Gerçek Lider Hayatın İçinde Örnek Olan Liderdir

Gerçek Lider Hayatın İçinde Örnek Olan Liderdir

Nail Başeski

Tarih: 2015-09-01

İlim İrfan ve Hikmet Ehli Seyyid Şenel İlhan Beyefendi'nin Sohbetinden

Evrenin en mükemmel ve en muhteşem varlığı olan ve Kur’ân’da “Ahsen-i Takvîm” diye övülen insanoğlu hakkında yapılan araştırmaların sonu hiçbir zaman gelmeyecektir. Zira insanoğlu yüce Allah’ın esma, sıfat ve fiil tecellilerine mazhar, sınırları tespit edilemeyecek kadar büyük bir sırlar okyanusudur. Kur’ân’da “Size ruhtan az bir şey bildirildi.” denmesi de bu gerçeği dile getirir ki insanı Yüce Yaratıcı’dan başkası tam olarak bilemez. İnsan hakkında bilinenler ise ancak denizden damla mesabesinde bilgi kırıntılarıdır. Fakat bu gerçeğe rağmen insan denen meçhulü araştırma her zaman ilgi çekmiş, felsefe ve bilim çevrelerinin bu konuyla alakası hiç eksilmeden devam etmiştir. İnsana ait ilgi çekici konulardan birisi de insanların doğuştan getirdikleri kişilik özellikleridir.

Kişilerin doğuştan getirdikleri yani yaratılışlarından kaynaklanan, üzerinde oynama yapılabilse de değişemeyen özelliklerine “mizaç, huy, seciye, yaratılış, tabiat, veraset” denir. Hem kendini hem de başkalarını tanımak isteyen bir kişi önce kendi mizacını tanımakla ve tespitle işe başlamalıdır. Zira ancak kendini bir ölçüde de olsa tanıyan birisi, yaratılışından getirdiği güçlü ve zayıf yönlerini bilebilir ve hangi özelliğini ne kadar geliştirebileceğini veya değiştirebileceğini doğru bir şekilde tespit edebilir. Bu gerçekten hareketle bilim insanları, insanlık tarihi boyu yaptıkları araştırma ve gözlemler neticesinde insanların yaratılıştan kendilerinde mevcut olan ve her insanda ayrı bir renk ve ayrı bir desen olarak görünen kişilik özelliklerini fark etmişler ve bir bakıma insanların özü anlamına gelen bu kişilik motiflerini bulmaya çalışmışlardır. Mesela Batı’da Yunanca “9 kişilik tipi” anlamına gelen “Enneagram” da böyle bir arayışın ürünüdür. İnsan gibi bilinmezi çok olan bir varlığı tanıma çabalarına bir yöntem arayışı olan enneagram, kişilik motiflerini irdelerken, biyoloji ve psikolojinin enstrümanlarını kullanır ve insan benliğinin haritasını çıkarmaya çalışır. Nispeten eksik olsa da faydalı bir yaklaşım olan bu kişilik motifleri, bugün iş çevrelerinde eleman seçimlerinde dikkate alınır olmuştur. Eş seçimleri için de bu özelliklere dikkat edenler artmıştır. Bu bilgiler ebeveynler, öğretmen veya insanın eğitimi ile ilgilenen tüm kişiler için de aslında çok gereklidir.

Tasavvufî terbiyede de mizacın tespiti önemlidir. İnsanların mizaçlarını bir bakışta tespit edemeyen kişilerden gerçek mürşit olamaz. Bu anlamda insanların ahlaki ve manevi terakkisini üzerlerine bir görev olarak alan ve bu sorumlulukların altına giren hoca veya mürşidlerin, basiret ve feraset ile önce, veraseten gelen bu kişilik özelliklerini kolayca görebilmesi gerekir. İslam âlimleri de kişilik motiflerinin aslında insanlardaki şu üç özelliğin farklı kombinasyonlarından oluştuğunu söylerler: Akıl, duygular ve bedensel özellikler. Bu üçlü bütün kişilik tiplerinin temel yapı taşıdır. Kimi insanda akıl ağırlıklı, duygular ve bedensel istekler geri plandadır. Kimisinde duygular baskın, akıl geri plandandır. Kimisinde bedensel istekler önde, akıl ve duygular arka plandadır. Böylece bu üçlüden, birbirinden farklı sayısız kişilik motifi çıkabilir. Mesela bu anlamda şeytanın seciyesini tespit etmek gerekse açıkça görülen odur ki; şeytan kötü duyguları baskın olan, aklı ve bedensel istekleri bu duyguların gerisinde olan bir varlıktır. Zira bu mizacın tesiriyle aklı devreye bir türlü giremiyor, tövbe edemiyor, Adem’e olan öfke ve kini hiç azalmadan devam ediyor.

