Şifadaki Esrar / Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı

Şifadaki Esrar / Psikiyatrist Prof. Dr. Sefa Saygılı

Tarih: 2016-10-03

Sağlıklı yaşam her insanın, her toplumun tabii beklentisi. Hastalık hallerinde ise şifa arayışı kaçınılmaz. Hastalıkların tedavisine dair araştırmalar ise tüm hızıyla sürüyor. Gen Tedavisi için de büyük beklentiler var. Düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Hastalıkların genomla yok edilmesi şimdilik ancak edebî… Eğer hastalık tek bir gene bağlıysa tedavi edilebiliyor. Hâlbuki hastalıklar, tek bir gene bağlı olmuyor. Birçok gende birden oluyor. Tek bir geni değiştirmekle hastalık tedavi edilemiyor ancak çok nadir olan Kistik Fibrozis, Kas Distrofisi, Talassemi vb. bunlar da hastalıkların %2’sini teşkil ediyor. Ancak bunlarla o tek gen değiştirilebilirse o hastalığın önceden önlenebileceği iddia ediliyor.

Gen tedavisi ilk çıktığında diyorlardı ki: “Yöntem öylesine basit ve hoş ki o genin değiştirilmesini hepimiz coşkuyla karşıladık…” Ama işler yine sanıldığı gibi öyle gitmiyor. Bugüne kadar somatik gen terapisi konusunda çalışan binlerce araştırmacıya, milyonlarca dolar yatırıma rağmen klinik kesin bir başarı yok. Birtakım faydalı veriler elde edilmiş, ancak başarı olarak yansımamış.

Bir gende bile olsa, diyelim ki genin çok farklı mutasyonu olabiliyor ya da farklı genler aynı hastalığa sebep olabiliyor. Bu duruma göre hastalık kaybolup gidebiliyor. Yani tek bir gene bile tâbi olsa böyle tespitler çok nadir. Hastalıkların tedavisi yine kolay değil.

Genlerin, fonksiyonlarıyla birlikte tanımlanması da uzun süre alacak. Genetik hastalığın hangi gen ve hatadan kaynaklanabileceği konusunda çalışmalar yapılıyor. Genler incelenerek ancak, insanların tedavi değil de hangi hastalığa yatkın olduğu anlaşılabilir ve buna göre tedbir alınabilir. Diyelim ki genlerinde diyabet hastalığı varsa ve bunu tespit ettiysek kişi o diyabet hastalığını bilecek, aldığı tedbirlerle bu hastalığı geçirecek. Yoksa tedavi konusunda herhangi bir gelişme yok.

Dr. Francis Collins diyor ki: “Genlere müdahale şu aşamada düşünülecek bir şey değil. Çünkü genlerin de ürettiği bir milyon civarında protein var. Onlara müdahale ettiğimiz zaman proteinlerin de bir görevi var; bunlar ne olacak? Şu aşamada düşünülebilecek bir şey değil; hem etik olmayışı hem de güvenli olmayışı açısından böyle müdahaleler çok büyük sakıncalar doğuracaktır. Beklenmeyen etkilerin ortaya çıkmasının sebebi, genlerin ve onların kodladığı proteinlerin çok fonksiyona sahip olmasıdır. Yani belli bir genetik fonksiyona göre tanımlayabiliriz ve başka önemli fonksiyonlar olabileceğini de gözden kaçırabiliriz. Bunun sebebi insan fizyolojisi ve onu oluşturan genler hakkında çok az bilgiye sahip olunmasıdır. Fonksiyonunu bildiğimiz bir gendeki kusuru düzeltmek isterken işlevini bilmediğimiz başka önemli bir geni istemeden kötü etkilemiş olabiliriz ve dolayısıyla faydadan çok zarara yol açmış olabiliriz.”

Hayvanlar ve bitkilerden alınan bazı genlerin insan genine monte edilmesi şu an imkânsız gibi görünüyor. Ayrıca bugün yaygın olan kanser, alkol bağımlılığı, eşcinsellik, cinayet işleme gibi birtakım olumsuz durumların genetik yatkınlığı olduğu tezi, henüz zorlama gibi görünüyor. Hastalıkları yok etme konusunda henüz pratik başarı yok. Yapılan araştırmalar canlı sistemlerin molekül fonksiyonu hakkında yeni bilgiler sağladıysa da bunlar önemli hastalıklara pratik çözümler bulmada başarılı olamamıştır. Mesela, moleküler biyologlar şu an 100’ün üzerinde kanser oluşturan gen buldular. Ancak milyarlarca dolar harcanmasına, binlerce araştırma yapılmasına rağmen kanser tedavisi veya önlenmesi konusunda pratik çözümler henüz yok. Zaten Fransa’da özellikle bağışıklık sistemi zayıf çocukların tedavisinde kullanılan gen terapisi de yan etkileri yüzünden durdurulmuş durumda.

