Seyyid Şenel İlhan'a Dair

Seyyid Şenel İlhan'a Dair

Dr. Metin Serimer

Tarih: 2016-06-01

GÖKLERDEN BİR DAMLA, YERLERDE BİN HALKA…

Seyyidimizi takdim sadedinde bir şey söylemek istenseydi, herhalde “Bu eser insana seslenmektedir.” diye başlardı. Biz bu anlatımla sizleri gözünüzün gördüklerinin ötesine bir tanıklık ve şahitliğe çağırıyoruz aslında. Hakiki insan olmanın getirdiği bir dostluğa… Tanışmamanın getirdiği uzaklığı, doğruluk ve hakikatle birleştiren ve yücelten bir neş’eye… Arayışlara cevap veren bir öze ve kaynağa… Unutmayalım ki her güzellik bölüşülseydi dünya bugün bu halde olmazdı.

Seyyid Şenel İlhan “İnsanlığı Yeni Bir Çağa taşımak” konulu sohbetinde; “Herhangi bir lisanın hançeresi olduğu gibi, düşüncelerin de hançereleri vardır ve düşüncelerin çıktığı yere de “çağ” denir. İlk Çağ, Orta Çağ, Yakın Çağ, Atom Çağı vs. Bir şekilde bazı oluşumlar, bazı düşünceler bazı zamanlarda çok yaygınlaşınca insanların hayata bakışı, yaşayış biçimi, üslubu ona göre değişir ve bu değişimle çağ da değişmiş olur.” diyor. Kendisi de bilinen özellikleriyle ilim, irfan ve hikmet adına, bahsettiği çağın temsilcisi… Çünkü söyleyecek çok şeyi var. Seyyidimiz, çağın tüm gerekleriyle donatılmış, Allah’ın özel terbiyesinden geçmiş özel bir kişilik… Bu anlamda o, geleceğin insanı… Çağımızın kurak ikliminde bunalmış insanlara, çatlamış toprak gibi kurumuş gönüllere, bahar esintisi getirecek, yaralara merhem olacak müstesna bir şahsiyet... Günü kurtarma derdinde değil… İnsana atfedilen değeri çok ama çok önemsediği için, Allah’a (cc) ve kullara hizmet hususunda ilahi muradın izlerini süren müstesna bir insan…

Onunla tanışınca insanın duyguları iyilik ve güzellik adına coşuyor, galeyana geliyor, nefse karşı bir “ahlak ayaklanmasına” dönüşüyor. Seyyidimiz’in hayatını görmek, akıp giden bir nehir gibi… Temiz tertemiz, saf, hakikat ve güzellik adına katıksız, her ânı duygulanıp hıçkıra hıçkıra ağlayacağınız bir film gibi, yüreklerde duygulu bir nota gibi tüm hayatı… Evet, öyle bir hayat ki, derinlerde bir yerde iyilik, güzellik, doğruluk adına sizde ne varsa adeta oraya ayna tutan, ışıklandıran, o hazineyi herkesin görebileceği bir yere çıkaran bir hakikat savaşçısı…

Çok akıl, yüksek manevi kabiliyet, her bakımdan manevi eğitimden geçmiş bir kalp, Allah’a adanmış bir ömür, bütün becerilerine rağmen tüm imkânlarını muhataplarının problem ve ihtiyaçlarına, maddi manevi gelişimine harcayan bir enerji, gören herkesin bir şekilde öğrenciliğine talip olabileceği bir diyaloğa imkan sağlayan bir merhamet ve duruş hemen sizi düşünmeye sevkediyor.

Her şeyiyle alabildiğine hayatın içinde… Ve maddi becerileri ise ilginç ama maneviyatının delili… Tabi ki bunda şaşılacak bir şey yok. Malum, herkes kendisine verilen maddi ve manevi imkânlarla sınavdadır. Nitekim sorarlar adama: Allah için neyini feda ettin, nelerden vazgeçtin? “On parmağında bin marifet olan” ve hepsini Allah (cc) yolunda değerlendiren, harekete geçiren bir insan, kendisini dünyevileştirecek ya da geniş dünyevi imkânlar sağlayacak beceri ve imkânlara sahipken, çevresini manen donatmaya, madden Allah rızasına uygun bir formatta düzenlemeye çabalıyorsa “Kim zerre kadar hayır işlerse...” ayetince manevi duruşunu ve geleceğini imar etmiş oluyor. Seyyidimiz’in hayatına baktığımızda tüm bu söylenenler, gözün gördüğü gönlün hissettiği düzeyde, fazlasıyla ve tamamıyla mevcuttu. Bizim kendi akıl ve seha ölçülerimiz, ferasetimiz kadarıyla tanıdığımız Seyyidimiz böyleydi. “Âlim söylediğinden aşağı, evliya söylediğinden yukarıdır.” sözü buna güzel bir örnek… Biz sadece görebildiklerimizi anlatıyoruz sonuçta. “Ayak izleri” gibi… Bir mutasavvıfın sözü ne kadar da güzel uyuyor, denk düşüyor bu duruma: “Denize girene kadar kumsalda ayak izleri belli olur; ama suya girdikten sonra ayak izlerini göremezsiniz.” Takip edebilene aşk olsun…

