İslamiyet Dogmatik Bir İnanç Sistemi midir ?

İslamiyet Dogmatik Bir İnanç Sistemi midir ?

Nail Başeski

Tarih: 2016-07-01

Seyyid Şenel İLHAN’IN Sohbetinden

Dogma ve dogmatiklik nedir?

Dogma; aklın, bilimin süzgecinden geçmemiş, analizine uğramamış, doğruluğu sorgulanmadan kabul edilmiş herhangi bir görüş, inanış, teori veya bilgiye denir. Bu bilgiye, sorgulamadan inanıp ittiba edenlerin yaptığı ise dogmatikliktir.

Dogmatizme tepki tarih içinde akılcılık, bilimcilik olarak ortaya çıkmış ve birbirinin varlık nedeni olmuştur. Dogmatik fikirlerin yılmaz savunucuları ise fanatiklerdir. Bu iki sıfatın da geçmiş şöhreti kötü olup tarihsel süreç içinde çok büyük acı ve yıkımlara neden olmuşlardır. Mesela Hristiyanlık âlemindeki aydınlanma çağı, dogmatizme ve fanatizme karşı verilmiş bir mücadeledir aynı zamanda. Dolayısıyla akıllı hiç kimse veya hiçbir görüş, hiçbir düşünce, bu sıfatlarla anılmak istemez. Bu sıfatların yapıştığı fikirler, insanlık önünde ve özellikle entelektüel çevrede saygınlığını, akılcılığını ve dolayısıyla bilimsel anlamda tutarlılığını yitirmiş, itibarsız hale gelmiş fikirler demektir.

Aklı veya bilimi devreye sokmadan, geleneklerin, göreneklerin, törelerin zamanımıza taşıyıp getirdiği tüm inançları hatta hurafeleri ve batıl inançları sorgulama ihtiyacı hissetmeden kabuller, daha çok dinî inançlarda olur. Bundan dolayı toplumda yaygın olan haliyle dogmatiklik dinî inançlarda çok görülür.

Daha çok karşılaştığımız haliyle dogmatiklik; sezgisel anlamda doğruluğuna inanılan veya doğru olduğu kabul edilen, ama aklın ve bilimin işin içine girip de çözemediği, işin içinden çıkamadığı görüş, inanış veya düşünceler hakkında sorgulamayı, araştırmayı ve anlamayı bir kenara atarak, bu fikirleri veya düşünceleri peşinen kabul olarak görülür. Hristiyanlıktaki teslis akidesi mesela böyledir. Bu meseleyi sorgular ve anlamaya çalışırsan beynine yazık etmiş, aklına işkence çektirmiş olursun. Teslis akidesindeki üç ilahın aynı zamanda bir ilah olmasını, yani hem birbirinden ayrı hem birbirinin aynı ilahlar olmasını anlayamazsın. İşte burada dogmatizm devreye girer, girmezse imanın gider. Aklı burada mecburen pire gibi zıplatırsın. Matematiksel anlamda 1=3 olur mu? Olmaz elbette. Bu hesabı bir çocuk bile çözer. İşte koskoca kültürlü, zeki, entelektüel Hristiyan âlimleri bunu çözemeyince, devreye kurtarıcı olarak dogmatiklik girer.

Yine İncil, Tevrat adlı kutsal kitapları yüce yaratıcı gönderdi dersin ama içindeki saçmalıkları nasıl göndermiş olur diyerek işin içinden çıkamazsın… Bu durumda ya inandığın Yüce Tanrı’ya zan besleyeceksin ya imanını kaybedeceksin… Gerçeklerle yüzleşecek ilmin ve cesaretin yoksa en iyisi bu konulara girmemek diyeceksin ki avamın yaptığı da tam olarak budur. Ya da deist veya ateist olacaksın ki dogmatik olmayı başaramayan akıllı entelektüel Hristiyanların çoğu da bu kaçış yöntemini tercih etmişlerdir.

