Bu Topraklar Samimiyet İster, Yürek İster

Dr. Alper Yücel Zorlu

Tarih: 2007-04-11

"Otobüsteki bilge: Cemil Meriç"; "Otobüsteki ne kadar bizdik?" diyor, bir bakıma beraber oldukları itibariyle bir konum sorgulaması yapıyor. İsmet Özel, "Kalın Türk" adlı kitabında ve Gerçek Hayat Dergisi'nde yaptığı bir mülakatında, "Türkiye olarak adlandırılan ülke, Türkiyeliliğinde kararlı mı?" "Müslüman olmadan Türk olunmaz, kafirler bize, İslam'dan tamamiyle kopuk bir Türklük yutturdular." "Müslüman kimliğimize ve ayırıcı vasfımıza sahip çıkalım." "Ben gevrek, ince Türk değilim. Kalın Türküm" diyor ve kendi "Türklük" teklifine "Kur'an ve Sünnete riâyet" anlamı yüklüyor. "Müslümanların çoğunluk teşkil ettikleri bütün ülkelerde, İslam'ın görüntüsü, kafirler tarafından özel olarak değiştiriliyor. Hoşgörü, temizlik…bunlar İslam olarak öğretiliyor çocuklara."

"Kelimetullah uğruna kılıç çekmenin öğretilmemesini" ise "İslamiyet'in Türk'ten, Türk'ün İslamiyet'ten kopartılması" olduğunu, "Kılıçsız, güçsüz, meydan okumak yerine sırıtan bir insan tipi üretiliyor. Çünkü Türk'ten korkuyorlar. İnce, incelmiş Türk istiyorlar, kraker gibi." diyor. "Aydın" görüntülerinin aydınlık olmadığından bahisle, "Aydın" değil, "okumuş takımını" tanımlarken, "buyuran olmadığı zaman ne söyleyeceğini bilmeyen adamlar" olarak tanımlıyor mevcutları… Söylediklerini ise, "zahmeti göze alanların" okuyacağını söylüyor, bedelsiz değil. "Golyat'laşanlara karşı Davut olmayı öneriyor bizlere.

"Milli duruşu sahiplendiklerini söyleyenler, öncelikle, İslâm'la olan ilişkilerini gözden geçirsinler" derken, aynı zamanda "Fetih ruhuyla geldiğimiz bu toprakların ancak fetih ruhuyla korunacağını" söylüyor İsmet Özel ve mazlumların sadece ağabeyi değil, kardeşi, yoldaşı, koruyucusu olmayı ısrar ve tarihin de bizi buna icbar ettiğini anlatıyor aslında. Tabii ki bunlar, içinde hamaset kokan Türklük konuşmaları değil. Âkil insanların âkil sözleri… Hakan Albayrak da hadiseyi netliğe kavuşturuyor kafası karışanlar için ve "Başat kültür İslam olduktan sonra kimin öne çıktığının da önemi yok" diyor mütevazi bir şekilde.

Tüm bunlar bence, artık üzerine bir cümle dahi söylemeyi gerektirmeyecek şeyler, ötesi kafa karışıklığı; amaç belli, niyet belli, paranoyaya gerek yok. Üzerine daha çok şey söylenecek durum ise mevcut sıkıntılarımızın nasıl aşılacağı: Irak'ın işgali, İsrail vahşeti ve Filistin'in acı mı acı dramı, işgal altında bir Mescid-i Aksa, ilk kıblesi çalınmış olan bir İslam ümmeti, önce iliklerimize kadar işleyen şimdi de tam olarak burnumuzun dibinde ve artık gayri ihtiyari hapşuruk nöbetlerine yol açan, burun kıllarımızı bazen kesen bazen kopartan, Yahudi destekli ABD ve Arz-ı mev'udunu gerçekleştirme yolunda adım adım ilerleyen ABD destekli İsrail ve millet olarak bizleri parçalanma, atomize olma sürecine sokan AB, bile bile lades dediğimiz BOP projesi…

Sonuç olarak Kuzey Irak'taki çıbanbaşı PKK varlığıyla oyalanan, vakit kaybettirilen, hem ekonomik hem siyasî hem de askerî olarak meşgul edilen, adeta "sürüklenen" ülke Türkiye. Tarih hafızasını yoklayanlar hatırlayacaktır. Endülüs yok edilirken uzun yıllar boyunca hiçbirşey yapılmamasını binbir türlü bahaneyle savunduğumuz Osmanlı İmparatorluğu da, muhteşem geçmişine rağmen yıkılmaktan kurtulamamış ve Kurtuluş Savaşı'mızı vermek zorunda kalmıştık. Düşman artık içerdeydi. İzmir, Antep, Maraş'taydı… Memleket toprakları işgal altında ve her bir fert bir Sütçü İmam kesilmedikçe kurtulamayacak haldeydi … Bu tehlikenin tamamiyle geçtiğini söylemek hala mümkün değil. Ortam ve şartlar aslında hâlâ her bir ferdin Sütçü İmam oluşunu icbar eder vaziyette.

