Kuranı Kerim Ancak Hadisler Işığında Doğru Anlaşılır / Yrd. Doç. Dr. Mustafa Canlı

Kuranı Kerim Ancak Hadisler Işığında Doğru Anlaşılır /  Yrd. Doç. Dr. Mustafa Canlı

Tarih: 2013-09-02

İslam’da hadis-i şeriflerin önemi ve yeri nedir?
Hadis-i şerif bildiğiniz gibi Kur’an’dan sonra İslam dininin ikinci kaynağıdır. Hadisin önemine değinmeden önce hadisin bir tanımını yapmak isterim. İslam âlimleri genel olarak hadisin tanımını şu şekilde yapıyorlar: “Hadis; söz, fiil, takrir olarak Hz. Peygamber’e izafe edilen her şeydir.” Bu tanım çerçevesinde şunları söyleyebiliriz: Efendimiz’in (sav) söylemiş olduğu sözler, davranışlar ve takrirlerinin her birine hadis diyoruz. Takrirden maksat, huzurunda yapılan işler konusunda sükût etmesi, müdahale etmemesi demektir. “Olumsuz olsa müdahale ederdi.” düşüncesi ile bu tür sükût etmelerine de normatif bir değer atfedilmiştir.
Aslında sorunuzun cevabı, bu normatif kelimesinde yatıyor. Yani şunu demek istiyorum. Sevgili Peygamberimiz’in (sav) söylediklerinin normatif bir değeri vardır. O herhangi biri değildir. Allah’ın seçilmiş bir kulu olarak, söyledikleri ve yaptıkları anlam yüklü olan bir manevî şahsiyettir. Bu anlamda Yüce Dinimiz İslam açısından “Hadis” olmazsa olmaz bir konumdadır. Asırlara damgasını vuran ve kıyamete kadar da etkisi devam edecek olan bir İslam medeniyetinden bahsediyorsak, bu İslam medeniyetinin temelini hadis oluşturur. Onun için hadisler büyük bir öneme sahiptir. Bu öneminden dolayıdır ki; tek bir harfi bile değişmeyen Kur’an-ı Kerim’e bir şey yapamayacaklarını anlayan İslam düşmanları, hadis cenahından İslam ümmetinin içinde fitne oluşturmaya çalışmaktadırlar. “İslam binasının altından hadisi çekip alabilirsek İslam’ı yıkmış oluruz.” düşüncesindeler. Gerçekten bu düşünce onlar açısından doğru bir düşünce olabilir. Zira İslam binasının altından hadisi çekersek İslam dini diye bir şey kalmaz. Her gün beş vakit kıldığımız namazı düşünelim. Kur’an’da namazın ne şekilde kılınacağı ile ilgili bilgilere rastlayamazsınız. Kur’an, “namazı dosdoğru kılın, rükû edin, secde edin” der, ama hiçbir şekilde eller namazda şöyle kalkacak, ayakta şu ayetler okunacak, rükûa gidildiğinde şunlar söylenecek diye bir şey söylemez. Peki, bütün bu ayrıntıları kim veriyor? Ayrıntılar, Kur’an’ın ilk müfessiri olan Hz. Peygamber tarafından veriliyor. İşte Hz. Peygamber’in vermiş olduğu bu bilgilerin her biri birer hadistir. Neticede Peygamberimiz (sav) Kur’an’ın ilk müfessiri, hadisler de Kur’an’ın ilk tefsiridir. Bu anlamda Kur’an’ın anlaşılması noktasında hadislerin çok önemli bir yeri vardır. Bir seferinde Hz. Aişe validemize “Peygamber Efendimiz’in (sav) ahlakı nasıldı?” diye soruyorlar. O, “Siz hiç Kur’an okumadınız mı? Onun ahlâkı Kur’an’dı.” diyor. Burada Kur’an ile Hz. Peygamber’in yani hadisin ne kadar iç içe olduğunu, bütünleşmiş olduğunu görüyoruz. İşte hadis, önemini buradan almaktadır.