İşte bu durumda sezgisel olarak kabul ettiğin İsa ve Musa peygamberin varlığı ve Yüce Rabbin elçisi olmaları gerçeği, seni, onlardan geriye kalan bu kitaplar hakkında dogmatikliğe zorlayacaktır. Çünkü bu peygamberlerin yaşadıkları ve kitabî bilgiler bıraktıkları tarihsel bir hakikattir. Yani açıkçası bu peygamberlerin bıraktıkları kitaplar, bozularak kutsal olma vasfını yitirmiş olsalar bile, sezgisel olarak bu peygamberlerin varlığına iman etmen ve fıtraten bir dine inanma ihtiyacı içinde olman, gelenek ve göreneklerin gizemli çekiciliği vb. birçok etkenle bir araya gelerek seni bu dogmatikliğe zorlayacaktır.

Yukarıda ifade etiğimiz gibi yapı olarak dogmatikliğe müsait olmayan akıllı Hristiyanların daha çok bir Tanrı’ya inanıp ama dindar olamadıklarını, ya da hem Tanrı’yı hem dini inkâr ederek tamamen ateizme yöneldiklerini görürsün. Çünkü akıl ve kalbin uyuşmadığı inançlarda dogmatiklik mecburen devreye girmek zorundandır. Dogmatik olmayı beceremeyenlerin fütursuzları ateist, biraz vicdanlıları ise Tanrı’yı aklen tamamen inkâra güçleri yetmediği için agnostik yani bilinmezci olurlar. Böylece “Tanrı olabilir de olamaz da; bu konuda karar vermiyorum, kafam karışık…” demek isterler. Çünkü makro ve mikro planda çok ince hesaplar üzerine kurulu böyle bir evren, kendi başına oluşmuş olamaz; akıl mantık diyor ki bunun bir yapanı olmalı… Kutsal kitaplar da bu iddiayı ortaya koyuyorlar ama Tanrı’dan geldiği iddia edilen kitaplar, Tanrı’dan gelmiş gibi değiller; içleri aklın, mantığın, bilimin verilerine aykırı bilgilerle dolu. İşte bu yüzden bu dinlerin dogmatik olmayı beceremeyen mensupları, “Şu düzenli evrenin yaratıcısı olan Yüce Tanrı, nasıl olur da yarattığı düzene aykırı bilgiler içeren bu kitapları gönderir.” diye düşünürler ki bu çok haklı bir düşüncedir elbette. Aslında elçiler sahihtir ama kitaplar elçilerin gerçek kitapları, yani Yaratıcı’nın gönderdiği kitaplar değil, o kitaplar insanların menfaatleri nedeniyle değiştirilmiş tahrif edilmiş kitaplardır. Tabi ki yüce Kur’ân’ı bunlardan ayırarak söylüyorum. Kur’ân bu anlattığımız vasıfları taşımayan, hem akla hem bilime hem mantığa aykırı bilgiler içermeyen, tahrife de uğramadan günümüze ulaşmış olan yegâne kutsal kitaptır. Nitekim kendi kutsal kitaplarındaki çelişkilerden bunalıma girip dinden imandan uzaklaşan sayısız gayrimüslimin, araştırarak en sonunda hem aklın hem kalbin uyuştuğu Kur’ân’la buluştukları ve “Allahım! Sana şükürler olsun.” dedikleri, sayısız örneklerle yaşadığımız ve şahit olduğumuz bir gerçekliktir.

Dogmatik olmak her zaman kötü müdür?