Sevmek onun ahlakı, hüneridir aslında. Tam bir sevgi sanatkârı… “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” diyelim buna… Kendisiyle tanışmak amacıyla ziyarete gelen evli bir gence, ilk karşılaşmasında kısa bir sohbetten sonra ihtiyacını fark edip cebindeki bütün parayı hiç tereddüt etmeden veren ve bundan büyük bir manevi haz duyan üstelik bunu çok sıradan gören bir ahlaka ne denebilir ki… Gencin sıkılıp utanması ve “Abi ben bu amaçla gelmedim.” demesi üzerine, latife ile “Al al, (elini göbeğinin hizasına indirip) sakalların buraya kadar uzayınca verirsin.” diyen bir estetik, nezaket ve samimiyet… Hz. Ali; “Hakiki Dost, sıkıntılı zamanlarda, senin gurur ve izzet-i nefsini kırmadan sana yardım edendir.” buyuruyor. Bizler ihtiyacımız olanı alırız, almalıyız. Bundan daha elzem ne var dünyada… Güzel ahlak anlatılmalı mutlaka ve en önemlisi de yaşanmalı. Yaşayan örneklerse ön plana çıkartılmalı. Sağlam ölçüsü olanlar bunu asla yadırgamazlar…

Diğerkamlık, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyacından fazla düşünmek ve bundan mutlu olmak... Ahlakları hususunda kendisinden emin, kendisiyle barışık… Asıl sermaye ise Allah (cc) razı, kul razı… Sevgiye, merhamete dayalı bir duruş… Merhamet duygusu o kadar şiddetlidir ki kendi ifadeleri ile “…Merhamet hissi bazen öyle dayanılmaz oluyor ki bir adım ilerisi ölüm, daha ötesi yok.” dediklerini hiç unutamayız. “Kendileriyle yakınlık kurduğunuzda üç özelliğini hemen fark edersiniz: asalet, şahsiyet, ubudiyet. Nasıl asil olmasın ki! Ehl-i Beyt olmanın, Seyyidliğin bütün karakteristik özelliklerini kendilerinde görebilirsiniz. Bu özellikleriyle, kemâl bulmuş şahsiyeti bir araya geldiğinde ortaya çıkan zâtı, ihata etmekte çok zorlanacağınıza eminim. Allah’a olan yakınlığı, Hak karşısındaki duruşu hep ihsan boyutundadır.”

Umutlarını yitirmiş ve kendinden geçmiş insanların umut dayanağı… Bütün güvenirlilik alanlarında kale… Canınızı, malınızı, ırzınızı teslim edebileceğiniz, zaten yeryüzünde bu amaçla var olan somut bir ahlak abidesi… Merhamet ve tevazu onun vazgeçilmezleri… Adalet onun mihenk taşı… Tabi bizim bozuk ölçülerimizle sergilenen bir tevazu değil bu. Aynı zamanda vakarın ta kendisi… Bizim riya ile karışık hareketlerimiz ancak rol kabilinden olurken, onun davranışları her bakımdan ihlaslı… Durduğunuz yer ve bakış açınız çok önemli… Mevlana Celaleddin Rumi (k.s.) ne güzel söylemiş: “Sahtekârlar almak için rol yapar, bizlerse vermek için…” İnsan, hakiki manada kemâle erene kadar bu böyle, itirazı mümkün değil… Kendini bilen bunun ne olduğunu çok iyi bilir. Biz Seyyidimiz’de bunu hep gördük. Henüz görmediği halde inanmayanlar, bizim için ayne’l yakin olan bu konuda, hakikat aynasında kendilerine bakıp uzaktan da olsa onun varlığından istifade edebilirler. Çünkü onun hayatı, duyan herkesi, Allah (cc) için muhasebeye sevkeden bir hayat… İyi-kötü, hak-batıl, güzel-çirkin, insan zihni ve kalbi hep bu dualizmle dolu değil mi zaten. Kendisinin övülmeye ihtiyacı olmadığı için, hiç olmazsa gören ya da duyanların istifade etmesi daha doğru bir bakış açısı olur kanaatindeyiz. Aksi halde nefsani bir şekilde, sinsice “Yeryüzünde böyle bir insan olmamalı!” düşüncesinin ve hasedinin kimseye faydası yok. Ne derler: Bırak hiç olmazsa bu doğruluktan başkaları istifade etsin… Adı üstünde “doğruluktan…” Seyyidimiz bu manada, yani kendisinden manen istifade etmemiz hususunda da bir usül sahibidir, konuya temkinle yaklaşır; “Ben, arkadaşların benden faydalanma geleceklerini onların akıllarına bırakmadım.” der.

Kendinden, değerlerinden, bilgilerinden, ölçülerinden, ahlakından, ferasetinden, şuurundan emin bir insanın söylediği bir söz olunca bu söz çok büyük bir önem kazanıyor. Yani yanlış bildiğin ya da anladığın her şeyi düzelterek giden, yeni ölçüler vererek sana da değerlendirme imkânı sağlayan, üstelik her anlattığını felsefî, ahlakî, kelamî, dinî açıdan delillendirerek ispatlayarak, size de tahkik imkânı sağlayarak yol aldıran ve çok büyük bir emek isteyen bir çabayla… Üstelik bunu terapi mantığında, bizzat seni takıntılarından, zihnindeki yanlış kurgu ve kodlamalardan kurtararak hatta bazen yeni kavramlar ortaya koyarak ufkunu, gönlünü, aklını, idrakini açarak yapan… Hem eğitim hem öğretim, ikisi bir arada… Kendine hiçbir paye biçmeden, beklentisi olmaksızın… Sadece hakikati ortaya koymak ve bölüşmek, yaşanılır kılmak adına… Belli ki o görevlerini tam yapıyor… Ya biz?!!.. Tabi ki Seyyidimiz bugünlere kolay gelmedi. “Seyr-i sulûk” dediği manevi yolculuğu çok zorlu geçti. Çok büyük bir emek harcadı. Zaten zorlu olan bu yolculuğu, tüm aklını ve enerjisini kullanarak, kendini heder ederek yaptı. O yüzden hep “Benim yaptığımı denemeye kalkmayın.” der ama “Allah yolunda kendinizi heder ediniz!” sözü de bizlere söylenmiştir. Yani elinizden geleni sonuna kadar yapın, ama elinizden geleni… Hiç de klasik olmayan, akıllara durgunluk veren zorlu bir manevi eğitimi oldu. İleriki bölümlerde bundan elimizden geldiğince kendisinin müsaade ettiği kadarını bahsedebilirsek, size de bize de ne mutlu…