Sonuç olarak hastalıklar 21. yüzyılda da olacak ve insanlara acziyetini ve zayıflığını hatırlatacak. Belki bugün hastalıklar azalacak ama başka tip rahatsızlıklar ortaya çıkarak ölümün kaçınılmaz olduğuna, fâniliğe insanların dikkatini çekeceklerdir.

Doktorlar Birliği’ne göre, hastalıkların birçoğu ferdin kendisinden kaynaklanır ve tıbbi sorunların %80’i davranış ve hâl değişikliğiyle önlenebilir. Kötü beslenme, egzersiz yapmama, düzensiz hayat, sigara, alkol, uyuşturucu kullanma gibi olumsuzluklar ile de tüm erken ölümlerin %40-70’inin, ani sakatlıkların üçte birinin ve kronik sakatlık vakalarının üçte ikisinin önlenebileceği tahmin edilmekte. Yine bu işle uğraşan bir bilim adamı diyor ki: “Batı tıbbının belirli hastalıkları kökünden yok etmedeki şaşırtıcı başarısızlığından bir ders alındıysa o da şudur: Hastalıklar bir tek sebebe indirgenemez. Yani yürürlükte olan bilimsel metotlarla, basit metotlarla açıklanamazlar, komplekstirler.

Şifa açısından Plasebo çalışmalarına atfedilen öneme dair neler söylemek istersiniz? Tedavi açısından placebo ne kadar işe yarıyor sizce?

İlaç mekanizmasını anlamamız için plaseboyu da bilmek lazım. Plasebo, hastayı tatmin etmek için verilen tesirsiz madde. Yani ilaç niyetine, test etmek için bir madde veriyoruz hastaya. Şöyle tarifleri de var: “Hastanın faydasına olmaktan ziyade onu memnun etmek için uygulanan madde.” “Farmakolojik faaliyeti olmayan ancak aktif bir ilacın tıpatıp benzeri olan madde; görünüşü, her şeyi aynı ama içeriği boş.” “Bir ilacın yerine o ilaçla aynı şartlarda ve aynı biçimde verilen etkisiz ve zararsız madde.” Burada placebo’nun etkisi; tedaviye olan inanç, iyi olma arzu ve iradesini gösterme bakımından önemli.

Placebo etkisi olarak incelendiğinde, hastanın doktora güveni varsa, hastalar daha çabuk şifa buluyorlar. Şifa bulma oranları artıyor. Bakımı veren hemşirenin davranışı, bunlar hep tedavide etkili. Yani siz hastaya ne verirseniz verin, bunların tıbben uygun olup olmamasına göre tedavi sonucu da değişiyor. Doktorun kariyeri, görüş sahibi olması veya tavsiye edilmesi; hastasını bıkmadan dinlemesi ve özenle muayene ederek ona güven vermesi; doktorun anlayışı, cana yakınlığı; ilgili, sempatik ve empatik, saygılı ve inandırıcı olması; hastayla arasına mesafe koymaması ve zaman ayırması vs. bunlar hep tedavi unsurunu artıran şeyler. Yine kırmızı ilaçların beyazlardan, kapsüllerin haplardan, enjeksiyon şeklinde verilenlerin kapsüllerden daha etkili olduğu biliniyor.