Dogma, doğruluğu tartışılmayan şey demektir; bunu savunanlar ise bağnaz ve fanatik... Ama dogmatiklik aslında her zaman bağnazlık anlamına gelmez. İnsanlar yerine göre dogmatik olmalılar. Zira insanların fıtratları, yaratılışları böyledir; hayatı huzurlu ve sorunsuz yaşamaları için buna ihtiyaçları vardır. “Ben asla dogmatik değilim, ben akılcıyım, bilimsel olmayan şeyleri, ispat edemediğim şeyleri kabul etmem, hayatımı o bilgilerle asla düzenlemem...” diyen en iddialı kişilerin bile, yaşam içinde dogmatiklikten kaçamadıkları sayısız durumlar vardır. Birazdan bunu ispat edip göstereceğiz. Dolayısıyla dogmatikliği müspet ve menfi dogmatiklik olarak iki sınıfta değerlendirmek, hem felsefî açıdan hem bilimsel açıdan hem de psikolojik açıdan daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Ne demek müspet ve menfi dogmatiklik? Açıklayınca okuyucularımız da bize hak vereceklerdir.

Menfi dogmatiklik nedir?

Menfi dogmatiklik örnekleri hayatımızda çok fazladır. Hiçbir aklî ve ilmî ispat imkânı olmayan şeyler hakkında, doğruluğuna ilişkin ortaya hiçbir delil koymadan inanmak menfi dogmatikliktir. Mesela “Şu an Mars gezegeninde cinler düğün yapıyorlar.” diye bir şey ortaya atsam buna inanan bir sürü insan çıkar. Veya “Ölenlerin ruhu orada toplanıyor.” diye bir dinî inanç oluştursam zaman içerisinde aklın almadığı sayıda dindarlarım olur ki buna örnek verebileceğim yaşayan bir sürü dinler vardır yeryüzünde. Ellerimizle yaptığımız taştan, ağaçtan putların içlerine gizli ruhların, güçlerin girdiğine inanmak ve onların bütün iyilik ve kötülüklerin kaynağı olabileceği fikriyle onlara tapınmak, adaklar adayıp kurbanlar kesmek hep menfi dogmatiklik örneklerdir. Bugün yeryüzünde “Uzakdoğu Dinleri” olarak adlandırılan Hinduizm, Budizm, Şintoizm, Taoizm, Caynizm gibi putperest dinler, işte böyle menfi dogmaya en güzel örnek inanışlardır. Uzakdoğu toplumlarının bu temelde “ruhçu-panteist-putperest” özellikli inanışları Batı’da da “Yeni Çağ” (New Age) dini olarak bu yüzyılda oldukça rağbet görmektedir. Daha önceki bir makalemizde de bahsettiğimiz gibi yeryüzündeki tüm negatif dogma örnekleri, insanların fıtratlarında var olan inanma özelliklerini yanlış kullanmalarının vahim sonuçlarıdır. Doğru kullanılınca hayra hizmet eden bu özelliğimiz maalesef ki şeytan taifesinin, insanları haktan saptırırken en çok kullandığı özelliğimiz olmuştur. Ve bugün yeryüzünde belki beş milyara yakın insan, negatif-menfi dogmatikliğe örnek dini inanışlar, hurafeler içinde adeta boğulmaktadır.

Müspet dogmatiklik nedir?