Onu tanıma sadedinde bu anlatıların bir abartı olmadığını, yakınında olup bu erdemleri paylaşan pek çok insan bizzat kendi bünyelerinde yaşadıkları psikolojik, ahlakî ve irfanî değişimle gözlemlemiş ve şükran duygularıyla takdir etmişlerdir. Önemli olan, bir meseleyi konuşulur kılmak ve insan denen canlıda karşılığını bulabilmektir. Hele hele günümüz insanının hayattan yediği kazıkların psikolojik etkileri dürüstlük, adalet, merhamet gibi insanî ve ahlakî konulara dahi temkinle yaklaşmasına yol açmaktadır ki, artık dünyamızda adeta iyiliğe ve güzelliğe kendi içinde bir imkân ve şans tanıyan insanların sayısı oldukça azalmış durumdadır... Çünkü artık temel kurgu “güvensizliktir.” Canlı canlı yaşanan gerçek budur. Çünkü yaptıklarını sözlerle anlatmak yerine, yaptıklarının kişinin yerine konuşması anlamında Ziya Paşa’nın; “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” sözü her zaman sağlam bir hakikat olarak düşünce dünyamızda hak ettiği yeri çoktan almıştır. Yani söylediğini yaşayan insan sayısının azlığı… Seyyid Şenel İlhan’ın, tok bir şekilde, “Ben arkadaşların benden faydalanma geleceklerini onların akıllarına bırakmadım.” dediğinden bahsetmiştik. Malum, psikologlar, doğru bir tespitle, insanın “sevme, sevilme, sayma, sayılma ihtiyaçlarının” karşılanması gereken temel ihtiyaçları olduğunu söylerler hep. Ekmek gibi, su gibi… Günümüz insanında ise bu fiilî durumun karşılığı gerçekten çok zayıftır. Bu konuda açtır insanlık… Yarımdır, eksiktir… Mağdurdur… Sevilmeye ve sayılmaya, değer verilmeye alışmamış insan, bu değerlerin kıymetini idrak edene kadar öyle görünüyor ki, pek çok hayati tecrübe ve gözyaşından sonra kendisiyle yüzleşecek bir vasatı ancak yakalayabilmektedir. Bir bakıma tepkileri, bir projeksiyon (yansıtma) dan öteye geçemeyecektir. Fakat merhamet, her zaman, bir çocuğun gönlünü alır gibi, onu büyütür, olgunlaştırır. İnsanoğluna, “Ne olursan ol, ne yaşarsan yaşa, yeter ki gel!” der. Kendinle yüzleş, hakikatle yüzleş, güvendiğin bir insanla dertleş… Aksi halde insan eline geçen kıymeti kendi şahsında dahi fark edemezse “değer-takdir duygusu” kendi aleyhine dumura uğramış demektir ki bundan daha üzücü bir şey olamaz.

Yakın öğrencisi Dr. Mehmet Öztürk’ün şu sözleri, onu yakından tanıyan biri olarak çok manidardır:

“Çok iyi bir baba, çok zarif bir eş, çok hayırhah bir evlattır. Yanında büyümüş biri olarak, bu özelliklerinin sayısız örneklerini müşahede ettiğimi ifade etmek isterim. Tüm davranışları, tepki ve tepkisizlikleri, karşısındakilere bir şeyler kazandırmaya endekslidir. Seyyidimiz gibi şahsiyetler, Peygamber Efendimiz’in (sav) varisleri olmaları hasebiyle ayinelik kesbetmişlerdir. Onlara bakan, kendilerini görür. Körün güneşi görmemesi, güneşin kabahati değildir. Yanında bulunanlar birçok harikalara tanıklık etmiş olsalar da onun en büyük olağanüstülüğü; Kur’an ve sünnete tam bir uyum içerisinde sırat-ı müstakim üzere sabitkadem oluşudur. Güzel ahlakı, dürüstlüğü, asil duruşu çevresine güven telkin eden temel amillerdir.”