İnsanların biyo-psikolojik yapıları dikkatle incelenirse mizaçlarının ipuçları oradan bulunabilir. Mesela Hazreti Ömer’in sert bir tabiatı vardı, cahiliyede gazaplı çok kavgacı birisiydi, herkes ondan çekinir, korkardı. Müslüman olunca da Müslümanların haksız ve adaletsiz olanlarına sert davranmaya devam etti. Huyu gitmedi; huyu dönüştü, iyiliğe tebdil etti. Müslüman olunca bu mizaç adalete tebdil oldu. Bu dönüşümü basit bir ilke ile yaptı. Bu ilke “hak” ilkesidir. Biliyorsunuz ahlakla ilke ayrıdır. Hak ilkesi, canlı cansız herkesin, her şeyin hakkını vermek demektir. Adalet duygusu yeri geldiğinde gazaplı olmayı gerektirir. Allah da merhametlilerin merhametlisidir ama yerinde de çok gazaplıdır. Helak ettiği kavimler bu gazabı anlamada iyi birer örnektir. İnsanlar Allah’ın ahlakını kendine ahlak edinmeye çalışmalı. Bu da Kur’ân’a göre ahlaklanmak demektir ki Peygamberimiz de (sav) Kur’ân’ı kendine ölçü almış, ahlakını ona göre tanzim etmişti.

Tarikatlardaki nefsi terbiye yöntemleri, sonradan zaruret gereği dolaylı delilli olarak ortaya çıkmıştır...

Tarikatlarda uygulanan nefsi terbiye yöntemleri, Hazreti Peygamber zamanında yoktu; bunların kaynağını hadislerde göremiyoruz. Sadece uç nokta birkaç kötü huyun terbiyesi için bazı örnekler vardı. Hazreti Peygamber (sav) zamanında nefs terbiyesi ve ahlak değişimi; nübüvvet yolu ile yani Hazreti Peygamber’in örnekliğinde, onun arkadaşlığı ile ve sohbetlerinden elde edilen feyz ve nurlarla, kısaca “inikas” değimiz manevi etkileşim ile oluyordu. Elbette başta namaz olmak üzere her ibadet nefs tezkiyesinde olmazsa olmazdır o da başka... İşte bu yol “nübüvvet yolu”dur. Sahabeden sonra bu yol bitince zaruri olarak tarikatların yöntemleri ortaya çıktı ki buna “velayet yolu” denir. Bunlar bir nevi bid’at gibidir ama kelam ilmi, hadis ilmi gibi bid’at-i hasene kabilinden bid’attir. İmam-ı Rabbani Hazretleri nübüvvet kemalâtı ile velayet kemalâtını karşılaştırır ve “Aralarındaki fark, denizle damla gibidir.” der. Ahir zamanda Hz. Mehdi ve Hz. İsa ile, velayet yolu bırakılıp nübüvvet yoluna dönülecek. Tarikatların bu yöntemleri artık geçerliliğini kaybedecek. Bu hakikati, geçmişte yaşamış tarikat büyükleri gibi bugün yaşayan bütün tarikat büyükleri de itiraf ediyor ve diyorlar ki: “Bizlerin yaptığı irşad değil. Bu zamanda biz sadece durumu idare ediyoruz. Asıl irşadı ancak Hazreti Mehdi yapacaktır.” Bu gerçekliğe rağmen hâlâ evrensel olma iddiasında olan bazı tarikatlara da şeyhlere de şaşmamak mümkün değil. Allah herkesi böyle bir gafletten muhafaza buyursun. Akıllı olmalı ve gerçekleri görmelidir. Yoksa böyle bir gaflet veya gurur halinin Allah katında vebali de sorumluluğu da çok büyük ve çok tehlikelidir.

Gerçek Lider Hayatın İçinde Örnek Olan Liderdir

Senin liderin, senin aklını da gösteren bir ölçüdür. Liderine bakarak aklının ayarını anlayabilirsin. Bu anlamda örnek olarak aldığın, rehber olarak seçtiğin liderine çok dikkat et. Hazreti Peygamber’e ne kadar benzediğine bak ki bu en önemli ölçüdür.

