Suç, Şiddet ve Bağımlılık Kıskacındaki Gençlik / Yrd. Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman

Suç, Şiddet ve Bağımlılık Kıskacındaki Gençlik / Yrd. Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman

Tarih: 2016-01-01

Çeteleşme, suç ve şiddet, bağımlılık, kentin gettolarında alt kültür fragmanı gibi sosyolojik öğelerden yola çıkarak günümüz gençliğini değerlendirir misiniz?

Şimdiki gençliğin suça bulaşması, bir şekilde şiddet eğilimleri içerisinde olması ya da madde kullanımı davranışı sergilemesi, aslında hepsi birbirinin içine geçmiş ve birbirini tetikleyen süreçler olarak değerlendiriliyor.

Aslında en temelde, gençler şu anda büyük oranda aile ve anne-baba yoksunluğu yaşıyorlar. Evet, belki çoğunun öz anne ve babaları yanlarında. Fakat anne-babaları varken çocuklar yetim, öksüz kalmış durumda gibiler. İlginç bir zamanda yaşıyoruz. Maalesef, anne-babalarından gerektiği kadar ilgi, şefkat ve muhabbet görmüyorlar; aynı zamanda bir itibar krizi de yaşıyorlar. İtibarlarını aile içerisinde sağlayacakları zeminden tamamen yoksun bir durumda hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar. Bu durum, aile içerisinde mutlu, anlamlı olamayan veya olma süreçlerini kaybeden gençleri büyük oranda dışarıda bir başka anlam arayışına sevk ediyor. Derdi ve sorunu çözme anlamında onlara bir destekçi ve yardımcı olarak çıkan birkaç durumla karşılaşıyoruz.

Birincisi, teknoloji bağımlılığı. Çocuklar bir şekilde internet, cep telefonu, bilgisayar oyunları üzerine bir bağımlılık geliştiriyorlar. İkinci olarak da uyuşturucu madde bağımlılığı. Özellikle uyuşturucu bağımlılığı, süreci bambaşka bir yere çeviriyor. Kabaca söylemek gerekirse bir genç bağımlı olduktan sonra, başta kendi ailesi olmak üzere, akran ilişkilerinden ve dost ilişkilerinden başlayarak, toplumun bütün damarlarını ve nüfuz edecek kılcal damarlarının tamamını etkileyen bir hastalığa sahip oluyor aslında. Onun için genelde, bağımlılığını bir aile hastalığı olarak tanımlıyoruz. Yani evde bir bağımlı varsa o aynı zamanda bütün aile bireylerini de kendi içinde bir hastalık noktasına taşıyabiliyor.

Şu an kullanılan maddelerin pek çoğuna dönüp baktığımızda, bir madde kullanıcısının günlük ortalama 40-50 liralık masrafı var. Ortaokula veya liseye giden bir delikanlıyı düşündüğümüzde veya bir genç kızı düşündüğümüzde, 40-50 lira para bulması için birkaç şey yapması gerekiyor. Ya torbacılık yapacak, yani madde satıcılığı yapacak, ya hırsızlık yapacak, ya da bir şekilde bedenini satmaya başlayacak. Çocuklar bu 3 şeyi de yapıyorlar peyderpey ve aşamalı bir şekilde.

Torbacılık yaptığında ya da madde satmaya başladığında, suçla ilk tanışma zincirinin içine girmiş oluyor gençler. Büyük oranda kendi uyuşturucu madde kullanımlarını karşılayacak miktarda bir para kazanma yöntemi olarak tercih ettikleri hırsızlık, büyük oranda sürecin yani suç ilişkilerinin ilk aşamalarına karşılık geliyor. Bir süre sonra, madde kullanan gencin hızlı bir biçimde emniyetle tanıştığını, en iyi ihtimalle nezarethanede bir gece konaklayarak ya da daha sonrasında mutlaka birkaç aylık da olsa bir hapis sürecini yaşadığını görüyoruz. Zaten zincir ondan sonra kopuyor. Çocuk eğer bir kere o sürece giriyorsa yani “Ben hapse girdim. Bundan sonra demek ki benim yolum burasıymış.” cümlesini kuruyorsa, ondan sonra tabiri caizse bir suç makinesi ortaya çıkıyor.