Seyyidimiz’in çevresindeki ailelerle olan diyaloğu tek kelimeyle muhteşemdir. Her şeyden önce çevresindekilerin pek çoğunu bizzat Seyyidimiz evlendirmiştir. Evlenecek insanların birbirleriyle anlaşmalarındaki ruhî uyumundan tutun da evlilik hayatlarını sürdürürken karşılaştıkları güçlükleri aşmada kendi iç dünyalarında en bağlayıcı, en pekiştirici, iyi ilişkilerini geliştirici en bağlayıcı unsur Seyyidimiz’in maddi manevi varlığıdır. Eşlerin bir arada yaptığı söyleşi ve sohbetlerde İslam’a, ölçülere, insan ilişkilerine, Kur’an ve sünnete dair hassasiyetlerine yansıyan eğitim ve öğretim odağının Seyyidimiz oluşu, konuların objektif ve tutarlı bir biçimde, ortak ölçü ve kültürle değerlendirilmesine; adalet, insaf ve merhamet ekseninde şekillenmesine yol açmıştır. Çocukların eğitiminden, gelişme süreçlerinin sağlıklı gözlemlenmesine, sevgi dolu yetiştirilmelerinden, ahlaki eğilimlerinin doğru ölçülerle yönlendirilmelerine kadar tüm problemleriyle ilgilenirdi Seyyidimiz. Çünkü herkesin kişiliğine saygı, çocukluğundan başlayarak kulluğuna verdiği değer, ahlaken gelebilecekleri en güzel yere gelmeleri hususunda gösterdiği çaba gerçekten görülmeye değer… Onun yanında ne eşinize ne çocuklarınıza sözlü ya da fiilî olarak gıyaplarında dahi haksızlık, adaletsizlik, merhametsizlik yapamazsınız… Çünkü eşler arası saygı ve doğruluk hissinin garantörüdür o…

Seyyidimiz bir “okuldur” anlayana. Ve hatta anlamayana… Çünkü onun “okul” vasfı, bizler anlamasak da azalmaz. Bundan neyi kastediyoruz? Onun ahlakını… Anlamayana da okuldur diyoruz; çünkü mağdur, mazlum, gariban, yetişme bozukluğu olan, hatta bir vesileyle sapkın durumlara düşmüş insanlara dahi şeklen değil, problemini çözerek, (ki bu duruş, bilgi, ahlak gerektirir) el uzatan bir merhamet elidir o. Dertli olan, derdi çözülünce ancak takdir eder bunu. Derdi olmayan bilmez, iyi niyetli olmak da yetmez… Seneca’nın dediği gibi: “Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.” Hele hele değer-takdir duygusu bozuksa insanda, bırakın Seyyidimiz’i, takdir edilecek her şeye karşı mesafeli, nötr ya da menfi durur. Allah (cc) böyle insanlara yardım etsin, bulundukları çukurdan çıkarsın onları diyoruz. Yakınında olmak, hiç şüphesiz, tanımanın en emin yolu…

“İnsan inşa etmek onun asli görevidir, misyonudur. İnsanın derununa müthiş vakıftır; bilinçaltının karanlık denizlerinde sörf yapar. Analizleri terapidir. Baktığınızda kendinizi gördüğünüz, içinizi ve dışınızı gösteren bir ayna gibidir. O’nun yanında kendinizle tanışır, kendinizle barışırsınız. Psikolog veya pedagog kelimeleri O’nu tam karşılamaz. Tam bir insan sarrafıdır. Teşhisle yetinmez, tedavi eder. Çile insanıdır. Hayatı ızdıraplarla doludur ama dışarı aksettirmez. Tasavvuf terminolojisindeki “hal yaşama”, “feyz alma” gibi varidat halleri, bazen takatini zorlayacak boyutlarda tecelli eder. Hiç sohbet etmese bile onun yanında letaiflerinizin yanmaya başladığını hissedersiniz. Bir trafo merkezinin, bir santralin enerji dağıtması, bir mıknatısın görünmeyen manyetik etki alanı gibi elektriklenme hissedersiniz. Bazıları için afaki gelebilecek bu hususlar, erbabı için müşahhas yaşanılan hakikatlerdir. Engin ilmi ve bilgisi, hikmet ve irfan boyutundadır. Çevresinde çok farklı kişilik özellikleri, manevi, psikolojik hastalıkları olan insanların varlığı O’nun için adeta bir laboratuar ortamı oluşturur. Huzurlarında interaktif bir etkileşim söz konusudur.” gibi onu tanıtan samimi sözler bizzat yetiştirdiği biri olarak Dr. Mehmet Öztürk’e aittir. Hoş, tanıyan herkes aynı duygu ve düşünceler içindedir… Niye ya da nasıl sorusunu gereksiz bulacak kadar aralarında çoktan, ilmî, irfanî, duygusal bağlar kurulmuştur çünkü. Dostu görmüşlerdir bir kere… Adı üstünde “dost”…

Kendisinde olan hiçbir güzelliği çevresine taşımak ve tattırmaktan sakınmamış bir bölüşme ve merhamet ahlakı… Bu duygu ve ahlak, çevresindeki insanlarda gelişmeye engel ne varsa hepsinin tedavisiyle zamana ve şartlara yayarak ilgilenmek şeklinde tecelli ediyor. Esirgemiyor, ne ilmini ne irfanını ne ahlakını ne de duygu derinliğini… Kim ne kadar alıyorsa veriyor ya da en önemlisi alacak hale getiriyor… Özgüven eksikliği mi var, terapi mi gerekiyor, sevme potansiyelinin farkında mı değil, o bunu katı mı yapıyor, yoksa kendini bilmediği için katı bir insan olduğunu mu zannediyor? Ya da kendisiyle ilgili vesveseleri var ve şeytan ya da nefsi onu eline mi dolamış? Üzerine sonradan bulaşan kirlerin ve yetişme bozukluklarının farkında mı değil? Ne varsa insanda Allah’a ulaşmaya engel, kendisiyle ve toplumla diyaloglarını, maddi manevi alışverişini engelleyen, hepsinin düzeltilmesine dayalı bir çaba, Seyyidimiz’in çevresiyle ilgili vazgeçilmez dinamizmini sadece Allah (cc) rızası için harekete geçiriyordu.