Placebo sadece vitaminler ve etkisiz bir maddeden ibaret tedavi. Hastanın tedavi süresinde aktif rol oynaması sağlanmalı placebo etkisi için. Hastanın günlük yaşamını ne şekilde etkileyeceği açıklanmalı. Onları iyileştirecek gerçek gücün kendi morallerinde saklı olduğu anlatılmalı. Hapların görünüşü çok fazla büyükse o da orta boy haplardan daha etkili. Kırmızı, sarı ve kahverengi olanlar yeşil ve mavilere oranla daha üstün. Yine acı haplar, alışılmadık tarifler -mesela 10 damla yerine 9 damla kullanacaksın diyoruz- bu daha tesirli oluyor tedavide. Az bulunan ve bilinen bir ilaç yazmak ve hastanın ücret ödemesinin, tedaviyi daha etkili yapan faktörlerden olduğu görülmüş. Plasebo alan kişide ilaç almış gibi yan etkiler oluşuyor. İşte “Mide bulantım tutuyor, başım döndü.” diyor. Hâlbuki hiçbir etkisi yok, boş bir şey veriyorsunuz. Placeboların da yan etkisi var yani. Uygulanacak tedavinin hastanın anlayabileceği şekilde anlatılması; içinde enerji gölgeleri, enerji kanalları, meridyenler, gizli güçler, sinapslar vs. gibi mistik birtakım söylemlerin verilmesiyle hasta daha çabuk etkileniyor ve tedavi oranı daha yüksek oluyor. Bir de tedavi olacak hasta, hekimin söylediklerine inanırsa daha çabuk şifa buluyor. Placebo, kişinin hekimi nasıl algıladığına da bağlıdır. Mesela, çoğu kişinin gözünde cerrahi en etkileyici uzmanlıktır. Hastaları için cerrahlar gizemlidir ve güçlüdür. Bu inanış, placebo etkisini artırıyor. En placebo etkisi olan da şöyle bir ameliyat oluyor: Uluslararası üne sahip bir cerrahın pahalı giysiler ve kendinden emin tavırlarla, özel muayenehanesinde yüksek bir vizite karşılığında yaptığı muayene veya tam teşekküllü bir hastanede yüksek ücretle olunan ameliyat. Hastanın düzelmesi bunlarda daha fazla oluyor. Özel placebo etkisi hastalıktan hastalığa, kişiden kişiye, kültürden kültüre, hatta farklı zaman ve mekânda değişkenlik gösteriyor.

Placebo, yeni ilaç çalışmalarında da kullanılıyor. Diyelim yeni bir baş ağrısı ilacı buldunuz. Aynı, birbirine benzer 2 grup alınıyor. 100 tanesine yeni başladığınız ilaç, 100 tanesine de placebo veriliyor. Ama ne hasta ne de o hapı veren doktor ve hemşire hangisinin placebo hangisinin yeni hap olduğunu biliyor; ilaçmış gibi görüyor her ikisini de. Sonra karşılaştırılıyor ve görülüyor ki Placebo alan 100 kişiden 40-50’sinin baş ağrısı geçtiyse diğer hapı alanların 50-60’ının baş ağrısı geçiyor. Yani birbirine yakın sonuçlar elde ediliyor. Ve oranlar eşitse deniyor ki bu hap etkili değil.

“Placebo Ameliyatlar” da var. Sadece ilaçların placebosu olmuyor, ameliyatların da placebosu oluyor. Placebo ameliyatların da gerçek ameliyatlar kadar etkili olması başka garip bir durum. Mesela, artrit tedavisinde uygulanan yöntemlerden biri artroskopik diz ameliyatıdır. Ortopedi uzmanları, placebo bir ameliyatla aynı başarıyı yakalamışlar, hastayı uyutup dizinde küçük bir kese açmışlar ve iyileştirmeye yönelik bir işlem yapmadan açılan kesiği tekrar dikmişler. Hasta kendine geldiğinde başarıyla ameliyat olduğunu, ameliyatın başarılı geçtiğini söylemişler ve daha sonra o hastaları 2 yıl takip etmişler, gözlemlemişler. Görmüşler ki gerçek ameliyat olanlarla placebo ameliyatı olanlar arasında iyileşme açısından belirli bir fark yok ve diz fonksiyonları birbirine yakın şekilde iş görüyor.

Placebonun etki mekanizması, vücutta nasıl etkili olduğu hâlâ anlaşılamamıştır, tartışılmaktadır. Bununla ilgili birçok teori ileri sürülmektedir. Hastanın kendi beklentilerinden şartlı öğrenmeye, verilen ilaçların renginden sayısına, şekline, hekimin tutumuna, hastanın özelliklerine kadar birçok faktörün placebo üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir.

Tüm bunlardan sonra iyileşme nasıl bir olay? İyileşme, şifa bulma nedir?

Hastalığa yakalanmak gibi hayırlı şifa bulma da birçok faktöre bağlıdır. Falan ilacın hastanın iyileşmesine sebep olduğu öğrenilebilse de şifa bulma tıp âleminde sırrının çözülemediği bir problem, bir muamma. Bazen çok ağır bir hasta mucizevî bir şekilde iyileşmekte, bazen de basit görünen bir nezle olmadık ciddi sonuçlara yol açabilmektedir. Bir defa hastalıkların oluşumu tam bilinmemektedir. Hastalık da şifa da Allahu Teâlâ’dan. Gerçekten siz ne kadar iyi bir hekim olursanız olun ne kadar iyi bir ilaç verirseniz verin hasta düzelmeyebilir veya kendi kendine düzelebilir. Tamamen Rabbim’in inayetinde olan bir şeydir. Bunda birçok faktör etkilidir. Yine şifada bilinçaltı, bilinçten daha güçlü. Çünkü kendimizin defalarca değersiz ve hastalıklı olduğumuzu duyarsak bilinçaltımızda programlanan bu mesajlar, hayatımızı değiştirmek için yapacağımız tüm bilinçli girişimleri etkisiz hâle getirebiliyor.