Gerçek lider hayatın içinde örnek olan liderdir. Yani insanların arasında yaşamayan, yaşantısıyla onlara örnek olmayan birisi sadece ayet ve hadislerin nakliyle insanları irşad edemez. Arapçayı çok iyi bilmek ve hitabetin güzel olması da âlimlik ve örneklik değildir. Bu tavır veya yöntem Hazreti Peygamber’in yöntemi mi? Hazreti Peygamber’in hayatına bir bakın! İnsanlara rehberim diyen kişi İslam’ı her şeyiyle, her yönüyle yaşayarak göstermeli. Bunun için de kıyılarda köşelerde değil, hayatın tam ortasında olmalı. Yani açıkçası kendilerini izbe köşelere, evlerine veya köylerine kapatıp dışarıda yaşanan hayatla ilgisini koparan ve insanların arasında Peygamber Efendimiz (sav) gibi, İslam’ın güzel ahlakını onlara bizzat yaşayarak göstermeyen liderlerin irşadı -en azından- eksiktir ki bunu görmek ve kabul etmek lazım. Bu bakışla çevremize baktığımızda bu ölçülerde insanlara örnek olabilecek liderlerin eksikliği çok açıktır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi Ehl-i Sünnet çizgisindeki gerçek tarikatlar ve İmam-ı Rabbani, Abdulkadir Geylani gibi mürşidler, sahabeden sonraki süreçte, güzel ahlakı elde etme noktasında iyi örneklik yaptılar. Ama tasavvuf büyüklerinin birçoğunun da itirafıyla şimdi durumu idare vaziyetindeler. Bu demektir ki yine kendilerinin de itiraflarıyla, tarikatların büyük çoğunluğunda anlatılan ve yaşanan İslam, İslam’ı evrensel anlamda temsilden bugün uzaktır. Mesela, kabul etmek lazım ki mürid-mürşid ilişkisinde anlatılan ve uygulanan birçok edep veya teslimiyet anlayışı, insan irade ve kişiliğine de Efendimiz’in (sav) uygulamalarına da aykırıdır. Daha bunun gibi birçok konu sahabe ile Efendimiz arasındaki ilişkiyi tam olarak yansıtmaz. Yine günümüzdeki bazı İslamî toplulukların birçoğu sanki günümüzde yaşamazlar, televizyon izlemezler, dünya Müslümanlarıyla ilgilenmez, bu konuda gündemi takip etmezler, siyasetle ilgilenmez, bunları günah veya gereksiz malayani işlerden görürler. İşte böyle marjinal düşünen kişilerden açıkça görülüyor ki evrensel anlamda İslam’ı temsil eden düşünceler çıkmaz. Anlaşılması için şöyle örnek verelim: Efendimiz (sav) bu zamanda yaşasaydı nasıl yaşardı? Hayatla irtibatı kopuk münzevi bir hayat mı olurdu, yoksa halkla iç içe, çarşıda pazarda, işyerlerinde, düğün ve derneklerde, camilerde ve her yerde İslamî bir örneklik için, hayatın her alanında mı olurdu? Elbette ki Müslümanların tüm dertleriyle alakalı, ümmetinden herkesi şefkatle kucaklayan, İslam’ın şefkat, sevgi ve merhametini, hoşgörüsünü, cömertliğini, adaletini, nezaketini, inceliğini velhasıl bütün güzel ahlakını, yaşayışıyla ortaya koyan bir lider, bir mürşid olurdu. İşte bunların değerlendirmesini yapmak ve İslam’ı daha güzel yaşamak için ciddi bir çaba içinde olmak bizim en önemli imtihanımızdır.

Değer Takdir Duyguları Bozuk Kişiler Dolaylı Delidir

İnsanların bir kısmı gerçek delidir. Doğuştan akıl azlığı, kıtlığı vardır. Bunlar İslam’la muhatap değildir zaten. Bir de doğuştan akıl sorunu olmayan, İslam’ın muhatap aldığı kadar akıllı ama değer takdir duygusu bozukluğu nedeniyle dolaylı deliler vardır. Toplum bunlarla doludur. Temyiz gücünü kaybetmiş, doğruyu yanlıştan ayıramayan, değer takdir duyguları gerçeklik algısını tehdit edecek kadar bozuk kişiler, yaptıkları işler ve aldıkları riskler nedeniyle aslında deli gibidirler, bunlar dolaylı delilerdir.

