Dolaylı Delilik… / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Dolaylı Delilik… / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Nail Başeski

Tarih: 2018-11-01

Şüphesiz insanoğlu için akıl nimeti şükredilmesi gereken çok önemli bir nimettir. Zira her şeyi yerli yerine koyabilmek ancak akıl nimeti ile mümkündür… Nitekim toplum içindeki delileri biz bir görüşte bu özelliklerinin olmamasından anlarız. Yani delilerin onları teşhis etmemize yarayan en ayırt edici özellikleri; toplumun genelinin kabul ettiği içtimai ve ahlaki kuralları takmamaları, topluma göre akıl dışı denilen işleri yapmaları, söz ve davranışlarında insanların gözlerindeki saygı imajına dikkat etmemeleridir.

Aklını bu şekilde, acizlik, hastalık, delilik veya çocukluk gibi benzeri nedenlerle kullanamayan kişiler ise artık toplum nezdinde de Allah indinde de yaptıklarından sorumlu değildirler. Bu anlamda onların geçerli bahaneleri olduğu için hem dünyada hem de ahirette hesapları kolaydır.

Bir de toplum içinde kârı-zararı, doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü bildiği halde, yani aklı olduğu halde aklını kullanmayanlar vardır ki ben onlara “dolaylı deliler” diyorum. İşte aslında işi de hesabı da zor olanlar bunlardır.

“Dolaylı delilik” önündeki kelimeden de anlaşılacağı gibi bir sebebe dayalı deliliktir. Yani aslında akıllı insanlar bu deliliği bencillik, enaniyet, gurur, kibir yahut da öfke, şehvet, kıskançlık vb. menfi duyguların etkisiyle yaparlar ki toplum bu anlamda maalesef dolaylı delilerle doludur.

Rabbimiz’in de Kur’ân’da aklı doğru kullanmak veya akletmekle ilgili ayetleri bir hayli fazladır.

“İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirim-duyurmadır.” (İbrahim, 14/52)

“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.” (Nahl, 16/12)

“Onlara, ‘İnsanların inandıkları gibi siz de inanın.’ denildiğinde ise, ‘Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?’ derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler.” (Bakara, 2/13)

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde, ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara, 2/170)

“İşte akıllarınız ersin diye, Allah size ayetlerini böylece açıklıyor.” (Bakara, 2/242)

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269)

Bunlara benzer bir hayli ayetten de anlaşılacağı gibi insanlara akıl verilmiştir ki akıllı olmaları isteniyor. O halde akıl sorunu yok ama akletme, yani aklın hakkını verme sorunu var.

Nitekim içinde yaşadığımız toplum, bir bakıma cinnet hali diyebileceği bu akıl tutulmasının sayısız örnekleri ile bizleri hemen her gün karşılaştırıyor… Öyle ki duygularını kontrol edemeyen insanlar incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerden, adeta deliye dönüp çok basit olayları, ağız dalaşından kavgaya, sonra da cinayetlere kadar alıp götürüyorlar. Gerçekten bu tür olaylara hayretle şahit oluyoruz. Nitekim hapishanelerimiz de daha çok bu tür suçlardan mahkûmiyet giymiş dolaylı delilerle dolu…

Sonuç itibariyle sakinleşen kişilere bu olayları niye bu kadar büyüttün veya bu cinayetleri niye işledin diye sorduğumuzda aldığımız cevaplar da hep aynı: “Öfkem benim aklımı başımdan aldı, adeta delirdim…” “Çok pişmanım, şimdi bunları nasıl yaptığıma, bu noktaya nasıl geldiğime inanamıyorum.” “Eyvahlar olsun, çok basit bir nedenle işlediğim bu cürümle bütün ömrüm hapishanede geçecek, keşke yapmasaydım…”

Tıpkı cehenneme düşenlerin itirafları gibi yani…

Neticede yine bunlar gibi, şehvetin, içkinin, kumarın bağımlısı kişilerin de yaptıkları delice işler nedeni ile ev ve ocaklarının nasıl dağıldığına da hemen her gün şahit oluyoruz…

Bu mesele bugünümüze ait bir mesel değil elbette, insanlığın Hazreti Âdem’den beri en büyük imtihanı böyle gerçekleşmekte. Yani Allah’ın verdiği aklı, duygusal nedenlerle kullanamama, adaletten ve hakkaniyetten ayrılma sorunu, ilk önce iblisin başlattığı bir delilik ki Kur’ân’da bu meselenin sayısız örnekleri var. Mesela Kur’ân, iblis’in bu olayını en ince detayına kadar anlatır…

Allah’ın kudret ve kuvvetine, azametine, varlığına, birliğine hatta cennet denen o en güzel yurdun bizatihi kendisine şahit olan iblis; kibir, gurur, kıskançlık, öfke gibi duygusal nedenlere yenik düşerek Âdem’e secdeyi reddetti… Bu yapılan, normal bir aklın alacağı iş değildi. Peki, iblis deli miydi? Hayır, deliler başta da dediğimiz gibi yaptıklarından sorumlu tutulmazlar. Aksine iblis şüphesiz çok zeki, çok bilgili bir varlıktı; buna rağmen duygusal nedenlerle isyanı tercih etti ve Allah’tan kullarını azdırmak, küfre ve isyana teşvik etmek için de ayrıca müsaade istedi.