Ne yazık ki, Müslümanları vatansız bırakma hususunda hırsından gözü kararmış emperyalist güçlerin karşısında sadece savunmada, bir İslam dünyasının elinde imanından başka gücü yok, ama imana imanın gerektirdiği gibi sarılan da yok… Ya da şöyle söylemek gerek: İslam dünyasının ilim, kültür, güç, enerji imkanlarını, birlikte ürettikleri tarihsel miras ve birikimi, günümüze yani geleceğe taşıyacak organizatör bir güç ya da idareci topluluklar yok. Oysa hangi tasnife tabi tutulursa tutulsun, -halkı Müslüman olan, idaresi laik ya da değil- Müslüman toplumlar, uluslararası arenada aynı ortak tavır ve tepkiyle yüzyüze, karşı karşıyadırlar.

"Küfür tek millettir" hükmünü ayne'l yakın hücrelerinin derinliklerine kadar hissetmektedirler. Artık sadece kendi millet dairesinde kalarak, o ortak karşı cephenin taarruzlarına karşı koymak, geçmişte olduğu gibi bugün de mümkün görünmemektedir. Ahmet Turan Alkan da bir yazısında; "Modernitenin aman vermeyen ve neredeyse bütün hayat alanlarını kaplayan güçlü yükselişi, Müslümanların öz güven hissini zayıflattı ve hakikatte hangi değerleri sımsıkı tutmak noktasında kararsızlığa sevketti. Soruları artık siz de çeşitlendirebilirsiniz: Bir Müslüman nasıl komşuluk eder, kalabalıkta nasıl davranır, akrabalık hukukuna nasıl riâyet eder, mesleğini icrâ ederken nasıl davranır, kendisine verilen bir emânet'e nasıl muamele eder, alışverişte, seyahatte, dinlenirken neyi gözetir? Cevapları belli sualler bunlar, basit seviyede İslâm kültürü edinmiş herkes bu soruların cevabını rahatça bilir."

Bunlar İslam'da zaten olan ve hür dünyayla iyi geçinmeye yarayan araçlardı. Aynı gemide seyahat eden insanlık ailesi ise İslama olabildiğince muhtaç…" Ahmet Turan Alkan'ın modernitenin Müslümanlar üzerinde dillendirdiği etkisini, komşuluk hukuku, adab-ı muaşeret, alışveriş ve seyahatin ötesinde uluslar arası hukuk, İslam kardeşliği, globalleşme ve küreselleşme karşısında ekonomik ve siyasi Müslüman dayanışmasına ve İsmet Özel'in "kalın Türk" tanımından yola çıkarak dünyanın içinde bulunduğu şu yılışık ortam karşısında "kalın Müslüman" olmak gibi bir halet-i ruhiye ve fiil adamlığına taşırsak eğer, fiiliyatta eski kalın Türklerdeki incelmenin, aslında tüm İslam dünyasındaki görüntülerinin de farklı olmadığını gözlemlemek zor değil. Burada önemli olan, milletler halinde yaşayan Müslüman topluluklardan, kimin daha önce Allah'tan korkmayı aklederek kendine geldiği veya gelmek istediğidir. Nusret ve tevfikin kimin başına konacağı, kimi akıllıca harekete geçireceğidir.

"Eski medeniyet havzalarında, biraz da küreselleşmeye duyulan tepkinin itelemesiyle, yeni dirilişlerin filiz verdiği gözler önüne serildi. Evrensel bir vizyona sahip olan yerel dirilişler ayakta kalabilir ancak. Aksi takdirde, konjonktürel, reaksiyoner, yapıcı değil yıkıcı söylemlerin ne çıktığı coğrafyada ne de dünyanın dört bir yanında karşılık bulması mümkün değildir. Peki, bu durumda yapılacak olan nedir? Yaşadığın coğrafyanın kültürel kodlarını çözmek ve bu zenginliği hazmederek evrensel bir dil haline getirmek olsa gerek. Yoksa küresel söyleme kapılarak yerel renkleri birbirine düşman hale getirmek değil.

Türkiye, bu konuda yüzyıllara dayanan engin bir tecrübeye sahip. Yapılması gereken, sadece bu birikimin farkına varmak ve onu geleceğe taşımak. "Tabii ki seviyeli fikrî tartışmalar yaparak…" diyor Mehmed Yılmaz, Aksiyon'daki bir yazısında. Aynı inanca sahip, aynı üst kültür ve bu İslam kültürünün oluşturduğu kimliğe âşık ve hasret, başka hiçbir düşünce, fikir ya da asabiyeti bununla değişmeyen ve her boyutta, bu fikri gün ve gündeme layıkıyla taşıyan; bu uğurda gecesini gündüzüne katan, kendi insanını ve yayılan damlalar misali tüm insanlığı üstün bir şefkat ve sağduyuyla kucaklayacak yürek ve akıl insanları ancak bizi şu içinde bulunduğumuz zorun da zoru durumlardan, nebevi süzgeçten esinlenen bir metod ve sorumluluk şuûruyla kurtarabilir.