Viktor Frankl, Nazi Almanyası’nda Yahudi kamplarına atanan Yahudi bir psikiyatristti. Kampta bir süre kalıp şunu gözlemliyor: Kamptan kurtulacağını umanlar, tekrar hayata döneceğini umanlar, iyimserlik içinde olanlar hayatta kalıyor. Ama “Ben burada ölürüm.” diye karamsar takılanların çoğu ölüyor. Yani hayata tutunmanın, hayatta kalmak için büyük bir güç verdiği, hastalıklara yakalanmamak için bir güç verdiğini görüyor ve bir teori geliştiriyor; “Sevgiyle dolu bir dünyayı seçersek vücudumuz giderek daha sağlıklı olacaktır. Korkularla dolu karanlık bir dünyada yaşadığımıza inanırsak sağlığımız da bu duruma uyum sağlar.” diyor.

Bir başka prensibimiz; pek çok hastalık, hastalığın doğal süreci içinde kendi kendine geçer. Placebo, hastalıkların tedavisinde çok güçlü rol oynar. Bir araştırmaya göre, placebonun insanlar üzerindeki şifa veren etkisinin %80 olduğu tespit edilmiş. Yine beyin -yaradılışı gereği- dış bir sebebe bağlı kalmaksızın iyileşmede önemli rol oynamakta. Hepimizin beyninde kendi kendini iyileştirme yeteneği vardır. Şifa, hiç tahmin etmediğimiz pek çok faktöre bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. İlaçlar ve tedavi yöntemleri her hastada değişik şifa etkisine sahiptir. Yani aynı hastalığa sahip iki ayrı hastaya aynı ilaçları ve tedavi yöntemlerini uygulayın, farklı cevaplar alıyorsunuz. Hatta ilaçlar, her kişide değişik zamanlarda değişik etkiye ve yan etkilere yol açıyor. Alternatif tedavi uzmanlarının hastalarıyla kurdukları ilişki, klasik doktorlara oranla çok daha başarılı. Şifanın nasıl olduğu konusu hâlâ esrarını sürdürmekte; değişik faktörler, değişik oranda etkili -ister ağır isterse sıradan bir hastalığınız olsun- iyileşmenin gizli formülü ilaç üzerinden değildir. Ne doktor ne modern hastane donanımları ne de sık sık öncekinden daha etkili, mucizevî olduğu iddiasıyla bir yenisi piyasaya sürülen ilaçlar, hastalıktan şifa bulmanın yeterli sebepleri olmamaktadır. Bu mucizevî ilaçlar sık piyasaya çıkıyor. Gayet iyi hatırlıyorum, vefat eden bir nöroloji hocamız vardı. Bir gün sevinçle geldi ve dedi ki: “Epilepsinin kesin bir tedavisi bulundu, kullanınca geçiyor.” O ilaç şu an epilepside kullanılmıyor. Yani ilk çıktığında mucizevî olarak görülen pek çok ilacın daha sonra etkisiz olduğu anlaşılmıştır.

Placebo bilimiyle ilgili ne kadar çok şey öğrenirsek klinik ortamda da o kadar başarılı oluruz. Eskiden de hastalarımız o dönemdeki tedavi yöntemleriyle şifa buluyordu, gelecekte de şifa bulacak… Bir vesile ile eski dahiliye kitapları elime geçti. Oradaki bilgiler bugünkü bilgilere tamamen zıt. Orada diyor ki mesela, falanca hastalığa falanca ilaç çok iyi gelir, tedavisi başarılıdır. Bugünkü bilgilerimize göre hiç onu görmek mümkün değil. Hatta o tedavi ve ilaçlar bugün zararlı biliniyor. O zamanki insanlar koca koca kitaplar yazmışlar, bugün bize komik geliyor ve inandırıcı gelmeyen bilgilerle hastaları tedavi ediyorlardı. Bugün bizim hayranlıkla izlediğimiz o tıptaki tedavilere, belki de bundan 30-40 sene sonra gene hekimler baktıkları zaman “Bunlar boş tedavilerle tedavi ettiklerini zannediyorlarmış.” diyebilecekler. Demek ki şifa değişik bir şey, bunu anlıyoruz. Beyin bilimi ve teknoloji ne kadar ilerlemiş olsa da insan sevgisinin yerini tutan hiçbir şey yok. Yani eğer hastaya ilgini ve sevgini gösteriyorsan ya da yakınları, özellikle ailesi, hasta tedaviye daha yatkın oluyor. Mesela kanserden kurtulan hastalar üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar var. Güçlü toplumsal bağlarının -yani çevresinin, dostlarının- olması, bağışıklık sistemi üzerinde kanserin yıkıcı etkisini azalttığı söylenmektedir. Toplumsal destek, özellikle ailesinin sevgi ve şefkatle yaklaşımı beyni de tedavi edebilmektedir. Her türlü hastada, tedavilerinde güçlü bir aile desteği mutlaka zikrediliyor. Eğer ailesi ilgiyle, sevgiyle, şefkatle sahip çıkıyorsa hastaya, tedavi için pozitif bir faktör oluyor.