“ALLAH VE RASULÜ’NE İTAAT EDİN” (ENFÂL, 8/46)
Hadis ve Hz. Peygamber’in (sav) dindeki konumu nedir? Bir başka deyişle “hadis” gücünü nereden alıyor?
Hadis gücünü Hz. Peygamber’den alıyor. Peki, o zaman Hz. Peygamber kimdir? Onu iyi anlamamız lazım. Kur’an’da birçok ayet-i kerimede “Allah” kelimesinin hemen yanında Hz. Peygamber’in ismi geçer. Kur’an’da “Allah ve Rasulü’ne itaat edin.” (Enfâl, 8/46), “Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (Nûr, 24/52) “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin…” (Haşr, 59/7) gibi ayet-i kerimeler vardır. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (sav), gücünü Kur’an’dan alıyor. Yani Cenab-ı Allah’tan alıyor. Onun için hadis dinimizde çok önemli bir konuma sahiptir.


Hadisler ve ayetler aynı zamanda ortaya çıkmış, aynı sahabe topluluğunun şahitliği tarafından ulaşmış bilgiler olduğuna göre ayet ve hadislerin ayrımı nasıl yapılmıştır?
Peygamber Efendimiz’in nübüvvet görevi alması ile birlikte, vahiy ile hadis dediğimiz onun sözleri ve davranışları beraber yürümüştür. Ancak ilk dönemde Kur’an’ın yerleşmesi çok önemliydi. Sevgili Peygamberimiz (sav), Kur’an’ın doğru bir şekilde yerleşmesine önem vermiştir. Kuran’ın nesilden nesile aktarılması önemliydi. Bundan dolayı vahiy geldikten sonra hemen vahiy kâtipleri belirledi. Yaklaşık kırk kadar vahiy kâtibi vardı. Bunlar gelen vahiyleri yazıya geçirirlerdi. Ama genel olarak hadisler ilk zamanlarda yazıya geçirilmedi. Peki, hadisler nasıl korundu? Hadisler ilk dönemde hafızalarda korundu. Cahiliye toplumunu düşündüğümüzde, karşımızda müthiş bir düzeyde hafızasına güvenen bir toplum vardır. O dönemde Kâbe önemli bir yere sahipti. Şairler Kâbe’nin etrafında onlarca beyitlik şiirler söylerlerdi. Bu şiirleri dinleyenler arasında anında şiirleri ezberleyenler vardı. Neden böyle oluyor? Bakınız bu aslında insanın fizyolojisiyle, psikolojisiyle alakalı bir durum. Hangi melekenizi ön plana çıkarırsanız o melekeniz gelişir. Âmâ insanları düşünün. Hafıza melekeleri müthiş şekilde gelişmiştir. Onun için hafız olan birçok âmâ vardır. O günkü cahiliye toplumunu düşündüğümüzde de hafıza melekesini olabildiğince yükselten bir toplum var karşımızda. İşte ashab, hafızasına böyle güvenen bir toplumdan çıktığı için ve bir de Ku’ran’la karışma endişesi olabileceğinden dolayı ilk dönemlerde hadisler, hafızalarda korunmuştur. Nasıl korunuyor? Mesela Hz. Peygamber (sav) bir şey söyledi... Ashab kendi arasında müzakere meclisleri kurup bir yerde toplanırdı. Gerek Efendimiz’den gelen ayetleri gerekse o gün içerisinde söylemiş olduğu sözleri aralarında müzakere ederlerdi. Demek ki sahabe, Kur’an ayetlerini yazarak, hadisleri de genellikle hafızalara alarak korudu. İşte böylece hadislerde rivayet geleneği oluştu. Bu şekilde rivayet edilen hadisler, aslına uygun bir şekilde korunmaya gayret gösterildi. Bu konuda o kadar destanımsı çabalar var ki karşımızda... Mesela bir hadisi alabilmek için günler süren yolculuklar yapılırdı. Hatta hadis alınacak kişi güven vermezse o kadar yoldan gerisin geriye dönülürdü. Şimdi bazı kişilerin oturdukları yerden, mesela Buhari’de yer alan hadisler için, “zayıftır, uydurmadır” demeleri tarihi hakikatlere nankörlük etmek, bu kadar ortaya konan cansiperane gayretleri görmezlikten gelmek anlamını ifade etmektedir. Bakınız Buhari, “Sahih” adlı eserini yüz binlerce hadis arasından tekrarlar dâhil yaklaşık 7 bin hadisi seçerek ortaya koyuyor. Dolayısıyla o insanların bu çalışmalarını hakikaten küçük görmemek lazım.