Onu anlatırken dillendirdiğiniz herhangi bir kavram, sizin onu tanımlamak için yine ondan öğrendiğiniz yeni bir kavram oluyor çoğu zaman. Bu ahlaki kavramlara aşinalığınız da onda gördüğünüz güzelliği anlamak ya da anlatmak sadedinde şekilleniyor. “Bu ne?” diyorsunuz hayranlıkla, onda gördüğünüz bir hareket karşısında… Ama bir gerçek var ki, çoğu zaman, onda gördüğünüz ahlaki güzellikler, onda dallı budaklı derinliği olan, çok ilginç ayrıntılarla dolu ahlaki incelikler oluyor. Yani onda derinliği olan, sağlam, ölçüye ve ahlaka çoktan dönüşmüş ama beraberliğiniz esnasında dışarı gayr-i ihtiyari sızan ve onda kemâl bulan ahlaklar… Tüm sadeliğiyle, doğallığıyla, incelikleriyle bir arada… Anlatılmaya, aktarılmaya, öğrenilmeye müsait bir halde ve her anında gözlemleyebileceğiniz türden…

Kendi içinizde “Nasıl?” ve “Niye?” sorularına aldığınız cevaplar, tabir yerindeyse kendini anlatmaktan çok uzakta ve size öğretmeye yönelik objektif bir ahlak eğitimine dönüşüyor çoktan… Yani size kendinizi sorgulatan bir ahlaki formasyona dönüyor…

Ne ilginçtir ki, bebeklikten yeni çıkmış bir çocuğa bakıp “Benlik duygusu çok güçlü. Doğru yönlendirilmesi lazım.” diyen ve 12’li yaşlarda aynı çocuğun narsizm (aşırı büyüklenme) nedeniyle terapiye alınması… Anne babalarını değişik nedenlerle ayrıntılı bir şekilde uyardığı küçük çocukların, büyüyünce aynı dertlerle ailelerinin yüzleşmek zorunda kalışları yeterince düşündürücü değil mi? Daha nice ilginç, çarpıcı ayrıntı, her gün insanı hayrette bırakan düşündürücü olay, Seyyid Şenel İlhan’ın hayatında sık sık gözlemlediğimiz durumlar… Hepsi de karşısındaki insan unsuruna/tekiline faydalı olmaya yönelik, olgunluk, vakar ve duruştan asla taviz verilmeyen bir neşe içinde tecelli ediyor. Allah (cc) dilerse oluyor demek ki…

İtikat ve ahlak konularındaki mahareti, her olayı çok güzel yorumlayan kıvrak zekâsı ve kalbî derinliği, gayr-i ihtiyarî, üzerindeki güzelliklerin Allah (cc) vergisi olduğunu düşündürtüyor insana… Söylediği bir sözle insan beyninin adeta her kıvrımında şimşekler çaktıran, içinizden geçen her duyguyu Allah’ın (cc) razı olacağı bir mecraya yönlendiren, davranışlarıyla insanda derin izler bırakan, insana gerçekten mutluluk veren bir hazla nefs terbiyesi gibi zor bir uğraşı sevdiren bir çabaya ne denebilir ki… İnsanlar bir iyilik görünce birbirine dua ederler. Duaya herkes muhtaç… Beklenti açısından değil, ama tüm bu çabalarında, dua alsın ya da almasın, Seyyidimiz’in itici gücü en halis şekliyle Allah rızası… Bir gönül, bir yürek taşıyan insanlar ise hiç şüphesiz bunun kıymetini çok iyi biliyor. Çünkü kula teşekkür etmeyen Allah’a şükredemez… Seyyidimiz için ise binlerce insanın imanına vesile olması, Allah’ı (cc) ve yüce dinini anlatması, Peygamberi’ni (s.a.v) sevdirmesi, dinin güzellik ve inceliklerini hak edilir biçimde aktarması, Allah’ın (cc) rızasından başka bir şey gözetmemesinin ilahi tecellisinden başka bir şey değildir. Varlığıyla bu davada sonuna kadar her şeyiyle olması gerektiği gibi var olmak…

Aynı zamanda Velûd kelam sahibi… Lakin insanlara seviyelerinin üzerinde güya entelektüel sözlerle kendini bir bakıma ulaşılmaz kılan sözlü tavırlara çok kızarken, kendisi ise konuşulan konuların hikmet ve irfan derinliğine rağmen, anlaşılır konuşmaya çok özen gösteren hatta tekrar tekrar anlatarak konuyu anlaşılana kadar izah etmeyi esirgemeyen bir ahlakla konuşuyor. “Sanal hased”, “fantezi cinsellik” gibi yeni kavramlar üretip izah etmesi ise çok takdire şayan… Terapi mantığında saatlerce yaptığı sohbetler, dinleyici kitlenin kalabalık oluşuna rağmen, tek tek her bireyle ilgilenme hassasiyetinde… Onun sohbetleri asla sadece bilgilendirmeye yönelik olmadı. Yaptığı sohbetlerin ahlak ve manevi terakki açısından pratik yansımalarını ise mutlaka takip eder, uzak menzilleri ulaşılmaz olmaktan çıkarır, karda görünen ayak izleri gibi, kişinin kendi gözünde de eğer kemâlât açısından ona zarar vermeyecekse zaman zaman göstermekten çekinmezdi. Bütün işi gücü, ömrü boyunca ahlak, maneviyat, terakki, Allah rızası idi. Onun ortamı hep işte bu meşguliyet, gayret ve diyalektiklerle dolu idi. İnsanda davranış, ahlak, huy değişiklikleri yapmak, bu konuda sağlam ölçüler ve tutarlı davranışlar ortaya koymak hep yetiştirdiği öğrencilerde görmek istediği durumlardı.