Temelde işleyiş böyle gidiyor. “Çeteleşme bunun neresinde oturuyor?” derseniz; zaten madde satıcılığı yapacaksanız, suça bulaşacaksanız ya da hırsızlık yapacaksanız tayfa olmak zorundasınız. Şu an sokaklarda çocuklar, bizim çete dediğimiz, ama çocukların kendi aralarında tayfa olarak tanımladığı, en az 20-25 kişilik gruplardan oluşan ekiplerle takılıyorlar. Bunlar, hem madde bulma hem kullanma hem de madde yoksunluğu yaşadığında, bunu temin etmek için hırsızlığa veya torbacılığa başvurma gibi bütün aşamalarda, onların bir akran dayanışmasına dönmüş hâline karşılık geliyor aslında. Dolayısıyla bu süreçler içerisinde kavgaya girmek, suça bulaşmak, silah kullanmak, kesici aletler kullanmak, aslında yeni bir gençlik modelinin de kapısını aralıyor.

Gençler eskiye nazaran çok daha ağır kavgalara, ölümlü çatışmalara giriyorlar; çünkü madde kullanımı şu an çok daha ilginç bir noktaya çevirdi gençleri. Eskiden bir mahalle kavgasında veya bir gençlik kavgasında, en iyi ihtimalle bir bıçak darbesiyle yaralama vardı, belden aşağı vurmak diye bir tabir kullanılırdı. Şimdi artık maddenin etkisiyle çocuklar, karşı tarafın gözüne, kafasına, kalbine, boğazına ya bıçak saplayarak ya da bir şekilde ona silah doğrultarak, sürecin büyük oranda cinayetle sonuçlandığı hikâyelere çeviriyorlar.

Suç, şiddet, madde, aile içinde yaşanan büyük, derin boşluklar ve anlam kriziyle ciddi sorun yaşıyoruz maalesef. Bu anlam krizi, çocukların evde ve aile ortamında ebeveynleriyle kurduğu ilişkilerde yok sayılmayla başlayan bir sürece evriliyor, bir zincire evriliyor aslında. Yani bizim çocuğumuza vurduğumuz ufacık bir fiske, onu dinlemeyen ve onu ciddiye almayan tavırlarımız, rüzgâr olarak çocukluk döneminde ekiliyor, ergenlik dönemine gelindiğinde ise fırtına biçmeye başlıyoruz. Sonuçta karşımıza, bizim için bir suç makinesine dönüşmüş ya da gayrimeşru ilişkiler zinciri içerisinde yer almış bir delikanlı çıkmış oluyor.

Apaçi gençlik kavramı çerçevesinde şekillenen bir araştırmanız var. Apaçi gençliğin bugünkü uzantılarına dair ne söylemek istersiniz?

Aslında apaçi gençlik kavramsallaştırması yaklaşık 15 yıldan beri Türkiye’de kullanılıyor. “Bu gençler kimdir?” diye dönüp baktığımızda, bu tanımlamaya çalıştığımız gençlere karşılık geliyor aslında. Toplumda bir şekilde, gerek aileleri tarafından gerek akran ilişkileri tarafından gerekse sosyal çevreleri ya da eğitim süreçleri tarafından dışlanan, ötekileştirilen, yok sayılan, görmezden gelinen gençlerin hikâyesine karşılık geliyor. Sürece dönüp baktığımızda, bir süre sonra bu gençlerin eğitim süreçlerinden aşamalı olarak koptuğunu ve hizmet sektörünün en alt birimlerinde çalışan niteliksiz birer işçiye dönüştüğünü görüyoruz. Süreç büyük oranda böyle başlayıp devam ederken, bu gençler açısından zincir, eğitim süreçlerinden kopma, hizmet sektöründe sıradan bir işçi olarak çalışma ve sonrasında, hayatın getirmiş olduğu bütün yükler, baskılar ve sonuçları üzerinden bakarsak, yani neticeleri itibarıyla işin içinden çıkılmaz bir gerginlik hâline doğru evriliyor.

Bu gençler aynı zamanda görülmek istiyorlar. Yani anne-babaları tarafından görülmeme krizi, toplum tarafından ya da eğitim süreçlerinde yaşadıkları görülmeme krizi, bir şekilde onların görünür kılınacakları şekillerle; yani saç şekilleriyle, kıyafetleriyle, jargonlarıyla, argolarıyla, danslarıyla, müzikleriyle var kılabilecek ya da kollarına yaptığı dövmeler ya da attıkları façalarıyla görünebilecek bir forma doğru evirmeye çalışıyor ve kendilerini bu şekilde ifade etme yolunu tercih ediyorlar.