Narsist kişilikli, bencil, egoist insanlar böyledir. Bunlar Allah hakkı, peygamber hakkı, arkadaş hakkı bilmez; kendilerini her şeyden önde görürler. Dış dünyadaki insanların kişilik özelliklerini ve menfaatlerini flu, kendi menfaat ve özelliklerini ise abartılı görürler. İşte bu, değer takdir duygusu bozukluğudur. Seyr-i sülûkun en önemli cephesi işte akılda meydana getirdiği gelişimdir. Seyr-i sülûkla, sakîm olan akıl, selim bir akla dönüşür. Bu gelişmeyle, kişilerdeki değer takdir duygusu bozukluğu gider ve basiret, feraset, idrak açılır.

Akıl ile zekâ aynadır. Zekâ bilgisayara benzer, akıl ise Abdulkadir Geylani’dir. Zekâ ruhun aklıdır, zekâ enteresandır, kuralları sevmez. Akıl ise bağdır; zekânın bilgilerini düzenler, düzenleyemezse bunalıma girer. Bu bunalımdan zekâ da rahatsız olsa böyledir. Zekâ, Allah’ın nasıllığına kadar düşünür; akıl “Dur bakalım haddini bil!” der. İşte gerçek akıllı adam her şeyi yerli yerine koyan adamdır, kârını zararını düşünen adamdır. “Şu konuda hataya düşmeyelim.” diyen adamdır. Tek başına ilim sahibi olmak, akıllı olmak demek değildir. İlim elbette aklı arttırır ama her ilim sahibi akıllı demek değildir. Şeytan da ilim sahibiydi ama akıllı mı? Bir insan ilimde zirve olsa da nefsinin çirkin sıfatlarından kurtulup objektif olmayı başaramazsa duygusallıktan da kurtulamaz. Duygulu olmak iyi ama duygusal olmak iyi değildir. Objektif olmak, hak ve adalet karşısında tarafsız olabilmek demektir. Yine mutmain olmak demek, akl-ı selim olmak demektir ve aynı zamanda fıtratını, Hazreti Muhammed’i (sav) ve O’nun Ehl-i Beyt’ini koşulsuz sevecek bir moda getirmek demektir.

Başımıza gelenler bizim için ideal olan değil ama bizim sınavımız için gerekli ve hayırlı olandır.

Allah’ın evrene koyduğu kanun ve kurallar ki bu tabiat yasaları değişmez; hayvanlar, bitkiler, insanlar herkes bu yasalara uyar. Buna tekvinî yasalar denir. Bir de teşriî yasalar vardır ki bunlar Kur’ân’la beyan olunan, irademizin devreye girdiği ve sorumlu olduğumuz yasalardır. Bir de yine tekvinî yasalar gibi irademizi aşan kader yasası vardır. Allah’ın iradesini ortaya koyan bu yasalar da önemlidir. Kader yasasına göre kimi kör olur, kimi topal, kimi zengin, kimi fakir... Bu yasalara teslim olmak önemlidir. Kader yasasında başına gelenler sana her zaman mantıklı gelmeyebilir; gerçekten bu iş mantıksız da olabilir. Burada aklın hakkını vermemek, bu mantıksız şeyin mantıklı olduğunu söylemek akla haksızlık olur. Rabbimiz de bundan hoşlanmaz. Böyle bir durumda yapılacak şeyin birincisi, bunların sana mantıksız gelmesinin seni günahkâr ve isyankâr etmediğini bilmektir. İkincisi ise isyan etmeden, itiraz etmeden “Bu işte benim bilmediğim, Rabbim’in bildiği bir hikmet vardır.” diye bu sonuca teslim olmaktır. Yani bu nokta ahlakın devreye girdiği bir noktadır. Şeytan sınavı böyle bir noktada kaybetti. “Allah’ın aklı benim aklımı aşar. Her ne kadar bu iş mantıksız olsa da bunda benim anlamadığım, göremediğim bir mantık olabilir veya elbette bu işin bir hikmeti vardır.” demek, en doğru yerde durmak ve en güzel şekilde düşünmektir. İnsan ilişkilerinde de bu tutum önemlidir ki kişilerin karakterlerini ortaya koyar. Mesela dostlarından birisinin, aranızda geçen bir husumet esnasında sana göre bir haksızlığını bulmak, o kişiye yüklenmek ve ona kötülük etmek için ele koz geçirmek gibi görülürse bu gerçekten büyük ahlaksızlıktır. Böyle durumlarda bu hatayı görmezden gelmek ve hoşgörülü olmak güzel ahlakın bir tezahürüdür. İşte böyle yapan kişi hem aklın hakkını vermiştir hem de itiraz, isyan ve kötülük etmeyerek şeytanlaşmaktan kendini korumuş, bu konudaki sınavı kazanmış demektir.