Seyyidimiz’in güçlü merhamet tezahürlerinden biri de güçlü yorumlarıyla rüyalarımızı dahi askıda bırakmaması, bilemediğimiz böylesi subjektif bir alandaki bilgiyi hayatın içine sokması, hayatın içindeki duruşumuzu böyle manevi bir destekle şekillendirmesi, Allah’ın (cc) muradının izlerini ve bize gizli olan hakikati gündemimize taşımasıdır. Kendi gördüğü rüyanın Rahmanî mi, şeytanî mi, nefsanî mi, psikolojik mi olduğunu bilmeyen her bir insan için, bizler için, üstelik de ilahî muradın ve hakikatin izlerini sürmek istiyorsak, asla küçük görülemeyecek, tam aksine yalvar yakar talip olunacak bir durumdur bu… Allah (cc) gerçekten layık olmayana “rüya tabir ilmi” gibi güçlü bir ilmi vermez. Seyyidimiz ise şeyhlerin dahi rüyalarını tabir ettirmek için rüyalarını gönderdiği bir güzelliğe sahip olmasına rağmen, çok yönlü ve derinlikli ilim isteyen Allah vergisi bu becerisini hiçbir insandan esirgemeyecek bir yerde durmakla, zaten Allah rızası için üzerine düşeni asla esirgemeyen, iki eli kanda olsa mutlaka yardım eden bir ahlakı bizzat bizlerin de müşahadesiyle yaşamaktadır. “Ben biliyorum” diyerek dünyaya posta koyan ve insanları kandıran sahtekârların ürkmesi gereken bu durum, ancak Müslümanlara kol kanat germek, din-i mübini yaymak, insanoğluna doğru amaçlarla yardım etmek gibi ilmî, irfanî ve mücahid bir tavırla Seyyidimiz’in şahsında kemâl bulmuş bir ahlaktır, ilimdir…

Seyyidimiz’in rüya hususundaki maharetleri gerçekten de akıllara durgunluk verecek boyuttadır. Bir nebze de olsa bazı arkadaşların rüyalarından bahsetmek, sizlerin zihninde de bir ufuk açacaktır. Arkadaşlarımızdan Ahmet Soydan’ın gördüğü rüya üzerinden aldığı tabir şöyle idi. Önce rüyayı ve sonra da tabirini yazmak gerekiyor:

Ahmet Bey’in görmüş olduğu rüya:

“Seyyidim! Rüyamda rahmetli anneannem ve babaannem, birer göğüsleri birleşmiş halde süt sağıyorlardı. Yanlarında ben ve hemen arkalarında annem duruyordu. Bir kova süt sağıldı, onu aldım ve dedim ki: Bu süt benim oğlum Selahaddin için lazım. Uyandım. Sabah namazından önce, salı sabahı gördüğüm bir rüya.”

Seyyidimiz’in bu rüyaya yaptığı tabir ise şöyle idi:

“Rüya Rahmanî ve hayırlı. Selahaddin’in, iki ailenin de en yüksek düzeyde en iyi özelliklerini en güzel fıtri ve kültürel özellikleriyle beraber genetik olarak aldığına, bizzat senin de imanî ve ahlakî açıdan desteğinle, uzun ömürlü ve hayırlı bir insan olarak çok iyi yetişeceğine, imanî ve ahlakî anlamda çok iyi bir insan olacağına dair müjdesini almışsın... Allah mübarek etsin... Allah’a emanet ol. Hoşçakal... Sevgiyle kal…”

Seyyidimiz’in, rüya tabiri hususundaki vukûfiyeti gerçekten hayrete şayandır. Bu örnekler saymakla bitmez. Seyyidimiz’le gönül beraberliği içinde olan çevresi bunu çok iyi bilir. Hatta uzaktan onu sadece ismen tanıyanlara dahi bu konuda çok ama çok faydası olmuş ve bu hususta da gönüllerde taht kurmuş, binlerce dua almıştır kendisi…

Sadece ama sadece bir örnek olması bakımından, gerçekten de okunduğunda insanı hayretler içinde bırakacak iki örnek daha anlatmadan geçemeyeceğim. Bunlar da Belma isimli kızımızın, kendisi ve babası hakkında gördüğü iki rüya olup tabirleri aşağıdadır. Ehlinin de görmesi bakımından buraya yazmayı uygun buldum:

Belma’nın babası, Belma’nın rüyasını; “Seyyidim! Belma oruçlu iken gündüz uyuduğunda gördüğü rüya… Gece de Ashab-ı Bedir’i okuyarak yatmıştım diyor. İnşallah hayırdır…” yazarak Seyyidimiz’e gönderir. Rüya aşağıdaki gibidir:

Belma’nın, babası hakkındaki rüyası:

“Ben bir odaya giriyorum. O ev bizim komşumuzun (Ama gerçekte o komşuları tanımıyorum). O odada insanlar toplanmış. Babam o komşunun küçük kız çocuğunu öldürmüş ve orada onu neden öldürdüğünü anlatıyor ve bunu dikkatle dinliyorlar. Ben babama bakıyorum, dengesiz akli sorunu olan biri gibi görünüyor ve onu neden öldürdüğünü anlatırken “Aklımı kaçırdım.” gibi sözler söylüyor. Benim yanımda, ölen çocuğun annesi var ve ben ona “Babamı kınamayın.” diyorum. O sırada aklımdan “Acaba babam da mı kınamıştı.” gibi bir düşünce geçiyor. Ama bundan tam emin değilim. Sonra merdivenlerden, ölen küçük kız çocuğunun tabutunu indirmeye başlıyorlar. Tabutun üstündeki örtü kahverengi ve o evdeki odaya bakıyorum. Odadaki bir eşyada da aynı renk ve kumaş olduğunu görüyorum ve şaşırıyorum.”