Bu asrın insanının sâlih ameli de ne çok nafile ibadet, ne hiç yaşayamadığı çok ilim ne de günlük hayatı dolduran ama kuşatıcı olmayan çalışmalardır. Onun sâlih ameli, önündeki büyük davayı omuzlamak, en azından, üstadın deyimiyle, "Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını, gediğine koymaktır." Milyonlarca bedende tek akıl ve tek yürek olmadıkça bu saadete erişmek mümkün görünmemektedir. Toplu çarpan yürekleri doğru akıllar idare etmedikçe, yüreklerimizdeki doğru, bizleri aynı ana caddede yürütmedikçe, bedenimizin bütün hücreleri aynı doğruya iman etmedikçe, her bir ferd kendi vücut ülkesinde BOP ve pop kültüre direnmedikçe, küresel kafirler ve küresel münafıkların üstesinden gelemeyiz. Evet, tam da "Allah'a asker olmanın" yol ayrımındayız.

Haramlar her yerde haram ve yayılmış durumda, helallerse her yerde helal ama eda edilmeyi bekliyor. "Şeytanın askerleri" her yerde kol gezerken, "Allah'ın askerleri" kimi Sütçü İmamlık makamını, kimi Nene Hatunluğu, kimi Umeyrleri kimi Halid bin Velid olmayı arzulamalı artık… Tereddütsüz imanın tereddütsüz ameli ve ahlakı çıkmalı her dem ortaya; çıkmalı ki örnek olsun binlere, milyonlara, tüm canlara… Niteliği niceliğe harcatmadan solunmalı hava, vakayı adiyeler aşk iklimini yıpratmamalı, tevâzu ve kulluk sertaç olmalı gönüllerde… Yataklar kovmalı bizi yumuşak yüzlerinden, madde ve paranın zulmeti silinmeli yüreğimizden, uyuşukluk kalkmalı bedenimizden ve her an ölüme hazır olmalı ruhumuz…

Mevlânâ'nın (ks) deyimiyle; "Can da ne oluyor/ İnci mercan da ne oluyor/ Bir sevgili için harcanmadıktan sonra…" demeli kalbimiz ve dudaklarımız, sadece kelimelerin esiri olmadan… Tarihteki her bir evliyanın en güzel amelini işlemeye talip olmalı gönlümüz, her bir evliyadan bir sancak kapmalı elimiz, Hz. Ali misali kavramalı görevi, Hz. Hamza misali sarmalı ölümü, söyleneni peygambere sıddîkiyet gibi almalı havsalamız… Yoksa nasıl olacak "Peygamber kardeşliği", nasıl olacak "âhir zaman ümmetliği", nasıl olacak bir diğerine "âhiret kardeşliği…" Kim bakacak Peygamberinin yüzüne ahrette, kim cennette sohbet edecek kardeşiyle, kim ateşin azabından kurtulacak… Abdest azaları pırıl pırıl ama cihadı eksik, başkasına muhtaç değil, cebi para dolu ama cömertliği eksik, kafası, kalbi, bedeni semiz ve sağlam ama fikri, kültürel ve bedeni ameli eksik, kardeşleri kanlar içinde yüzerken neredeyse bal sütü banyosu eksik, ağzında sözü çok ama kalbinde imanı eksik… Kim, hangi Müslüman böyle olmak ister dünyada… Âhiret demeyin, âhiret böyle olmayan, böyle olmayı kendine yediremeyen, böyle yaşamaktansa en basit bir amelle bile ölmeyi tercih edenler için var ve güzel… Ölümü sıradan bir Müslüman olarak hak etmeyi isteyenler için güzel…

Tam da bu ortamda, huzûr-u İlâhîye mü'min olarak çıkayım diyenler için güzel… Çünkü her Müslüman böyle ölmek ister aslında.

Umarım bu sözler, Irak, Afganistan, Filistin alenen işgal altında, tüm İslâm dünyası büyük bir sömürü ve tahakküm altında iken, sadece kelimelerin yan yana geldiği ihlassız ve boş lakırdılar değil, bizim birbirimizle yaptığımız misakımız olur.

Allah'a (Celle Celalühü) emanet olunuz.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Türkiye'de Cemaat Algısı Yıpranırken...

Türkiye Hür Dünya İçin Değerlern Koçbaşıdır... Muzaffer Özak Hoca’nın güzel bir konuşması var: “Âmentübillah ila murâdillah.” Yani Allah (c.c.) nasıl inanmamızı...

Seyyid Şenel İlhan'da Ölçü ve Hikmet

PEYGAMBER AHLAKINDA HOŞGÖRÜ SINIRI “Peygamberimiz (sav), kendi şahsına karşı yapılan kusur ve kabahatlerde son derece affediciydi. Bağışlamasının bu konuda nere...

Bizde Herkes Fetva Mühendisi

Geçmiş yıllarda cezaevi tabibi olarak çalışmıştım. İlginç bir hatıramdan bahsedeyim. Bir mahkum vardı, cezaevindeki yatış süresi dolmuş ve tahliye olmuştu. Sevinere...
Tüm Yazıları