Bu dünya hayatı imtihan formatında dizayn edilmiş olup cennet gibi yaşamaya endeksli bir hayat değildir. Başımıza gelenler bizim için güzel olan, ideal olan değil ama bizim sınavımız için en gerekli ve hayırlı olan yani en uygun olandır. Uygun olanı ise Rabbimiz belirler. Mesela gözümüz, kaşımız, burnumuz gibi organlarımızı ele alalım. Bu organlarımız bize güzel gelmeyebilir. Ama güzellik üstünlük değildir; aksine doğru olan şu ki uygun olan bir organ güzeldir. Çünkü uygun olanı Rabbimiz belirler ve bunu belirlerken de bizim için dünya-ahiret, geçmiş-gelecek, bütün zamanlarımızı kuşatan bir bilgiyle, yine ruhsal ve fiziksel yapımızı, yani her şeyimizi değerlendiren bir bakışla belirler. Kula yakışan bu durumda Allah’a teslim olmak ve bize verilen şeylerin en uygun olan olduğu bilinciyle rahat ve huzurlu olmaktır. Organlarımız gibi değişemeyen özelliklerimizi değiştirmeye çalışmak veya bunlar sebebiyle bunalıma girmek yerine, ilim gibi, ahlak gibi değişebilecek şeyleri değiştirmeye çalışmak bu dünya hayatına en doğru yerden bakmak olur.

Evet, dünya hayatı imtihan formatında bir hayattır. Bu sebeple sıkıntıları fazladır. Ama en çilekeş Müslüman’ın bile daha çok şükredeceği bir yaşantısı olur. Şükretmeyi hiç elden bırakmamalıdır. Çünkü Allah’ın lütfu her zaman daha fazladır. İmtihan formatında olsa bile dünyada sıkıntı az, mutluluk daha fazladır. Mesela sağlıklı bir şekilde nefes alıp vermek bile en büyük bir nimettir. İşte bu nedenle sıkıntıları fazla büyütmemek gerekir.

Allah ile Duygusal Bağ Kurulursa İnancın Adı İman Olur

Namazını beğeniyorsan Rabbin’e sun, kimseyi bu konuda taklit etme. Allah ile ilişkilerde ihlâs, muhabbet, Allah aşkı önemlidir. Namaz Allah’a sevgi izharıdır. “Ey Rabbim! Sen benim için en değerlisin, benim için en önemli olan sensin.” duygusunu ortaya koymaktır. Egoistler kendi değerlerini abartır, karşıdakini yok sayarlar ve bunu Allah’a karşı da yaparlar. Bu durum namazlarındaki huşuyu otomatikman etkiler. O zaman Allah’a karşı bencillikten kurtulmadan, namazlar gerçek namaz olmaktan uzaktır.

Allah büyük bir gerçeklik olarak, bir hakikat olarak var mı, var. O zaman O’nunla ilişkilerimizi düzeltmemiz gerekir. Allah ile duygusal bağ kurulursa inancın adı iman olur. İnanç, cansız bir varlığa da olabilir. İnanç mantıklı, aklî delillerle olur. İman olunca işin içine duygular da girer. Allah’a yalnız soyut bir isim, bir kavram gibi fizikî delillerle inanmayın. Böyle imanda her zaman akıl ve beyin devrededir. Akıl ve beyin de devamlı şüphe ürettiği için bu kişiler şüphe ve vesveseden kurtulamazlar. Çünkü bu konuyu çok kereler anlattık ki akıl şüphe yöntemi ile çalışır. Elhamdülillah, bugün kalbin varlığı, sezginin varlığı, ferasetin varlığı ispatlandı, yerleri tespit edildi. Bunlar sadece soyut metafizik kavramlar değil artık. Demek ki iman ile inanç ayrıdır. İnanç aklî delillerle inanmaktır. Allah, fazlından ve kereminden onları da imandan sayar. İman; kalbin devreye girmesi, duyguların, sevginin, aşkın devreye girmesiyle oluşur. O sebeple iman; metafizik olan, gaybî olan bir hakikate, aklen yeterli bir delil veya sezgi ile, külli psikolojik bir halet-i ruhiye içinde inanmaktır. Allah, akıl ile bulunur ama Allah ile duygusal bağ, din ile kurulur. Dine inanç olmazsa Allah ile duygusal bağ da kurulamaz. Bu sebeple deistlik, insanı hiçbir zaman gerçek bir yaratıcıyla buluşturmaz ve tanıştırmaz. İnancın tasavvuftaki adı surete imandır. Surete iman yüzeysel, derinliği olmayan iman demektir… Derinliği olan iman; aklın yanında sevginin, aşkın, tüm güzel duyguların eşliğinde olan imandır ki buna tasavvufta hakiki iman denir. Bu iman, nefsini mutmain eden kişilerin imanıdır.