HADİSLER, İLK KEZ ÖMER BİN ABDULAZİZ’İN HİLAFETİ DÖNEMİNDE TOPLANDI
Hadislerin hafızalarda korunduğunu söylediniz. Şu anda hadisler yazılı olarak elimizde. Hadislerin yazıya geçirilmesi ne şekilde ve ne zaman olmuştur?

İlk dönemde her ne kadar hadisler hafızalarda korunmuş ise de az da olsa sahabe arasında hadisleri yazıya geçirenler vardı. Mesela bunlardan biri Abdullah bin Amr idi. Ebu Hüreyre (r.a.) diyor ki: “Sahabe arasında Abdullah b. Amr hariç benden daha iyi hadis bilen yoktu. Çünkü o yazardı ben yazmazdım.” Demek ki o dönemde Abdullah bin Amr’ın hadisleri yazdığını görüyoruz. Bunlar çok azınlıkta tabi. Bu noktada şunu belirtmek isterim ki; Efendimiz’den (sav) hem hadislerin yazılmasını yasaklayan hem de izin veren rivayetler gelmiştir. Peki bu rivayetleri nasıl bağdaştıracağız? Hadis ilminde, çelişkili gibi görünen rivayetleri uzlaştıran bilim dalına “muhtelifu’l-hadis” ilmi diyoruz. Hadislerin yazılmasına izin veren rivayetlerden Efendimiz’in Abdullah b. Amr’a söylemiş olduğu; “Yaz! Hayatım elinde olan Zât’a yemin ederim ki bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz.” rivayeti meşhurdur. Bunun yanında “Benden Kur’an’dan başka bir şey yazmayın.” rivayeti de bilinmektedir. Peki, çelişkili gibi görünen bu rivayetleri nasıl bir araya getireceğiz? İslam âlimlerince bu konu üzerinde durulmuş ve neticede şöyle bir sonuç çıkarılmıştır: İlk dönemde Kur’an’la karıştırılma ihtimali olduğundan dolayı hadislerin yazılması yasaklanmıştır. Sonraki dönemlerde Kur’an’la karışma ihtimali ortadan kalktıktan sonra hadislerin yazılmasına izin verilmiştir. Bu şekilde hadisler tedvin edilmiştir. Hadisleri hafızasında tutan sahabe sayısı gün geçtikçe azalıyordu. İlmin yok olmasından endişe edildi. Nitekim dönemin halifesi Ömer bin Abdulaziz valilerine emir gönderiyor, diyor ki: “Ben ilmin yok olmasından korkuyorum. Hadisleri bir araya getirin.” Bu sese kulak verenlerin ilki tabiinden İbni Şihab ez-Zührî oluyor. Allah kendisine rahmet eylesin. Allah ondan razı olsun. Hadis tarihinde Zührî, hadisleri ilk tedvin eden kişi olarak anılıyor. Hadisler o dönemde yani Ömer bin Abdulaziz’in hilafeti döneminde resmî olarak tedvin edildi. Resmî diyorum çünkü daha önce de ifade ettiğim gibi, az da olsa hadisler ilk dönemde gayri resmî olarak yazılıyordu. Tedvin, konu ayrımı olmaksızın hadislerin bir araya getirilmesi demektir. Daha sonra hadislerin konularına göre tasnifi ihtiyacı doğuyor ve namazla ilgili hadisler, oruçla ilgili hadisler diye konularına göre hadisler tasnif ediliyor. Bu şekilde konularına göre hadisleri bir araya getiren eserlerin başında Türk asıllı büyük hadis âlimi Buhari’nin “Sahih-i Buhârî” adlı kitabı gelmektedir.