Türkiye’de, “Ben apaçiyim” diyen birisiyle tanışmadım ve karşılaşmadım. Ancak “Apaçi kim?” denildiğinde, bu saydığım gençlere, toplumsal bir konsensüs hâlinde verilen bir cevaba karşılık geliyor bu kavramsallaştırma. Bu anlamda asıl konuşulması gereken mesele; bu gençlerin hikâyesi ne olacak? Bu gençler nasıl bir süreçle hayata devam edecekler ve ne yapmak lazım? Bu mesele belki de bu toplumun vermesi gereken en ciddi ve en önemli soruya karşılık geliyor diyebiliriz.

Gençlik ve değişim, mevcuda bakıp her zamanki negatif unsurlar üzerinden şekillenen bir konu mudur? Sizce, gençlik ve müspet değerler arasındaki ilişki nasıl kurgulanmalı, ne yapmalıyız?

Türkiye’de, özellikle dini anlatma, dini yorumlama ve dini yaygınlaştırma çabası içinde olan her türlü İslamî faaliyete dönüp baktığımızda; şu andaki gençliğin dilini anlama, onlarla temas kurma ve irtibat kurma noktasında ciddi sorunlar ve sıkıntılar olduğunu görüyoruz. “Bu gençler hayata nasıl bakıyor, hayatı nasıl yorumluyor, nasıl anlıyorlar ve biz bu gençlere ne diyebiliriz?” noktasında tatmin edici bir cevap üretilemediğini görüyoruz. Aynı zamanda bu gençlerin rahatlıkla nefes alıp verebileceği ortamlardan yoksun bir hâlde ilişkilerin süre geldiğine tanık oluyoruz.

Burada öncelikle şunu söyleyelim: Aslında tersten bakarsak tam da manevî anlamda ya da dinî anlamda, gençlerin yönelebileceği ve yönlendirilebileceği bir zemine doğru gidiyoruz. Yani insanların iç buhranlarının arttığı, bunalımlarının arttığı, sorunlarının arttığı bir zeminde tabi ki dini konuşacağız, tabi ki Rabbimiz Teâlâ’yı konuşacağız. Fakat bunu konuşması gereken insanların, bu gençleri anlamak, onların hayatına nüfuz etmek, onlarla birlikte yol yürümek gibi bir dertleri ve endişeleri olup olmadığı konusunda sorunumuz var, maalesef.

Gençler ne istiyor, onu söyleyeyim size. “Bu kadar derdi var, sıkıntısı var, problemi var, gerginliği var... Bu genç kime bakıyor, kimi arıyor sağında solunda?” dersek, bu genç, yaslanabileceği, yol yürüyebileceği, güvenebileceği, kendisini ve hikayesini yeri geldiğinde emanet edebileceği ortamlar, insanlar, hocalar arıyor. Fakat bizde ilginç bir durum var. Genelde, kişi bir suça bulaştıysa, madde kullanıyorsa, zina ettiyse, şiddete bulaştıysa, adı bir şekilde başka bir şekilde anılmaya başlandıysa, böyle bir gence veya kişiye anne-babası, akrabası, sosyal çevresi yanaşmadığı gibi; kendisini dinle tanımlayan, dindar olduğunu söyleyen insanlarda da bu gençlere yaklaşma eksikliği görüyoruz.

Burada asıl sorun belki de şu: Tam da zaten bu insanlar Rabbimiz Teâlâ’ya muhtaçlar, hidayete muhtaçlar, yol yürümeye ve değişime muhtaçlar. Zaten çocuklar kendilerini tövbekâr olarak tanımlıyorlar, yani “Eğer bu hikâyeden dönüp çıkarsak biz tövbekârız.” diyorlar. Tövbekârlık bu kadar onlara işlemişken ve bu kadar onların da hayaliyken, ne yapılması gerektiği noktasında yükün; büyük oranda, bu topraklarda dini anlatma misyonunu üstlenmiş ve bunu bir amaç edinmiş Müslümanlarda ve müminlerde olduğunu düşünüyorum. Sorumluluğun yine bu anlamda bizlerde olduğunu düşünüyorum.

“Peki, çok büyük şeyler mi yapmak lazım?” derseniz, bu gençler çok büyük şeyler beklemiyorlar zaten. Yanı başında oturup muhabbet edebileceği, bir çay içebileceği, derdini sıkıntısını açabileceği, açtığında “Sen ne biçim adamsın.” denilmeyeceği, dışlanmayacağı, bir dil, bir yaklaşım, bir üslup bekliyorlar. Bunu görürlerse hikâyelerini değiştiriyorlar ve hiç ummadığımız, hiç beklemediğimiz kişilerden hiç ummadığımız hikâyeler çıkabiliyor.