Koruyucu faktörlerde de yine aynı desteği var. Mesela, hastalığa yakalanmamak için alınacak tedbirler de yine güçlü bir aile desteği sayılıyor. Bu da ilginç bir şey. Yine günümüzde ölüm, acı, hüzün, hastalık bizim kültürümüzde insan olmanın bir parçası kabul edilir ve kendimize göre bu sorunlarla kültürümüze uygun olarak, inançlarımıza uygun olarak baş edebilme yolu söylenir. Ama maalesef günümüzde tıp bunları düşman gibi kabul ediyor. Yanına yaklaşılmayacak şey gibi görüyor; ölümle, acıyla, hüzünle, hastalıkla savaşıyor, mücadele ediyor. Hâlbuki hepsinin yaratılışında bir anlamı var ve boş değil. Modern tıpta bu uygulamalar yok ediliyor; hastalık, ölüm bizim düşmanımız gibi görülüyor. Mezarlıkları uzaklara taşıdık, ölümden hiç bahsetmiyoruz. Ölümü bizim için korku verici bir düşman gibi algılıyoruz. Ancak deniyor ki ölümü, acıyı, hastalığı yenmenin bedeli çok fazla ve bir noktadan sonra harcanan her para sorunu daha da büyüterek insanın gerçekle baş etmesini zorlaştırmakta. Ve insanlar, günümüzde içlerinde yaşadıkları sorunları tıp yoluyla çözümlemek istemekte. Her türlü sorunda hemen tıbba müracaat ediliyor. Tıbba bağımlı hâle gelmiş durumdayız. Bütün bu tedavilere rağmen kendimizi daha mı iyi hissediyoruz? Görünüşe göre, hayır. Nobel ödüllü bir bilim adamı diyor ki: “Araştırmalara göre, bir toplum sağlık konusunda tedaviye ne kadar çok güvenirse o toplumda yaşayan insanlar da o kadar çok hasta oluyorlar.” Toplum tarafından algılanan gerçek gibi kabul edilince daha çabuk yaşlanıyoruz, hastanelere daha çok müracaat ediyoruz.

İyileşme, en iyi şekilde, yaralanmış veya hasar görmüş bir organın sağlıklı hâle gelme süreci ya da olayı olarak tanımlanıyor. Mesela, çoğumuz küçükken dizimizi yaraladık. Ayağa kalkıp ağladık ve üzerimizi silkeledikten sonra mucizevî bir şey olmaya başlar, bu iyileşme sürecidir. Kendimiz dizimizi iyileştirmemişizdir. Ne kadar sürdüğünü bile bilemeyiz, neler cereyan ediyor bilmiyoruz. Hiçbir cerrah da hekim de veya şifacı da bizi iyileştiremez. Daha çok tedavi sürecinin oluşması için en uygun ortamı sağlar. Dizimizdeki yara zaman içinde şifa bulur ama bizim özenli tutumumuza bağlı. Kısacası, sonsuz kudret sahibi Cenâb-ı Hakk’ın bizim ihtiyacımıza göre ve Şâfi isminin tecellisi olarak bedenimize depo ettiği iyileştirme gücüyle şifa buluyoruz.

İlaç-hastalık-şifa ilişkisini biraz daha açar mısınız? Burada yanıltıcı faktörler var mı?

Bugün tedavi unsuru olarak gösterilen ilaçlar şifa merkezine etkili midir? Mesela iyatrojenik hastalıklar ki; ilaçların ve tedavinin yan etkileri veya komplikasyonları dolayısıyla meydana gelen hastalıklardır. Bunlara “iyatrojenik hastalıklar” diyoruz. Mesela hasta apandisit ameliyatı için hastaneye yattı; hastanede enfeksiyon kaptı. Buna iyatrojenik hastalık diyoruz. Hastanın hastalıkla hiçbir ilişkisi yok. Mesela baş ağrısı var, aspirin içti, midesi delindi. Bu da iyatrojenik hastalık. ABD’de meydana gelen ölümlerde üçüncü ölüm sebebi; her yıl tedavinin yol açtığı hastalıklar. Her yıl 120.000’den fazla insan reçeteli ilaçların yan etkileri ve komplikasyonları yüzünden ölmekte. Bir başka çalışmada bu sayı 300.000’e çıkıyor. Ölümlerin en önemli nedeni durumunda. Hâlbuki yasa dışı ölümlerde -cinayetler gibi- ölüm sayısı 19.000.