Kâbe Tecellisi ile Namaz Tecellisi Ahiret Tecellisi Gibidir

Allah, Efendimiz’i (sav) en güzel bir örnek olarak yarattı. O zaman örnek Müslüman olmak ve bunu amaç edinmek güzeldir. Allah, hâşâ yeryüzüne inseydi Hazreti Muhammed’e (sav) benzerdi. “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmrân, 3/31) ayeti de bunu hatırlatır. Dolayısıyla “Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) ayetinde açıkça ifade bulduğu gibi bizim, Efendimiz’den daha güzel bir örnek şahsiyet modeli aramamız anlamsızdır. Güzel ahlakı elde etmek, sadıkların, örnek şahsiyetlerin sohbetiyle ve onlardan inikâsla çok kolay olur. Bunlarla beraber namaz ibadeti de nefs terbiyesinde önemli bir ibadettir. “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebût, 29/45) ayeti bunu ifade eder. Açıkça görülüyor ki bu ayet aynı zamanda “nefs bütün kötülükleri emreder” anlamına da gelir. İşte güzel kılınan, huşû ile kılınan namaz tedavi için aslında çok faydalıdır. Zira namazdaki nur tecellisi özeldir. Bu tecelli sadece Kâbe’de ve namazda vardır. Allah, namazda nurlarını ve feyizlerini bize yansıtır ve kalplerimizi manevi kirlerden temizler. Kâbe tecellisi ile namaz tecellisi, ahiret tecellisi gibidir. Çok faydalıdır. Kâbe’nin böyle faydalı olması için Kâbe’ye bu niyetle gitmelidir. Ama insanların çoğu bunu bilmeyince hacdan yeterli seviyede faydalanamazlar.

Batılılarda Taklit Edilecek Din Alimi Bulunmaz

İmam-ı Rabbani, İmamı Gazali, İbn-i Sina gibi taklit edilecek din ve kelam âlimleri Batılılardan çıkmaz. Batı’da ateizmi çürütenler var ama Tevrat’ın, İncil’in akla ve bilme uygunluğunu ispat eden âlimleri yoktur. Çünkü bu dinler tahrif edilmiş, beşer aklı ve eli karışmıştır; ispat da edilemezler, o yüzden ispat çıkmaz. İslam akla ve mantığa çok önem verir. Aklını kullanmayanları ciddi olarak kınar. Ama aklı nasıl kullanacağımız konusu da önemlidir.

Akıl, kalbin bir özelliğidir. Akılla ispat ettikten sonra ispatı bırakıp artık sabit fikirli olmak gerekir ki bu dogmatiklik değil epistemolojik bir zorunluluktur. Bunu kabul etmemek ise delilik gibi psikolojik anlamda bir sorunu olmak demektir. Zanni değil de kesin delil hükmünde bir tane delil bin tane delil hükmündedir. Mesela güzellik delili tek başına Allah’ın varlığına çok güçlü, kesin bir delildir. Kimse bunu çürütemiyor ve bundan kaçamıyor. Bunu anlamalı ve bu bana yeter demeli. İşte bu delillerden sonra iman etmek bilimsel bir zorunluluktur. Ama bunların hepsi inançtır, iman ise ayrıdır. Mesela aslana inanan bir adam, aslanla bir kafese girerse onun sadece adıyla mı muhatap olacağını düşünür? Aslanın duygularını, vahşiliğini, parçalayıcı özelliğini hesaba katmaz mı? İşte Allah’a iman bu duyguların devreye girmesiyle oluşur. Bunun için “Allah beni seviyor mu, ben onu ne kadar seviyorum, Rabbim bana değer verir mi, beni hangi cennetine koyacak? Acaba avamın cennetine mi yoksa velilerin cennetine mi gideceğim?...” diye düşünmek gerekir.