YERYÜZÜNDE KUR’AN’DAN SONRA EN SAHİH KİTAP “SAHİH-İ BUHÂRΔDİR
Genelde sorulan sorulardan biri de “En güvenilir hadis kitapları hangileridir?” sorusudur. İslam âlimleri en güvenilir altı hadis kitabını sıralamışlar ve buna da Kütüb-i Sitte adını vermişler. Bu eserlerin hepsi hicri üçüncü asırda yazılmış. Kütüb-i Sitte denilen kitaplar: Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Nesâi ve İbni Mace. Bunların içinde en sahih olanları, Buhari ve Müslim’dir. Bu ikisine “Sahihayn” adı verilir. İkisi arasında en sahih olanı ise Buhari’dir. “Yeryüzünde Kur’an’dan sonra en sahih kitap ‘Sahih-i Buhari’dir.” sözü meşhurdur.


MÜTEVATİR OLMAYAN HADİSLERLE DE AMEL EDİLİR
Hadislere ne kadar güvenebiliriz?

Önceki açıklamalarımız dikkate alındığında hadislere güvenmemiz gerekiyor. Tabiatıyla hadislerin delâlet yönüyle Kur’an gibi olması mümkün değildir. Yeryüzünde yüzde yüz kesin olan ve yakîn bilgi ifade eden tek kelam, Kur’an’dır. Mütevatir sahih hadisler Kur’an’a yakın bilgiyi ifade edebilir ama hiçbir zaman Kur’an ile eşdeğer değildir. En sağlam hadis, mütevatir sahih hadistir. Aklın, yalan üzerine ittifak etmelerini kabul etmeyeceği kalabalık bir topluluğun, aynı şekilde kalabalık bir topluluktan rivayet ettikleri hadise mütevatir hadis denir.
“Sadece mütevatir hadisle amel edilir, gerisine güven olmaz.” diye bir şey söyleyemeyiz. Diğer hadisler zayıf demek değildir veya güvenilmez demek değildir. Neticede Buhari’nin Sahihi içerisinde mütevatir diyebileceğimiz hadis sayısı çok azdır. O zaman bu hadislere güvenmeyecek miyiz? Buhari Hazretleri bu hadisleri hadis usulü tekniklerinden, hadis ilmi süzgecinden geçiriyor ve neticede bu hadisleri kitabında bir araya getiriyor. Mütevatir olmayan hadislerle elbette amel edilir. İslam âlimleri özellikle fazilet konusunda, ahlakî konularda mütevatir olmayan hadislerle amel edilebileceğini ifade ederler.


İBADETLERİN NASIL YAPILACAĞI HADİSLERLE AÇIKLANMIŞTIR
“Güvenilir hadislerin sayısı bir elin parmaklarının sayısı kadar azdır.” diyen kesimler haklı mıdır?

Önce güvenilir hadisin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Güvenilir hadis demek mütevatir hadis demek değildir. Hadisin güvenilir olup olmadığı hadis alimlerince ortaya konur. Hadisin sahihlik şartlarını taşıyıp taşımadığı önemlidir. Buhari’nin Camii’nde yaklaşık 7 bin hadis var. Onları sahihlik kriterlerinden geçirdikten sonra yüz binlerce hadisin içerisinden seçmiştir. Dolayısıyla Buhari’nin bütün hadislerine güvenilir. Allah’a hamdolsun sahihlik şartlarını taşıyan binlerce hadis vardır. Din, ağırlıklı olarak onlarla şekillenmiştir. Namaz, oruç bu hadislerle şekillenmiştir.


“KİM BENİM SÜNNETİMDEN YÜZ ÇEVİRİRSE BENDEN DEĞİLDİR”
Tam buraya gelmişken şu soruyu sormamız gerekiyor. Allah’ın kelamı olan Kur’an tek başına yeterli olmaz mı? Hadisler olmasa da olur mu?