Maalesef bugün ilaçlara bağımlı durumdayız. Endişe, anksiyete bozukluğu adı verilen tıbbi bir bozukluğun başlıca belirtisi deniyor. Endişelenmeyi bırakın, mutlu olmaya bakın... İlaç firmaları “Doktorunuza cazip pembe renkli bir ilaç olan falanca ilacı kullanmak istediğinizi söyleyin.” diyor, devamlı ilaç kullanmaya insanları teşvik ediyor.

Özellikle endüstri ülkelerinde yeni hastalıkların tanısında da büyük bir patlama yaşanıyor. Bulaşıcı hastalık, sendrom, çeşitli bozukluklar adı altında 30.000 hastalık keşfedilmiş. Artık her hastalığın da ilacı oldu, her ilacın da bir hastalığı var. Yani hastalık ticareti. Ticaret hâline gelmiş durumda. Hayatta karşılaştığımız problemlerin çözüm yolunun “ilaç kullanmak” olduğu fikri bir hurafe. Yapılan deneylerin çoğunda placebo ilaçların tedavi değerinin, gerçek ilaçların tedavi değerine yakın olması ilaç üreticilerini rahatsız ediyor. ABD’de reçeteli ilaçlar için harcanan para 1990’dan 2002’ye kadar 4 katına çıkarak 162 milyar dolara yaklaşmış durumda. İşin ilginç yanı, ilaç kullanımı arttıkça toplumların daha sağlıklı olması söz konusu değil. Çünkü ilaçta dünyanın 13. büyük pazarıyız ve bir yılda ilaca ödediğimiz para 10 milyar doların üzerinde. Bu rakamın önümüzdeki 10 yıl içinde 30 milyar doları bulacağı tahmin ediliyor. Artık sadece hastalar değil, sağlıklı insanlar da ilaç şirketlerinin kapsama alanındalar. Hastalıklar icat ediliyor, kendiliğinden geçecek ve tedavi gerektirmeyen, önemli olmayan bazı şikâyetler ciddi hastalık gibi algılattırılıyor. Meselâ âdet görme, hamilelik, yaşlanma, sıkılganlık, utangaçlık, kısa boyluluk, menopoz, andropoz, östropoz vb. yaşa ve kişiye göre normal sayılabilecek değerler olmasına rağmen bunlar hastalık gibi addedilerek ilaçlar ileri sürülüyor ve ilaç endüstrisinin ayakta kalabilmesi için hastalıkların süresinin ve yayılmasının artmasının gerektiği öngörülüyor.

Antidepresanlardan bahsedebilir misiniz, ne kadar kullanılıyor?

Antidepresanlar ABD’de 8,2 milyar dolarlık bir paya sahip. 1998’de 11,2 milyon Amerikalı antidepresan kullanmış. Bu sayı 2010’da 23,3 milyon kişiye çıkmış. Antidepresan miktarı bu dönemde %400 artmış, dört katına çıkmış. Hâlbuki biz biliyoruz ki antidepresanların %80’i placebo etkisiyle ilişkili. Klinik denemelerin çoğunda performansları placebolardan daha iyi değil. Karşılaştırmalı çalışmalar yapıyorlar ve işin ilginci ilaç firmaları -ilaç destekli çalışmalar- kendi ilaçlarını olumlayan deneyleri ön plana çıkarıyor, diğerlerini çöpe atıyorlar. Yoksa gerçek ilaçların tedavi performansları placebo etkisine neredeyse eşit. Yani antidepresanlarla placebonun tedavi edici etkisi birbirine çok yakın. Fakat antidepresanın işe yaradığına dair bir kültür var toplumda. Dediğimiz gibi, antidepresanı placebo ile karşılaştıran araştırmaların %90’ı ilaç firması tarafından veya firma desteğiyle yapılıyor; ilaç firmalarının işine gelmeyen deneyler göz ardı ediliyor.