Bütün bu çılgınlık elbette ki dolaylı delilikten başka bir şey değildir. Peki, bunu anlayabiliyor muyuz?

Ya güzel ve küçük Yusuf’u hiçbir günahı ve kusuru olmadan kuyuya attıran, adeta ölüme terk ettiren neden nedir? Ağabeylerinin haset ve kıskançlığı…

Şüphesiz bunları yapanların hiçbirisi deli değildi ama kıskançlık duygusu adeta gözlerini kör etmiş ve o kişiler gerçeklik algılarını yitirerek adeta deliye dönmüşlerdi.

Firavun’un kendini ilah sanması da öyle… Firavun; bir anadan babadan meydana gelen, anasının sütünü emerek büyüyen, altını kirleten, acıkınca ağlayan aciz bir çocuktu. Büyüyünce menfi duyguları devreye girip onu adeta delirtti. Yemek yiyen, uyuyan, her gün yaşlanarak ölüme doğru giden, ölüm korkusu taşıyan, aciz bir insan olduğunu görmezden gelerek ısrarla “Ben sizin en büyük rabbinizim.” deme cüretini gösterdi ki bu cüreti ancak kibrin, enaniyetin etkisiyle gerçeklik algısını kaybederek göstermiş olabilir, bunun başka bir açıklaması olamaz.

Yine Efendimiz’in (s.a.v.) sayısız mucizelerini görüp şaşkına dönen müşriklerin, münafıkların, bu mucizelere, sihir, büyü diyebilmek için akıllarından vazgeçmeleri gerekirdi, onlar da öyle yaptılar.

Ya o dönemdeki Yahudilerin Peygamberimiz’i kendi öz oğulları gibi bilmelerine rağmen ırkçılık nedeniyle bu hakikati reddetmelerine ne demeli?

Bütün bu yaşanan ve dinleyenleri hayrete düşüren işler, insanların duygusal nedenlerle gerçeklik algılarını yitirmeleridir ki biz buna dolaylı delilikten başka ne diyebiliriz?

Velhasıl Hz. Musa’nın, Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Salih’in veya tüm peygamberlerin (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) kavim ve ümmetlerinden çektikleri çileler, biliyoruz ki hep akıllı, zeki bilinen insanların, kötü duygularının tesiriyle, tımarhanelik deliye dönmelerinden kaynaklı işlerdi…

Maalesef insanlık tarihi ırkçılık, kavmiyetçilik vs. gibi çok farklı duygusal nedenler veya akıl dışı dinler, gelenekler, görüşler, ideolojiler nedeniyle de çok kanlı olaylara, çok acı hikâyelere şahit oldu… Mesela insanı insan olarak değil de ırkından dolayı değerli gören naziler Avrupa’da ne kanlı savaşlara imza attılar; batılı insanlar hâlâ çok büyük bir utançla o karanlık günlerini hatırlamakta.

Yine ticareti ve para kazanmayı insan hayatının üstünde gören veya öyle bir ticareti meşrulaştıran kapitalist sistem nedeniyle dünyanın hal-i pür melali de ortada…

Yeryüzünde insanlık sırf ticaret savaşları nedeni ile nasıl acımasız bir zulümle karşı karşıya, insanlığımızdan utanır hale geldik. Silah satmak için çıkarılan savaşlar, petrol nedeniyle istila edilen ülkeler, öldürülen veya yerlerinden, yurtlarından edilen milletler; toplu akıl tutulmalarının kaçınılmaz sonuçlarına, yaşayarak şahit olduğumuz en acı gerçekler maalesef ki.

O zaman şu gerçeğin iyice farkında olmak gerekir ki dolaylı delilik her zaman ve dönemde olduğu gibi şimdi de bizim en büyük belamız ve aynı zamanda sınavımızdır. Bu delilikleri ne kadar az yaparsak o kadar iyi bir insan, iyi bir kul oluruz. Bu nedenle dolaylı delilerin kategorisinden çıkabilmek için nefsimizi ve duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmeli, öfke, şehvet veya kıskançlık gibi duyguların baskın olduğu dönemlerde kendimizi kontrolün zorluğu hesaba katılarak öncesinde tedbir alınmalıdır.

Bunun İslam’da adı nefsi terbiye etmektir.

Vahşi bir atın azgınlığı gidip ehilleşince binicisine malumdur ki sorun çıkarmaz. Nefsin de azgınlığı önceden yapılan mücadele ve terbiye yöntemleri ile giderilince o nefs de tehlike anında uysal bir at gibi davranıp sorun çıkarmaz. Yani dolaylı delilik yapıp dünya ve ahirette sahibinin başına işler açmaz…

Allah’a emanet olun.


Yazarın Diğer Makaleleri

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

İslam’da Dostluğun Önemi / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Efendimiz (s.a.v.) “Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, arşın gölgesinde barındıracaktır.” buyurmaktadır. Bunlardan birisi de: ...

Düşüncelerimiz Bizi Yönlendirmemeli Biz Düşüncelerimizi Yönlendirmeliyiz

Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden Hayatta bazı şeyleri genellememek lazım. Zira bu genellemeler gereksiz yere insanın omuzundaki yükleri ciddi oranda artırı...
Tüm Yazıları