Seyyidimiz’in, rüyaya yaptığı tabir şöyledir:

“….. Belma’nın rüyası harika bir rüya ve Rahmanî... Senin bu sıralar aşırı muhabbetli olduğunu ve bunun seni, ekonomik olarak zora soktuğunu işaret ediyor... Yani, bir nevi aklını yitirmiş gibi görünmen çok güzel... Açıkça aşka muhabbete işaret ediyor... Kız çocuğunu öldürmen ve bu kızın rüyada komşun olması, eline geçen bir takım, dünyevi menfaat sağlayabilecek fırsatları, yok etmemek için dikkatli olman gerektiğine işaret ediyor... Uyarıcı bir rüya, haberci rüya değil... O yüzden daha dikkatli ve hem dünya hem de ahiret işlerini ihmal etmeyen bir hayat üslubunu yakalayarak yaşarsan iyi olur diye, tavsiye niteliğinde Rahmanî bir rüya... Allah’a emanet ol...”

Belma’nın ikinci rüyası ise şöyledir:

“Rüyamda evimdeyim. Mutfağın yanından geçiyorum. Bir şey gördüğümü fark ediyorum. Dönüyorum oraya, dikkatlice bakıyorum. Orada dört tane diklemesine ayağa kalkmış yılanlar var. Onlar kaloriferin yanında, benim gördüğümü fark edince benden saklanıyorlar. Sonra birden bakıyorum. Yılanlar elimde ölü ve dikdörtgen şeklinde beyaz bir paket içindeler. Onlardan tiksiniyorum ve canlanmasından korkuyorum. Hemen gidip onları yakmak istiyorum. Babam geliyor ve onları çeşmenin altında sabunlu su ile yıkamaya başlıyor. “Baba ne yapıyorsun, ben onları yakacağım.” diyorum. İkimizde de çakmak var. Çakmakla onları yakmaya çalışıyoruz. Ben hemen ateşle yılanları yakıyorum. Sabunlu küçük bir kısmı ise yanmıyor. Sonra babam bana ağız içi proteze benzer bir şey göstererek “Doktor olacaksan buna dikkat et.” diyor. Rüya bitiyor.”

Belma’nın ikinci rüyasına Seyyidimiz’in yaptığı tabir ise şöyle:

“Maşallah bu Belma var ya… Süper kabiliyet... Yani daha önce de böyle ilginç bir rüyası vardı... Bu, manevi cihazlarının süper olduğunu gösteren yeterli bir işaret... Allah mübarek etsin... Bu rüyasına gelince; Rahmanî olduğu apaçık bir rüya... Senin için de iyi işaretler var... Belma’nın, nefsî marazlarına hâkim olacak yetenekte ve gayrette biri olduğuna ve bunu da ilerde başaracağına, ancak senin de merhamet adına ona gereksiz engellemeler yaptığına veya yapacağına, ama yapmaman gerektiğini anlayarak sonra yapmayacağına, üstelik dengeli bir şekilde nefsinin hakkını da vermesi gerektiği konusunda ona nerdeyse mürşidlik derecesinde faydalı olacağına işarettir... Tabir budur... Allah hayırlı uğurlu etsin... Allah’a emanet olun...”

Müsaadenizle Klinik Psikolog Adem Çalı isimli bir arkadaşımızın bu konudaki bir tecrübesini de anlatarak bu bahsi kapatalım:

“Ben Adem Çalı... Seyyidimiz’i ziyaret ettiğimiz bir Ankara akşamıydı. Bulunduğum güzide mecliste Seyyidim, “Adem, gözlerin ne renk?” diye sordu aniden. Ben heyecanlandım ve o anda yakın zamanda gördüğüm rüya apaçık aklıma geldi. Seyyidim de “Neden heyecanlanıyorsun?” deyince ben “Rüyam vardı Seyyidim” dedim. Seyyidim de “Heyecanlanma! Belki anlatmak gerekiyor, o yüzden sordum.” dedi. Rüyam şöyle:

“Seyyidim’i sohbet için bekliyoruz. Seyyidim gelmeden önce orada beyaz giyimli ve gözleri masmavi olan bir şahıs halka kurmuş, diğer kişilerin bazılarına sohbet ediyor. Ben bu esnada o kişi ile göz göze geliyorum ve içimden “Gözleri masmavi, bu renk dünyaya ait değil, bu kişi bu dünyadan olamaz.” diyorum. O da bunu anlıyor. Sonra içeri Seyyidim giriyor, herkes “Allahuekber” diyerek ayağa kalkıyor ama mavi gözlü o kişi bu esnada orada bulunmuyor. Sonra Seyyidim karşıma gelip benim letaif bölgelerimle oynuyor. “Ben 4 kez ameliyat oldum efendim.” diyorum. Omuzumu sıvazlayıp “Senin vücudun genişlemeye müsait.” diyor.

Seyyidimiz, bu rüyaya yaptığı yorumunda; rüyanın apaçık Rahmanî olduğunu, benim üveysi meşrep olduğumu, bugüne kadar bir melek ya da bir manevi şahsın ilgilendiğini, Seyyidim’le tanıştıktan sonra da bundan sonra Seyyidim’in benimle ilgileneceğini.” söyledi.