Ülkemizde antidepresan kullanımı son 4 yılda %85 oranında artmış; 2003 yılında 14 milyon, 2006’da 22 milyon, 2007’de 26 milyon, 2008’de 32 milyon ve 2013’te 37 milyon kutu antidepresan yutmuşuz. Her 3 kişiden biri bu ilaçları kullanmış. Artık günlük üzüntülerimiz, mutsuzluğumuz, geçici can sıkıntılarımız bile depresyon olarak algılanmaya başlanmış. Hâlbuki bunlar hayatımızın, insan olmamızın bir gereği olan duygularımızdır. Depresyon ölüme etkide şu an 4. sırada; 2020’de 1. sıraya çıkması bekleniyor hastalıklar arasında. Son çalışmalara göre antidepresan ilaçların etkisi placebodan farklı değil.

Meslek hayatınızda, tecrübelerinizden bahseder misiniz?

İlginç ve çarpıcı olaylar dünya genelinde de var tabi. İsrail’de 30-40 sene önce bir doktor grevi oldu. Doktorlar 6 ay grev yaptılar. Sonra görüldü ki grev sırasında ülkede olan ölümler %50 düşmüş. Yani doktorların iş başında olmasının ölümleri artırdığı görülmüş.

Bir abimiz, kanser olmuştu. Anlaşıldığında kanser tüm vücuduna yayılmıştı. Bir gün çağırdılar beni. “Kanserli kişi bir psikiyatristle görüşürse belki faydası olabilir.” dediler. Ben de bu amaçla ziyaretine gittim. Kendisi bana aynen şöyle dedi: “Ya sana illa görünmemi istediler ama niye görünmemi istediler ben anlayamıyorum.” Kendisi büyük bir iş adamıydı, mağazaları vardı. Sonra bana dedi ki: “Allahu Teâlâ bana o kadar çok nimet verdi ki evlatlar verdi, zenginlik verdi, sağlık verdi, her şeyi verdi. Şimdi de bir külfet verdi. Onları kabul edip bağrıma basarken şimdi Allah’ın verdiği külfeti red mi edeceğim? Onu da istedim.” dedi ve gitti. Biz ona moral verecekken o bize moral verdi.

Hastalık boşuna yaratılmamış, muhakkak bir amacı var.

Yine hastalardan biri, 30 yaşında bir erkek. “Kanım kaynıyor, yerimde duramıyordum. O kadar faal ve aktiftim ki bazen hızıma kendim de şaşırıyordum. Ölüm hiç aklıma gelmiyordu. Sanki böyle hep genç, dinç ve enerjik durumda öleceğimi zannediyordum.” diyor. Tabii bir hastalık geliyor, ağır bir depresyona giriyor bir süre. Hâlsizleşiyor, midesi bulanmaya ve yediklerini çıkarmaya başlıyor, uykuları kaçıyor. Doktorlar her şeyi araştırıyorlar, bu psikolojik diyorlar ve bize gönderiyorlar. “O zaman ölüme yaklaştığımı hissettim, bu dünyanın sonu olduğu ve kalıcı şeyler yapmak gerekliliğini düşündüm. Tedaviyle birlikte namaza başladım. Çok şükür mutluyum, huzurluyum. Kendimde bir vicdan muhasebesini bitirdim, sadece dünya için yaşamak gereksizdi.” diyor.

60 yaşlarında, beyaz saçlı, sevimli bir insan: “Ben daha önceden zengin ve bir o kadar da cimri bir insandım. Sanki bu servet elimden gitmeyecek ve giderek artacak gibi geliyordu, zırnık harcayamıyordum. Kazanmayı seviyor, harcamaktan nefret ediyordum. Birkaç sene evvel bir kalp krizi nedeniyle bir hastaneye kaldırılana kadar böyle devam etti. Ölümle yüz yüze gelince maddenin boş olduğunu anladım. Şimdi elimden geldiğince infak ediyor, fakir ve muhtaçlara yardım ediyorum. Zaten hastalığımdan dolayı yiyemiyorum. Yani para harcayacak durumum da yok. Ne yapacağım bu kadar parayı? Dağıtıyorum.” diyor.

Bir başka hastamız 50 yaşında, oldukça aktif, otel zinciri olan bir kişi, iş adamı. Yerinde duramıyor, hep yeni yatırım fikirleriyle meşgul. Kafasında devamlı o var. Sabah erkenden çıkıyor, geç vakte kadar iş, iş, iş; işkolik… Saygıdeğer eşi, bu durumdan rahatsız. “Eve ve çocuklara vakit ayırmıyorsun.” diye devamlı ona üzüntüsünü bildiriyor. Fakat iş adamı “Yatacak vakit yok, çalışmalıyım. Su akıyor, su akarken küpümü doldurmam gerekiyor. Benim prensibim bu.” diyor. Sonra bir gün şiddetli bir bel ağrısıyla kıvrandığı haberi geldi. Tavsiye ettiğim bel fıtığı cerrahı onu ameliyat etti, evde bir süre istirahat verdi. Sonra aynen şunu dedi: “Gerçekten bu istirahate ihtiyacım vardı. Ne kadar çok işe kaptırmışım öyle! Evde bulunmak, ailemle sohbet etmek çok hoşmuş. Bu nimetin yeni farkına varıyorum. Ayağa kalkınca hayatımı yeniden planlayacağım.”