Allah (c.c.) velilerin cennetinde veli kulları ile konuşacak, bu gerçeği iyi bilmek lazım. Hâlbuki avam kişi ölünce onun terakkisi orda biter ama havas kulların, Allah dostu olan kulların terakkisi ölse de bitmez, ahirette bile devam eder gider. Ona göre bu dünyadaki tercihimizi iyi yapmalıyız.

“İnsan Beyni, İnsan Zekâsı” Şeytandan Daha Tehlikelidir

İnsan beyni, insan zekâsı şeytandan daha tehlikelidir. Niye? Çünkü insan beyni şüphe yöntemiyle çalışır. Ayrıca ikizcil düşünceler, çağrışım kanunları, otomatik düşünceler, bilinçaltı gibi beyinde var olan bazı özellikler de bunların mahiyetini bilmeyen insanlara, şeytandan daha çok zarar verir. Vesvese ile ilgili makalemizde bu konuyu etraflıca anlatmıştık. İşte şeytan ise sadece bu meselede insanların cahilliğini çok iyi kullanır. Mesela, baban ölse buna hem üzülür hem sevinirsin. “Allah var.” dersin ama beyinde “Allah yok” düşüncesi hazırdır; buna ikizcil düşünce denir. İnsan beyni böyle kodludur. Bunu bilmeyen birisi, ben nasıl adamım diye kişiliğinden şüpheye düşer. Tedai, çağrışım da ayrı bir şeydir. Bilinçaltı verileri de ispat edildi. Bilinçaltı çöplüğü otomatik düşünceler ile çalışır. Bilinçaltı her gördüğü şeyin fotoğrafını çekerek arşive atar ve zayıf olduğun zamanlarda sana bu verileri tekrar verir. Nefsin uç istekleri de böyledir. Zamanın Gavsı olsan bu uç isteklerden kurtulamazsın, sana gelir. Ne kadar dua okursan oku gitmez; çünkü bunun sebebi şeytan değildir. Mesela, şehvet galebe çalmışsa zamanın kutbu olsan irade o halde zayıf demektir. İşte bu durumda nefsin uç istekleri devreye girer, şehvetli veya şehvetsiz buna engel olamazsın. (Nefsin uç isteklerinden kastımızı daha önceki sohbetlerimizde anlatmıştık. Detayı Feyz dergisinin eski sayılarından öğrenilebilirsiniz.) Uç istekleri kale almamalı, kendine yakıştırmamalıdır. “Ya ben böyle sapık biriysem.” diyen adamlar bu tuzağa düşerler. Bu aşağılık kompleksi de insanları mutsuz eder, hasta eder. İlacı şudur: Bunu kendine ispat etmeye kalkma. “Ben böyle değilim.” deyip reddet.

Gönül dergisinin 48. sayısında “Beynin çalışma prensibi nasıl olur, şüphe ve vesvese nedir?” Bu hayati konuları çok etraflıca anlattık. Değerli okuyucularımızın bu konuları tekraren okumalarını ve iyice anlamalarını tavsiye ederiz.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Müspet Bencillik İçin Dosdoğru Olmak Ve Hakkaniyetli Olmak Gerekir

Seyyid Şenel İlhan’ın Sohbetinden İnsanoğlu yaratılış olarak bencildir, menfaatperesttir… Fıtraten böyledir ve bencilliği onda doğal olarak, öğrenmeye, hatırlam...

Allah’ın Varlığı, Dinin Varlığını Kaçınılmaz Kılar / Seyyid Şenel İlhan’ın Sohbetinden

İnsanlık, Hz. Adem’den beri hep bir tanrıya inana gelmiştir. Buna “kabul-i âmme” denir ki anlamı, insanlarda bir yaratıcıya inancın doğuştan var olması ve yeryüzünd...

Sahih Sünnet Kur’ân Gibi Korunmuştur / Seyyid Şenel İLHAN’IN Sohbetinden

İnsanların karakterli olanları yanlış fikirler içinde olsalar bile fıtratları gereği gelip doğruyu buluyor ve doğruyu görünce teslim oluyorlar. Yani nefislerine uyu...
Tüm Yazıları