Acı ve Tahammül Konusunda Zorlanma / Dr. Süleyman Doğanay

Acı ve Tahammül Konusunda Zorlanma / Dr. Süleyman Doğanay

Tarih: 2020-12-01

Zorlanmaya sebep olan faktörleri şöyle sıralayabiliriz. Öncelikle her insanda anlam arayışı ve bilişsel tatmin olma arzusu vardır. Bireyin günlük hayatta sergilediği temel düşünce ve davranışlardan biri, gerek tecrübe ettiği gerekse çevresinde gözlemlediği hadiselere bir anlam vermeye çalışması ya da bunları birtakım sebeplere bağlayarak anlama ve açıklama gayretidir. Psikologlar bireyin bu eyleminin ardında, içinde yaşanılan çevreyi anlamlı bir yapıya kavuşturma ve dünyayı kontrol edilebilir bir duruma getirme güdüsünün olduğunu ileri sürer. İnsan, olayların ve davranışların sebeplerini anlamak ister, bu da onu çeşitli şekillerde nedensel açıklamalarda bulunmaya götürür. Bu eylemi harekete geçiren temel güdü, çevrede olup bitenleri anlama ve açıklama çabasındaki bireyin kendisini bir boşlukta hissetmemesi, psikolojik rahatsızlıklar yaşamaması veya varoluşsal bir boşluğa düşmesinin engellenmesidir.

Dünyadaki mevcut dinlerin ön plana çıkan özelliklerinden birisi, inananlarına sundukları her türden nedensel açıklamalardır. Bilineceği üzere kutsal metinler veya teolojiler evrenin nasıl ve niçin var olduğunu, doğal afetlerin ne sebeple meydana geldiğini, çekilen acıların nedenini müntesiplerine çeşitli örneklendirmelerle anlatmaya çalışır.

Hümanist psikolojinin öncülerinden Frankl (2011), bireyin en temel ihtiyacının anlam arzusunu tatmin etmek olduğunu söyler. Logoterapi adını verdiği bir düşünce ve tedavi ekolü çerçevesinde birey için anlamlı bir hayatın inşasına yardımcı olmak, diğer taraftan da bireyi çağın hastalığı olarak görülen anlamsızlıktan kurtarmak ister. Logoterapiye göre bireyin istidadında var olan anlam arzusu, onu en acımasız ve en korkutucu şartlar altında bile sarılabileceği bir değere, bir amaca veya hedefe yöneltir. Anlam arzusu engellenen birey, anlamsızlık çukuruna düşer ve çukurdan ancak anlam arzusuna yeniden işlev kazandırmakla kurtulur.

Bireyin anlam arzusunun teşekkülünde, sosyal çevrenin birey üzerinde çok tesiri vardır. Örneğin fiziksel bir hadisede veya tıbbi bir vakada birey çok farklı iki şeyle karşılaşır. Birincisi, vakanın kendisidir ve buna “hastalık” denir. İkincisi ise bireyin sadece hastalıkla değil aynı zamanda içinde bulunduğu toplum ya da kültürün hastalığa bakışıyla karşılaşmasıdır. Tıbbi vakalara bu çeşit bir yaklaşma biçimine ise “rahatsızlık” denir. Birey, bilime göre hastalığını “açığa kavuşturma” çabasındadır fakat topluma göre hastalığını “anlama” ihtiyacı içerisindedir. Çünkü birey, hangi kültür ya da alt kültüre ait olursa olsun, rahatsızlığıyla ilişkilendirilmiş bir anlamlar ve yargılar dizisiyle karşılaşır. Bir kültüre ait olmasından ötürü bu kültürün anlam ve yargılarını içselleştirir. Bu içselleştirme de kendisine ve rahatsızlığına bakışını büyük oranda belirler. Bu rahatsızlığın ne anlama geldiği (negatif - pozitif, iyileştirici - cezalandırıcı, destekleyici - aşağılayıcı) bireyin üzerinde ve iyileşme sürecinde çok etkili olur ve rahatsızlık genellikle hastalıktan daha yıkıcı hale gelebilir. Anlama mahkûm edilmiş olmak, toplum içindeki bireyi olumsuz yönde etkileyebilir. Şöyle ki bir hastalık kendini gösterdiğinde toplum, el altında beklettiği “anlam” ve “yargı”ları bireyin hastalığı kavrama biçiminin üzerine salıverir. Toplum hastalığın sebebini bilmediğinde bu bilgisizlik korkuya sebebiyet verir. Bu korku, hastalığa yakalanan bireyin karakteri hakkında “olumsuz yargı” silsilesine dönüşür. Birey artık sadece “hasta” değil aynı zamanda “rahatsız”dır ve bu rahatsızlık genellikle kendi kendini doğrulayan kehanete dönüşür: “Neden ben? Niye rahatsızım? Çünkü kötülük yaptın. Kötülük yaptığımı nereden biliyorsun? Çünkü rahatsızsın.”

Bireyin zorlanımlı hadiseler sonrası zihni travmayı atlatmayı başarması yine kendi düşünce sisteminden kaynaklanır. Tamamen insana özgü bir hal olan bilinçlilik, “farkında olduğunun farkında olma” anlamına gelir. Birey, hayatını etkileyecek kararları bilinçli bir şekilde alır ve bunların sonucunu bizzat üstlenmek zorunda kalır. Yani eyleminin sorumlusu bizzat kendisidir ve bu sebeple bireyin atacağı her adım yeni bir bunaltıyı beraberinde getirir. Birçok yaşantı olasılığı içinden yalnızca birini seçmek zorunda olmak, gizli veya açık bir şekilde birey için “keşke” ya da “acaba” sorularının belirsizliğinin getirdiği bir bunaltıya sebep olur.

Devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

Abone olmak için lütfen tıklayın


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Nasıl Kazanılır? / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs, nefsin şerefliliği, üstünlüğü demektir. Zıddı zillettir. Mü’min izzet sahibidir ve bunun farkında olmalıdır. İzzet-i nefs duygusunun içi iyi doldurulm...

Gençlerde Cinsel Kimlik İnşası / Prof. Dr. Ahmet Akın

Çocuklarda sağlıklı cinsiyet gelişimi için anne babanın cinsiyet rollerinin önemine dair neler söylemek istersiniz? Son yıllarda bu konudaki toplumsal gözlemleriniz...

Zorluklarla Başa Çıkma Sürecinde Sabır / Dr. Süleyman Doğanay

Zorluklarla başa çıkma sürecinde “sabır” olgusu ya da halinin nasıl bir değeri var? Niçin sabır? Sözlük anlamı “engellemek, güçlü ve dirençli olmak, birini bir ...