Bir başka hasta… Kendisi bir dostumuz. Daha doğrusu askerlikte beraberdik. Hiç mal varlığı yoktu. O zaman diyordu ki bana: “Çocukluğum yoksulluk içinde geçti, maddeye karşı içimde bir hırs var. Askerlik benim için bir milat. Sonra göreceksin iş hayatına atılacağım, çok zengin olacağım, paradan hırsımı almak istiyorum.” Sonra arkadaştan arada bir haber aldık ama görüşmüyorduk. Tekstil işine girmiş, bir gün karşılaştığımda bana dedi ki: “Fabrikam var, çok zengin oldum. Askerde verdiğim sözümü tuttum. Şu an 60 kişiye maaş veriyorum. Yılda 1 milyon dolarlık ihracat yapıyorum. İş Adamları Derneği’nde yönetim kurulu üyesiyim. Çok saygı görüyorum. Tabi hayatımın baharındayım daha. Yapacağım çok işim var. İkinci fabrika için zemin etüdü yapıyorum. Çin’den ithalat yolları arıyorum. Daha holding hâline gelmem gerek…” Kendisine başarılar diledim ama dedim ki: “Bak bu sağlık da dünya da geçicidir. Bunları bir düşün.” Kendisi “Turp gibiyim, dediğin gibi öbür hususa gelince elbette hacca gitmeyi ve namaza başlamayı düşünüyorum. Elbette ben Müslüman bir aileden geliyorum. Ama yaşım daha küçük. İşlerim yoğun. İkinci fabrikayı açayım, oturtayım, ondan sonra hacca gidip namaza başlamayı düşünüyorum.” dedi. Aradan biraz zaman geçti. Bir gün, bir toplantı yapalım dedik. Yani sen de gel dedim. “Ben de çok arzu ediyorum, inan hepinizi özledim ancak o kadar yoğunum ki kıpırdayacak vaktim yok. İstersen toplantıdan bir gün önce hatırlat, ayarlamaya çalışayım.” dedi. Özlemiş olduğum için aradım ama bir türlü ulaşamıyorum, sonra dediler ki: “O hastanede yatıyor, telefona bakmasına izin verilmiyor.” Ben hastaneye gittim. Ziyaret yasakmış. Ben doktorum deyip girdim. Baktım, yoğun bakımda yatıyor. Diyor ki: “Yoğun stres, fazla yemek ve dinlenmemek kalp damarımı tıkamış. Biliyorum, toplantıya çağırmak için geldin. İnan, hepinizi özledim ama o zaman ne demiştim? Yoğunum, zor demiştim. Şimdi de yoğun bakımdayım. Görüyorsun, kıpırdayacak hâlim yok. Bütün arkadaşlara selam söyle. Bir de onlara de ki benim anladığım şu: Dünyanın sonu yok. Lütfen kendilerine de vakit ayırsınlar. Anladım ki iş, iş diye ölüp gideceğiz. Bu hastane odasında yatarken tek yaptığım iş düşünmek, geçmişimi değerlendirmek. Nerede hata yaptığımı düşünüyorum. Ölmek üzere olan kişi ne düşünür? O açıdan bakıyorum dünyaya. Keşke diyorum, dostlarıma, aileme ve ahiretime daha çok vakit ayırsaydım.”

Evet, gerçekten anlayabilenler için hastalıklar, böyle ibret vesilesi.


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Günahlara Karşı En İyi Kalkandır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs duygusunun öneminden her zaman bahsediyoruz. Bunun anlaşılmasına çok önem veriyoruz. Gerçekten bu duygu o kadar önemli ki, bir kişi, manen çok üst düze...

Müslümanların Astronomi Tarihine Katkıları / Prof. Dr. Ali Bakkal

İslam Astronomi Tarihinde bir milat belirlemeye kalksak nereden başlamak gerekir? Teşvik edici unsurlar nelerdi? Ayet, hadis, fıkıh anlamında nasıl teşvikler vardır...

Sağlıklı Bir Kişilik İnşası İçin Benlik Saygısının Önemi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Kişilik, kimlik, karakter, mizaç, benlik kavramları biraz birbiriyle iç içe ama farklı kavramlar… Hepsi de varlığın insandaki yansımaları… Bu konuda neler söylenebi...