Menfi dogma olarak kabul edilen inançlar; hakkında hiçbir fikir teatisi, doğruluğunu deneyleme hatta en küçük bir mantıklı delil getirme imkânı olmayan dogmalardır ki yukarıda beyan etiğimiz örneklerdeki gibi. Ama müspet dogmatiklik böyle değildir. Aklın, bilimin işin içine girdiği, her türlü sorgulamanın müsaade edildiği ve her türlü analizin, araştırmanın serbest olduğu ve eldeki delillerin, neredeyse dogma olarak kabul edilen inanç veya görüşleri laboratuvarda elde edilen bulgular gibi doğrulayabildiği dogma örnekleridir ki hayatın içinde bunlar çok fazladır. Öyle ki bu dogmatik inanışlar olmasa insanlar hayatlarında içinden çıkılmaz zorluklarla karşılaşır, güvensizlik toplumun her kesimini sarar, toplum paranoya derecesinde ruh hastası insanlarla dolu olurdu. Bu nedenle müspet dogmatiklik aslında Allah’ın insanlara bahşettiği inanma özelliğinin kendisinden başka bir şey değildir ve huzurlu bir yaşam için çok gereklidir. Müspet dogmatiklikte, dogmaların doğruluğunu ispat görerek, laboratuvarda deneyleyerek olmaz ama ona yakın delillerle olur. Veya delilleri destekleyen çok güçlü sezgi duygularıyla olur. Mesela anne ve babanızın sizin anne babanız olduğuna niçin bu kadar eminsiniz? Bunu ispat mı ettiniz, test mi yaptırdınız? Eğer test sonucu buna inanmadınızsa aslında bu inanış bir dogma örneğidir. Sizi küçükken bir yuvadan almış olamazlar mı? İşte burada müspet dogmatiklik devreye girer, sezgileriniz devreye girer, delilleriniz devreye girer ve siz asla böyle bir şey için ömrünüzde bir kere kuşku bile yaşamazsınız. Siz kuşku duymazsınız ama inanma özelliği problemli bir sürü insan vardır ki toplumda, aklına böyle bir kuşku atsanız hayatı kararır ve uykularını yitirebilir. Dolayısıyla her bilginin doğruluğuna inanmak, görerek ve deneyerek olmaz. Annenize ve babanıza güven duygusu, yani bu konudaki delilleriniz ve sezgileriniz de görmek kadar inandırıcıdır ve sizi yanıltmaz, buna eminsinizdir. İşte bu misaldeki gibi müspet dogma örnekleri hayatımızın her alanını kuşatmıştır, hem de onlarsız yapamayacak kadar. Maddeyi meydana getiren en küçük parçacık denilen atomların bizatihi kendini kim görmüştür. Veya suyun moleküllerini? Ama kim inkâr eder, inanmaz, her şeyin atomların bir araya gelmesinden meydana geldiğini? Dolayısıyla deliller yoluyla ulaşılan bilgilerin hepsine ki biz bu tür bilgilere ucu açık bilgiler diyoruz, işte böyle bir bilgiye inanabilmek ve o bilgiyle amel edebilmek için dogmatik yanımızın devreye girmesi kaçınılmazdır.

Mesela, suç delillerini toplayarak bir caniyi ölüme mahkûm eden bir hâkimin verdiği karar ne kadar isabetli olursa olsun aslında müspet dogmatikliğe çok güzel bir örnektir. Cinayete bizatihi görerek şahit olmamıştır çünkü… Yine bir uçak seyahati yapabilmek için müspet dogmatik yanınızın devreye girmesi gerekir. Uçağın düşmeyeceğine ilişkin elinizde yüzde yüz güvenebileceğiniz kanıtlarınız yoktur çünkü. Trafiğe çıkarken kaza ihtimalini nasıl bu kadar rahat göz ardı edebilirsiniz, eğer inanma özelliğiniz devreye girmese. Yine bir mağaradaki antik dönemlerden kalma heykel ve resimleri yapanların eski devirde yaşayan atalarımız olduğuna inanmak... Tarih denen ilmin bizatihi tamamı inanma özelliğimizin bize ikramıdır. Yani müspet dogmatik yanımızın. Dolayısıyla illa gözle görmek, elle tutmak, bir şeyin varlığını ve doğruluğunu ispat için gerekli bir yöntem değildir. Hayatımız içinde gözle görmediğimiz, deneylerle deneyemediğimiz bilgilere imanımız, kesinlikle gördüklerimizden fazladır. Her eser, sahibi gayp olsa görülmese ve ölmüş olsa bile onu yapanın varlığını ispat için hem aklî hem ilmî hem sezgisel anlamda kesin bir delil olurken, iş Yüce Yaratıcı’ya geldiğinde birilerinin ispat için “İlla Yüce Yaratıcı’yı görmem lazım.” diyerek bilimsellik arzuları depreşiyorsa hatta “Ben görmediğim Yaratıcı’ya inanmam.” diyecek kadar fanatikleşiyorsa kusura bakmasın, bu bilimsel yobazlığın ta kendisidir. Daha açıkçası şeytanî bir hinliğin ve düşmanlığın çok açık göstergesidir.