Bu arada ben gerçekte 3 kez böbrek ameliyatı olduğumu söyledim. Seyyidimiz de “Korkma oğlum, rüyadan ameliyat olacağın anlamı çıkmasın, ama belki bu ameliyatı biz yapacağız.” dedi.” (*) Rüyalarda ve tabirlerinde bilerek bazı müstear isimler kullandık, bilginize…

Doğrusu yıllardır Seyyidimiz’in manevi atmosferinde pek çok geceler birlikte geçirdiğimiz zamanlar olmasına rağmen, boy-pos, kalıp, saç-sakal, bıyık türünden insana neyin nasıl yakıştığını ve insanların benlik algılarına hitap ederek şekillendirdiğini, maddi/manevi tasarruflarda bulunduğunu hep görmüş ve gözlemiştik. Ama Adem Çalı isimli arkadaşımıza “göz rengini” sorması bizlerin de ilk defa karşılaştığımız bir durumdu. Arkadaşımıza, arkadaşımızın gördüğü rüyayı hatırlatması ve gördüğü rüyaya da vakıf olduğuna dair inceliği okuyucuların takdirine bırakmadan söylüyorum ki, onun hayatında böylesi durumlar, her zaman gördüğümüz gözlemlediğimiz olağanüstülüklerdi… Takdir yine sizin olsun ama manevi gayrete dokunacak biçimde haddi aşmayın…

Evet, rüya başlı başına bir bahis… Seyyidimiz’den yıllarca kendimize ait geniş çevremizde, ma’ruf halkada, belki binlerle ifade edilen rüya tabiri aldık. 30 yıldır, yanlış çıkan bir tabirine rastlamadık. Bilinen bir gerçek var ki, felsefe ve kelam açısından bunlara yani Rahmanî rüyaların gerçekliğinin insandaki özlü karşılığına “tecrübi deliller” denir ve kesinlik hükmündedir. Burada daha fazla söze gerek kalmadı. Ehli varsa, bu satırlar hiç şüphesiz asıl onlar için çok şey ifade edecektir… Yüzlerce/binlerce rüyanın ve tabirinin ne anlama geldiği ise yıllardır maddi/manevi hayatımızda maneviyatın izlerine dair ilahî müdahaleler ki, bahsi, hiç şüphesiz buraya sığmaz… Önemli olan, Seyyidimiz gibi bir değerin varlığı ve bizlerde bıraktığı keskin izler…

Allah’ın (cc) “hizmet etsin” diye verdiği kabiliyetleri bu milletten ve ümmetten, insanlıktan esirgemeyen Seyyid Şenel İlhan, feraseti, ahlakı, derinlikli ilmi ve irfanı ile insanlığın medar-ı iftiharı, ceddinin 21. yüzyılda yetkin bir temsilcisi, Allah (cc) için hizmet etmek isteyen merhamet ve adalet dolu bir yürek…

Müslümanların böyle değerleri olduğunun farkında ve bilincinde olmaları, imanlarına güvenmeleri, dostu sevindirmek için güçlü bir vesile olması bu yazıyı kaleme alma nedenimiz... Bizlerdeki en önemli etkisi ise, “Onu tanıyan biri olarak, ben, Allah’ın (cc) razı olmayacağı şu şu fiilleri asla yapamam, yapmamalıyım.” bilinciyle yaşamak, toplumda ona olan güvenilirliği, kendi şahsımızda doğru temsil eden muhkem bir yerde durmak olarak tecelli ediyor, diyebiliriz. O kadar ki, toplumda açık bir yanlış yaptığımızda “Bu şahıs, Seyyid Şenel İlhan’ın öğrencisi olamaz.” dedirtecek kadar…

Umarız bu kısa tanıtımdan sonra, onun hakkında “çok akıl ve yüksek maneviyat” sözü, sizlerin zihninde, en önemlisi sadrında, gönlünde, yüreğinde, kalbinde, sinesinde kısacası insanı insan yapan en önemli yerde bir karşılık bulmuştur. Hoşçakalın, dostça kalın… İstifade etmeniz dilek ve duasıyla…

Seyyid Şenel İlhan’ın tefekkür ve ahlaka dair, insana dair İslam’dan, Kur’an ve sünnete dayalı olarak süzdüğü ölçülerden, “insana ve hayata dair” düşüncelerinden “bir nebze” bahsedebilirsek konu sizlerin zihninde de daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü her canlı, tabir yerindeyse “Simurg metaforundaki yerini bulana kadar” yani arayışlarının kaynağında bizzat kendi değişim ve dönüşümünün asıl olduğunu fark edene kadar Seyyid Şenel İlhan okunmalı, dinlenmeli, gönül bağları kurulmalı, anlaşılmalı diyoruz…


Yazarın Diğer Makaleleri

Seyyid Şenel İlhan'a Dair

GÖKLERDEN BİR DAMLA, YERLERDE BİN HALKA… Seyyidimizi takdim sadedinde bir şey söylemek istenseydi, herhalde “Bu eser insana seslenmektedir.” diye başlardı. Biz ...

Günümüzde Ehl-i Beyt'e Karşı Mesafe ve Duruş Sorunlarımız

Her Müslüman’ın kendinde temsil yetisi ya da yetkisi bulup din adına konuştuğu şu ortamda, tüm bunlardan bağımsız olarak sahih bir duruş sergilenecekse, Ehl-i Beyt’...

Müşrikler Big-Bang'i Bilmezdi

Gözleri, kulakları, aklı ve kalbi vahye kapalı… İnsan inkâr ederken ne kadar da ince(!)/kalın düşünüyormuş meğer!.. İmam Maturidi’nin eserlerini, o güzelim İslam al...
Tüm Yazıları