Gaybe İmanın Psiko-Sosyal Sonuçları / Prof. Dr. Hayati Hökelekli

Gaybe İmanın Psiko-Sosyal Sonuçları / Prof. Dr. Hayati Hökelekli

Tarih: 2019-10-01

Psikolojik bir olay olarak iman; insanın duyuları ve akli kavrayışı ötesinde, kuşatıcı nihai bir hakikat olarak kabul ettiği, kendisine bağlanıp yöneldiği tabiatüstü gerçeklikle ilgili içsel bir tutum olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla imanın asıl konusu gayb’dır. (Bakara, 2/3). Bu bakımdan iman gerçekliği objektif kesin delillerle kanıtlanamayan, ancak gerçekliğinden kesin olarak emin olunan bir obje ile ilgili ruhsal duruma işaret eder. Gaybdan hiç söz etmesek bile tek başına iman kavramı, “tabiatüstü aşkın” bir gerçeklikle kurulan içsel bağı, nihai olarak odaklanmış bir ilgiyi ifade etmesi bakımından yeterli çağrışımlara sahip gözükmektedir.

İnanmanın sebepleri kadar sonuçları da son derece karmaşıktır. Ayrıca, kişilere göre farklılaşan bir çeşitlilik söz konusudur. Gaybla ilgili inançların kendine özgü muhtevası kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, inançların daha genel olan tarafı herkes için aynı anlam ve fonksiyona sahiptir. Çünkü her insan için zaruri olan şey günlük idraklerinin ve davranışlarının bir anlam ve bütünlüğe kavuşmasıdır. İşte genel anlamda inançların kişinin hayatında oynadığı temel rollerden biri, onun psikolojik dünyasına bir yapı ve devamlılık kazandırmaktır. Bu bakımdan iman insan hayatı için varoluşsal bir öneme sahiptir. İnançsız bir insanın psikolojik varlığı düşünülemez; zira bu insan devamlılığı olmayan bir varlık demektir. İnanma, hayatın dayandığı temel bir noktadır; insan davranışlarındaki bütünlüğe ancak inançları sayesinde ulaşır. İnanma insanın hem temel bir faaliyeti hem de başta gelen ihtiyacıdır. İnançlar insanın hemen bütün düşüncelerinde ve davranışlarında önemli rol oynarlar. “En sonda iman insanın hakikat arzusu ve kendini ıslah etme, iyileştirme ihtiyacına karşılık gelir ve bunları nihai anlamda tatmin etme işlevini yerine getirir.

İNSAN TABİATI, AŞKINLIK VE KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME

Gayba iman, az sayıda seçkin insanın ulaşabileceği sıra dışı bir olay değilse “aşkın” olanla bağ kurmanın bütün insanlar için tabii, evrensel, değişmez bir temeli olduğunu en başta kabul etmek zorundayız. Bu doğal “inanma yeteneği”ne bizim kültürümüz fıtrat adını vermiştir. İnanma bilinci fıtrat çekirdeğinden yeşerir ve insanoğlunun, nihai hakikate yönelik arzu ve arayışına kaynaklık yapar. Batı’daki çoğu psikoloji ekolü, bilinci yakın zamana kadar zaman ve mekânla sınırlı dünyevi bir olgu olarak kabul ediyor, gayba iman türü olayları da aslı olmayan, vakıaya uygun düşmeyen bir idrak yanılsaması olarak değerlendiriyordu. Ancak, Transpersonel Psikoloji olarak adlandırılan son otuz yıl içerisindeki bazı önemli çalışmalar, bu görüşü önemli ölçüde sarsıntıya uğrattı. Bu akımın kendi araştırmalarına dayalı olarak vardığı sonuca göre insan tabiatı ve gelişimi, insanoğlunun normal olarak gelişmiş egosunun sınırlarını aşan imkânlara sahiptir. Denebilir ki bilinç, zaman ve mekân sınırlarının ötesinde sonsuz bir mahiyete sahiptir. Bu bize, insanın potansiyelinin sonsuza kadar uzandığını, fizik dünyanın sınırlarını aşarak bütün gerçekliği kuşatan bir düşünce ve tecrübe imkânları içerisinde seyredebildiğini ve tabiatüstü gerçeklerle bağ kurabildiğini haber veren geleneksel dini öğretilerle (Tin, 95/4) örtüşen bilimsel bir gerçek olarak gözükmektedir. Tüm potansiyeller gerçekleştiğinde varılan nokta, Allah’ın varlığının kendisinden ibaret olmaktadır. Bir başka deyişle, kendilik tecrübesinin en derin ve uç noktasına varıldığında, ilahi hakikat insan için gerçek bir tecrübe, bilgi ve arzu konusu hâline gelebilmektedir. Bazı motivasyon teorilerinde dile getirildiği gibi, istek ya da ihtiyaçlar hiyerarşisinin en üst basamağında “aşkınlık” ihtiyacı veya “manevi ihtiyaçlar” yer almaktadır; tam olarak kendini gerçekleştirme diğerleri yanında bu ihtiyacın tatminine bağlıdır. Buna göre Allah’a ve manevi/kutsal gerçeklere inanma psikolojik olarak kendini gerçekleştirmenin en üst şeklidir. Böyle bir inancı elde edemeyen kimselerin, potansiyellerini tam olarak kullanamayan eksik şahsiyetler olduğu söylenebilir. Kişi manevi gerçekler ve değerlere yaklaştığı ve onlarla bağ kurduğu ölçüde kendi fıtratına da yaklaşmış ve onun imkânlarını fiilileştirmiş olmaktadır. İnsanoğlu farkına varsın ya da varmasın sürekli olarak bu imanı elde etmeye sürüklenmektedir. Hayatın akışı içerisinde yaşanan “kalb huzursuzluğu” bu sonsuz aşkınlığın çekim alanında yer alan fakat bir türlü tam olarak ona ulaşamayan insanın ödediği psikolojik bir bedeldir. İnsan kalbi sonsuzluğu aramaktadır, çünkü sonlu varlık olarak o, burada istirahat etmek istemektedir. Sonsuzda o, kendi tamamlanmasını ve gerçekleşmesini görür. İçerisinde nihailiğin aşikâr olduğu her şeyin cazibesinin ve büyüleyiciliğinin sebebi de budur. İnsan ruhunun tam huzur ve tatmin arayışının Allah’a iman dışında başka hiçbir şeyle karşılanamaz oluşu, kendisinin ait olduğu sonsuzun farkında oluşuyla ilgilidir. Nihai olana yönelik bir ilgi olan iman, aynı zamanda nihai bir tatmin kaynağıdır. Kur’an’da bu gerçek şöyle dile getirilmiştir: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28). Buna karşılık, Allah’la bağını koparmış ve kendi bireyselliği içerisine hapsolmuş kimsenin, sonu gelmez tutkuların ve tatmin bulmayan arzuların egemenliğinde, her tür kötü etkiye açık olması ve kendine yabancılaşmadan kurtulması imkânsız hâle gelmektedir (Haşr, 59/19; Tevbe, 9/67;Tahâ, 20/124; Zuhruf, 43/36; Cin, 72/17).

İmana bağlı olarak insanda gelişip en üst seviyeye ulaşan bilinç durumu gerçekliği ve gerçekliğe ilişkin bilinci engelleyici değil tersine gerçekliği bütün boyutlarıyla kuşatıcı olduğu için özgürleştiricidir. Gayba inanan kişinin bakış açısı yalnızca bu dünyanın gözlemlenebilir görüntüleriyle sınırlı kalmaz, onları da içine almakla birlikte onları aşarak metafizik gerçeklikleri de kuşatacak şekilde geniş, bütüncü ve kapsamlı bir mahiyet kazanır. Metafizik tecrübenin zihin sağlığı için hayati önemini ısrarla vurgulayan Jung, “fizik ötesine yaklaşım gerçek bir ruhsal tedavidir ve bu tür fizik ötesi tecrübelere ulaştıkça patolojinin cenderesinden kurtuluruz” demektedir. Ona göre; nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, fert de dış faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünya ötesi bir prensip olmadan hiçbir zaman varoluşu, manevi ve ahlâki özerkliği için gerçek bir sebep bulamaz. Tanrı’ya bağlanmayan bir fert dünyanın fiziksel ve ahlâki kışkırtıcılığına kendi kaynakları ile direnemez. Bunu yapabilmek için onu kitlelerin içinde boğulmaktan koruyan içsel ve fizik ötesi bir deneyimin varlığına ihtiyacı vardır.

Devamını dergimizden okuyabilirsiniz.

Abone olmak için lütfen tıklayın


Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...