Bizim özellikle Osmanlı Devleti’ndeki serdengeçtileri unutmamamız gerekiyor. Serdengeçtiler; Osmanlı bir fethe gideceği zaman, fetihten önce o fetih coğrafyasına gönderdiği, kendinden, serinden geçmiş, yani bir şekilde kendini feda etmiş ve genelde de daha önce suça bulaşmış ama cenk, cihat denildiğinde “Ben varım.” deyip öne atılan insanlardan oluşuyor. İşte bu gençler içerisinde de serdengeçtiler var. Mesele, serdengeçtileri organize edecek eller var mı, yürekler var mı, mekânlar var mı, hocalar var mı? Ben, işin biraz bu tarafındayım. Bu tarafa bakmak, meselenin bu tarafını kurcalamak gerektiğini düşünüyorum.

Şu anki gençliğin geleceğe dair beklentilerinde sizce neler var? Günümüzdeki imkânlar ve handikaplar hakkında neler söylersiniz?

Gençler de toplumun genel akışından farklı bir eğilim içinde değiller aslında. Şu an Türkiye’de herkes zengin olmak istiyor, kolay yoldan para kazanmak istiyor, herkes mutlu olmak istiyor, kimse acı görmek istemiyor, ölümü görmek isteyen yok zaten. Genel toplum bunu isterken, gençlerin çok idealist bir şekilde, “Ben Allah için cennet istiyorum, rızaullah için koşturmak istiyorum...” demesini beklemek de ham hayal olur. Fakat şunu söyleyebiliriz: Genel yönelim anlamında gençler, bana kalırsa eski dönemlere nazaran çok daha bilgiye ve eyleme “aç ve açık” durumdalar. Yani düzgün bir üslup ve anlatım yapıldığı takdirde, çok daha tebliğe ve davete açık durumdalar. Çünkü şu anda yaşanan sorunlar ve toplumun sorun olarak bütün herkese hediye ettiği ve her bireyin kendi üzerine düşen dert kapasitesi çok artmış durumda. Sorunların boyutu çok farklılaştı, çeşitlendi. Bir gence, bir insana birden fazla sorun aynı anda gelebiliyor. Bu kadar dertli ve sorunlu bir toplum içinde yaşarken, bu, aynı zamanda o derde, soruna çözüm arayışlarını da beraberinde getirecektir, getiriyor da zaten. Dolayısıyla gençlerin dertleri ve hayalleri toplumdan farklı ve ayrı gitmiyor. Yaşadıkları toplumda adaleti, huzuru, insanların birbirine saygı duyduğu bir zemini ve özellikle kendilerinin dinlenildikleri, kaale alındıkları bir ilişki biçimini gençler bekliyorlar ve umuyorlar. Bu, aslında şu anda ulaşamadıkları imkânlara da karşılık geliyor. Eğer geleceğe dair bir projeksiyondan bahsediyorsak, demek ki şu an yok ki elimizde bunlar, gelecekte bunları bekliyoruz demektir.

Bu konuda umudumuz kırık değil; tam tersine, çok umutluyuz elhamdülillah. Güzel nesil, güzel imkânlar, güzel gençler geliyor. Fakat bu güzel gençlere gönlünü, imkânını ve mekânlarını açacak koca yürekli insanlara, hocalara ihtiyacımız var. Bu konudaki eksiklikleri değiştirebilirsek, gençlerin hayallerine başka hayaller katma imkânını da yakalamış oluruz diye düşünüyorum.


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Günahlara Karşı En İyi Kalkandır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs duygusunun öneminden her zaman bahsediyoruz. Bunun anlaşılmasına çok önem veriyoruz. Gerçekten bu duygu o kadar önemli ki, bir kişi, manen çok üst düze...

Müslümanların Astronomi Tarihine Katkıları / Prof. Dr. Ali Bakkal

İslam Astronomi Tarihinde bir milat belirlemeye kalksak nereden başlamak gerekir? Teşvik edici unsurlar nelerdi? Ayet, hadis, fıkıh anlamında nasıl teşvikler vardır...

Sağlıklı Bir Kişilik İnşası İçin Benlik Saygısının Önemi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Kişilik, kimlik, karakter, mizaç, benlik kavramları biraz birbiriyle iç içe ama farklı kavramlar… Hepsi de varlığın insandaki yansımaları… Bu konuda neler söylenebi...