İslam dini dogmatik bir din midir?

Yukarıda verdiğimiz bilgiler doğrultusunda İslamiyet’in konumunu değerlendirelim şimdi. Baştan bir gerçeğin altını çizmek gerekir ki deliller yoluyla ulaşılan bilgiler, sadece dinler için değil tüm inanışlar için geçerli bir kuraldır ki dogmatik olmak zorundadırlar. Bu anlamda tüm dinler, yapısı ve özü gereği dogmatiklikten kaçamazlar. Ama kalın bir zırha bürünüp aklı, araştırmayı, sorgulamayı asla kabul etmeyen dogmalarla tartışmaya müsaade eden dogmaları ayırmak gerekir. O sebeple biz, kavram karmaşasından kurtarmak için iki dogmatikliği birbirinden ayırarak menfi ve müspet dogmatiklik dedik. Ve sonra yukarıda dedik ki menfi dogmatiklik akılsızlıktır, mantıksızlıktır, bir sürü saçmalıkları peşinen kabul edip hiçbir mantıklı delil ortaya koymadan inanmak ve hatta şu kıymetli hayatı o saçmalıklara göre tanzim etmektir. Uzakdoğu dinlerinin hepsi bu kategorinin içindedir. Falcıların, kâhinlerin sözlerine ayet gibi itibar etmek, uğursuzluklara inanmak vs. bu kapsamda inanışlardır. Maalesef Müslümanlar arasında da bu tür menfi dogmatiklik örnekleri yaygındır ve hayatımızın her alanını neredeyse kuşatmıştır. Ama yukarıda da açıkladığımız gibi bu inanışları doğrulamak için, hiçbir aklî, ilmî, mantıklı delil getirmek mümkün değildir. Sadece bunlara sorgusuz inanarak, koşulsuz teslim olarak bu dinlerin bağlısı olabilir, bu inanışları yaşayabilirsiniz. Bu nedenle menfi dogma ile bilim, akıl, mantık, sorgulama gibi düşünsel eylemler asla bir araya gelemezler. Açıkçası akletmek ve düşünmekten bahsederseniz menfi dogma olamazsınız. Bu tespitimize göre bakarsak “Kur’ân-ı Kerîm bir ‘menfi dogmalar kitabı’ olarak yargılanabilir mi? İslam, menfi dogmalar dini midir? Nass’ın menfi dogma olarak kabul edilmesi söz konusu olabilir mi?” gibi sorulara cevap vermek kolaylaşır. O zaman, yukarıdaki tespitimize göre nass’a negatif anlamda dogma demek doğru değildir. Çünkü bir defa nass kendi kendisini tartışır. Kur’ân bu tartışmayı kendisi açar ve hatta bunu açıkça teklif ve teşvik eder. Bununla ilgili sayısız ayet var. Mesela,

“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. (Bakara, 2/163) “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Diridir, kayyumdur.” (Âl-i İmrân, 3/2) gibi ayetlerde varlığını ve birliğini açıkça ortaya koyduktan sonra:

