları ki yaşadıkları mahallede zaman zaman bu tür densizler çıkabilmiştir, korkusuz ve çok güçlü olan yapısıyla karşılıksız bırakmamış, bir bakıma yaşadıkları mahallenin asayişini sağlamada sanki gizli jandarmalık yapmıştır. O'nun bu yönünü mahallenin yaşlıları daha iyi bilirler. Akıllı olduğu halde tek başına bu tür insanlara karşı yaptığı korkusuz çıkışları nedeniyle, gözünü budaktan sakınmaz anlamında "Deli Emin" diye anılır olmuştur. Seyyid Emin Efendi, genç yaşta babasız kalmaları, hayat meşakkatinin omuzlarına düşmesi, bulundukları ortamların onun yetişmesine menfi etkileri gibi sebeplerden dolayı kendisi çok iyi yetişememiş, dolayısıyla da çocuklarını yeteri derecede yetiştirememiş, hatta bu nedenlerden dolayı Seyyidimize birçok yönden sıkıntı verebilen davranışlar da sergilemiş bir zamanlar. Ama Şenel İlhan bütün çevresinde olduğu gibi babasında da çok büyük değişikler meydana getirmiş, bu gün onların hayretle izlenecek şekilde takva olmalarına vesile olmuştur.

Yine çocukluğu ile ilgili çok ilginç bir manevi hali de şöyle; "Ben küçük yaşlarımdan beri etrafımdaki eşyanın zikrini duyardım. Yalnız, bu sesi benim gibi herkes duyar sanırdım. Ne zamanki tasavvufi bir terbiyeye girip de bu yolda mücadelelere başlayınca, bu zikir seslerinin şiddeti de yükseldi. Ve çevremdeki insanların bu sesleri duymadığını, bunun bana ait özel bir hal olduğunu işte o günlerde anladım..." Daha sonra bu hali ile ilgili olarak şöyle sohbet etmişlerdi; "Çocukluklarından itibaren kendisinde böyle güzel haller zuhur eden kişiler "Murad" meşreblilerdir. İmam-ı Rabbani (ks) gibi büyük alimler, bu hali böyle izah ediyorlar. Murad olmak, Allah (c.c) tarafından seçilmiş sevilen kimse demek... Kendimde bu halin olmasına da çok şaşardım; layık göremediğim için bu hale çok şaşıyorum. Çünkü Muradlar öyle dünya üzerine bol gelmezler. Bütün islam tarihi karıştırılsa bile, çok nadirdir onlar. Mesela İmam-ı Rabbani (ks) de kendisinin "Murad" olduğunu söyler."

Gençliğini yine O'nun hatıralarından dinleyelim; "Gençliğimde zayıf, uzun boyluydum. Şimdiki halime kıyasla çok ince bileklerim vardı. Bundan dolayı kendimi güçsüz hissederdim ve o halimden kurtulmak isterdim. Daha o yaşlarda, insanın yetişme ve gelişmesinde çok önemli olan, kendindeki değerleri farketme, kendi değerlerini tanıma hadisesini hergün an be an yaşıyordum.Benim de bir zamanlar başıma geldiği gibi, asrımızın hastalığı aşağılık kompleksi hastalığıdır. Bütün insanlar ve özellikle gençlerimiz, yetişme bozukluklarından dolayı her boyutta kendilerine haksızlık etmekte, kendilerinde var olan güzelliği göremedikleri, bilemedikleri için de kendilerini sevmemektedirler. Pek çok insanın, benim örneğimde olduğu gibi, objektif bir şekilde kendinde var olan güzelliklerini görmeye ihtiyaçları vardır..."

"Dünya benim gözümde tasavvufa girmeden önce de öylesine hor ve hakirdi ki; dünyada hiç bir şey için kolumu kıpırdatmaya değmez diye düşünürdüm. Ciddi olarak bu düşünce benim zerrelerime hakimdi. Ama buna rağmen yapmam gerekenleri yapardım. Zira bendeki bu düşünce kesinlikle tembellikten değil; dünyayı son derece basit, boş ve ilkel görmekten kaynaklanıyordu. Hatta o yıllarda bile, Amerika'daki o son derece yüksek gökdelen binalar dahi, bana ilkel görünüyordu..." şeklinde anlatmaktadır.

Mürşidini bulmadan önce arkadaşlarıyla evlerde bir araya gelip, dini sohbet yaptıklarını ve dini kitaplar okuduklarını, yine o yılları beraber yaşayan arkadaşlarından dinlemişizdir...


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...