“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbin’in her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41/53) ayeti ile de bu gerçeği sorgusuz teslimiyet şeklinde değil, aklen ikna olacağınız deliller ortaya koyarak yapacağız diyor ki açıkça Kur’ân, ayetlerini akıl sahiplerine düşünmeye ve tartışmaya açıyor. Oysa “menfi dogma” tartışmaya müsaade etmez. Demek ki bunu İslam’ın nass’ına tatbik edemezsiniz. Ayrıca bizim felsefemiz, kelâmımız var. Bunun anlamı şu ki: Bizim dinimiz, kitabımız tartışılıyor, üzerlerinde aklî ve ilmî çalışmalar yapılıyor. Muhakeme yapılıyor. Hristiyanlıktaki teslise benzemiyor. O zaman bu sınıfa Kur’ân giriyor mu? Hayır! Çünkü sadece Allah’ın birliği ile ilgili tartışmalara ve bu konuda yazılan kitaplara bakın, ciltlerle olduğunu görürsünüz… Eğer İslam âlimleri “Kur’ân böyle söylüyor, artık biz bunu tartışmayız.” deselerdi bugün kelâm ilmi olmazdı, İslam felsefesi olmazdı. Bu ilimler nereden çıkıyor? Açıkçası, Kur’ân’ın tartışılmasından çıkıyor. O zaman “İslam’da nass’lar var.” ifadesini “İslam’da menfi anlamda dogmalar var.” şeklinde çevirir ve anlarsak bu yanlış olur. Kur’ân’ın Allah’ın sözlerinden ibaret olduğu, akıl ile kabul edilebilen bir gerçekliktir. Menfi dogmalarda ise aklın az veya çok hiçbir dahli yoktur. Nitekim Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğu gerçeği, akletmekle görülebildiği için Kur’ân bizi pek çok ayette bizatihi aklı kullanmaya çağırır:

“…Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (En’âm, 6/151)

“…Bunları düşünemiyor musunuz?” (Bakara, 2/76)

“Düşünesiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklamaktadır.” (Bakara, 2/242)

“…Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (Hûd, 11/30) (Âl-i İmrân, 3/65)

“…Bu, idrâki olanlara bir öğüttür.” (Hûd, 11/114)

“…Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır. (Ra’d, 13/3)

“…Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık.” (Âl-i İmrân, 3/118)

“…Hâlâ aklınızı kullanarak bu hakikati kavramayacak mısınız?” (En’âm, 6/32)

“…İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’râf, 7/179)

“…Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Hûd, 11/51)

“…Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? (Yusuf, 12/109)

“Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 12/2)

“Yazıklar olsun, size de Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Enbiyâ, 21/67)

“O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Mü’minûn, 23/80)

“…İşte Allah, düşünesiniz diye ayetleri size böyle açıklar.” (Nûr, 24/61)

“Musa dedi ki: O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbi’dir. Eğer düşünüyorsanız bu böyledir.” (Şu’arâ, 26/28)

“…Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Kasas, 28/60)

“Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size ayetleri açıkladık.” (Hadîd, 57/17)

“Yine şöyle derler: Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.” (Mülk, 67/10)

“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak alimler düşünüp anlarlar.” (Ankebût, 29/43)

“…Elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara, 2/164)

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde, ‘Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki, ama ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?” (Bakara, 2/170)

Görüldüğü gibi bütün bu ayetler ve daha nicesi İslam’ın düşünceye dayalı bir din olduğunu, düşünerek anlamanın ve gerçeği görmenin mümkün bulunduğunu, akletmeden gerçeğe varmanın kabil olmadığını açıkça belirtmektedir. O zaman Allah, kullarına akıl vererek onları hayvanlardan şerefli bir konuma yükseltmişse adaleti gereği de akletmeyi onlardan beklemektedir. Ayrıca yine adaleti gereği, peygamberler, elçiler göndermeden de sorumlu tutmamaktadır. Çünkü Allah’tan gelen elçiler akıl sahibi her insanı ikna edecek bilgi, beceriye sahip, yerinde mucizelerle desteklenen üstün akıllı, üstün ahlaklı, her konuda güvenilebilecek üstün şahsiyetlerdir. Bunlara rağmen inanmayanlar ise ancak aklını doğru kullanmayanlar, heva ve heveslerine uyanlardır.

İslam fıkhında herkesin bildiği bir mesele vardır ki, bir kişinin İslam’dan mesul olması, ibadetlerden sorumlu olması için belli şartlara haiz olması gerekir. Yani öncelikle akıllı olması, akıl baliğ (yetişkin) olması, baskı altında olmaması, özgür irade sahibi olması… Yani Kur’ân’ı okuyacak, evrene bakıp yaratılmışlar üzerinde tefekkür edecek, nefsine bakacak, her şeyi akıl terazisinde ölçecek, tartacak ve aklına yatıyorsa buna inanacak. Böylece Müslüman olacak. Dolayısıyla Müslüman aklını kullanan ve ona göre yaşayan kişidir.

Sonuç olarak söylediklerimizi özetlersek, dogmaların varlığı insanları fanatik bağnaz yapmaz. İnsanları fanatik yapan delilsiz dogmalardır. Mesela her fırsatta cahilce, dindarları dogmatiklikle suçlayan ateistler delilsiz dogmatik insanlardır. Delilli dogmatikler ise muhafazakârlar, dindarlardır. İnsanların huzurlu yaşaması için, yukarıda ispat ettiğimiz gibi yerinde dogmatik olmaya ihtiyaçları vardır. Bunu reddetmek önce akla, sonra fıtrata, sonra insan psikolojine terstir. İslam dini, aklı kenara koyan bir din değil; aklı kullanmayı özellikle isteyen, tavsiye eden bir dindir. Zira İslam’da, aklın doğruları ile imanın doğruları birbiriyle çatışmaz, aksine uyum içindedir. Şu var ki gözleme ve deneye dayalı ispatlarda olduğu gibi İslam ispat edilemez. Çünkü neticede o, gayba iman etmeye bizi çağırır. Fakat gayba iman ederken aklı, mantığı, sağduyuyu, ilmî müspet her bilgiyi kullanmamızı öğütler. İslam, dogmatik ve fanatik olmaya zorlamaz. Çok güçlü deliller yoluyla ulaşılabilecek bir hakikate iman etmeye ve teslim olmaya bizi çağırır. Şu gerçek de istidlali bilginin yapısı gereği bilinmelidir ki; deliller yoluyla yapılan tüm ispatlarda akıl bizi belli bir sınıra kadar götürür, sonra kalan boşluğu iman ile tamamlamak gerekir. Bu boşluğun doldurulması müspet anlamda bir dogmatiklik olup aklın yine akla müsaade etmesi şeklinde yorumlayabileceğimiz bir sıçramadır. Bu anlamda semavî dinlerin hiçbirisi asıl haliyle menfi anlamda dogmatik değildiler. Onları tarih içinde dogmatik hale getiren, dindarları ve din adamları olmuştur. Skolastik dönem kilisenin durumu buna çok güzel örnektir… İslam içinde de dinin özünde olmasa da, yaşadıkları İslam’ı menfi anlamda dogmatik bir hüviyete büründüren mezhepsel yaklaşımlar olmuştur, hâlâ da vardır. Ama İslam’ın özü buna müsaade etmez, bilmek gerekir.

Allah’a emanet olun.


Yazarın Diğer Makaleleri

Allah (c.c.) Çalışana Verir… / Seyyid Şenel İlhan’ın Sohbetinden

Allah (c.c.) zalimleri aslında zengin etmez ama çalışan, yani zenginliği hak eden zengin olur. Çünkü Allah (c.c.) ben çalışana veririm, vermezsem zulüm yapmış oluru...

Ahlakî İncelik / Seyyid Şenel İlhan’ın Sohbetinden

Eskiden mürşitler kabiliyetli müritlerini şu üç özellikten tespit ederlerdi: Hayâ, saygı ve talep. Kimde bu üçü varsa bu müritlere gözlerini diker ve onların üzerin...

Âlim Ve Abidler İçin Büyük Tehlike: Şeytanlaşmak / Seyyid Şenel İlhan’ın Sohbetinden

Şeytan, çok çeşitli yönlerden insanı çekerek kendine benzetebilir. Bu nedenle, hilesi çok olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı, onun zararını küçümsemek ve düş...
Tüm Yazıları