“Kur’an bize yeter.” anlayışının izlerini Hz. Peygamber (sav) zamanına kadar uzatabiliriz. Zira Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Şunu iyi biliniz ki bana Kur’an-ı Kerim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltuğuna kurulan tok bir adamın size: ‘Sadece şu Kur’an lazımdır, onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter.’ diyeceği günler yakındır...” Bu sözünün devamında Efendimiz: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyuruyor. Bu manada “Kur’an bize yeter.” sözü Peygamber (sav) zamanına kadar gitmektedir. Ondan sonraki süreçte bu anlayış biraz daha güçlenerek devam etmiş, her dönem bu düşünceye sahip insanlar var olagelmiştir. Bakmayın şimdilerde insanların yeni bir şey bulmuş gibi ortaya çıkmalarına. Çoğu, geçmişte söylenmiş kıyıda köşede kalmış fikirleri buluyor ve yeniymiş gibi sunuyor. Mesela bunların atalarından birinin Hint alt kıtasında çıktığını görüyoruz. Geçmişte İngilizlerin sömürgesi altında olan bu bölge, İslam’ın bir dönem vurulmak istendiği aynı zamanda İslam’ın şahlandığı bir bölgedir. Seyyid Ahmet Han diye biri çıkıyor ve İngiltere’ye davet edilip krallar gibi ağırlanıyor. Ödevini almış bir şekilde memleketine döndüğünde Ehl-i Kur’an diye bir teşekkül oluşturuyor. İsmi de çok cazip. Buna göre hadislerin çoğu uydurmadır. Parolası bu. Hepsi uydurmadır dese ilk anda tepki olacak ya, o yüzden çoğu uydurmadır diyor. O şekilde çalışmalar yürütüyor. Maalesef bu çalışmalar o tarihten bugüne etkisini gösteriyor. Günümüzde de bunun yansımaları var. Bunlara verilecek cevap şudur: “Hadisler olmadan ne Kur’an ne de İslam tam manasıyla anlaşılabilir.” Hz. Peygamber’in sözleri ve davranışlarının önemini vurgulaması bakımından “O kendi heva ve hevesinden konuşmaz.” (Necm, 53/3) ayeti önemlidir. Bu şu demektir: O kendiliğinden konuşmaz. Onun konuştuğu vahiy ürünüdür. Bu çerçevede vahyi iki kısma ayırıyorlar. Birincisi “Vahy-i metluv” yani namazda okunan vahiy ki bu Kur’an’dır. Vahyin diğer kısmına da namazda okunmayan vahiy anlamında “vahy-i gayri metluv” denir. Bu da Hz. Peygamber’in sünnetidir. Demek ki sünnet vahiy ürünüdür. Denilebilir ki sünnetin hepsi mi vahiy ürünüdür? Hayır. Sünnetin içerisinde teşrii değeri olan ve olmayanı vardır. Evet, sünnet de Kur’an gibi kanun koyar. Ama Efendimiz’in (sav) her sözü mü böyledir? Hayır. Mesela Hz. Peygamber (sav) “Ben bir beşerim” diyor. Beşer yönünün olduğunu vurguluyor. Âlimlerimiz Peygamber Efendimiz’in sözleri ve davranışlarının bağlayıcı olup olmamasına göre sünneti tasnife tabi tutmuşlar. Buna göre kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak olan ve tâbi olunduğunda sevap terettüb eden evrensel ilkelere “Sünnet-i Hüda” adını vermişler. Beşer yönüyle yaptıklarına da “Sünnet-i Zevâid” demişler. “Şunu yapmak sünnettir.” dediğimizde ifade ettiğimiz sünnet, sünnet-i hüdadır. Buradan sünnetin hepsinin de aynı güçte olmadığını ifade etmek istiyorum. Yani hadislerin hepsi de aynı teşrii değeri taşımıyor. Bazı hadisler Efendimiz’in özel tercihleriyle alakalıdır. Yemesi, içmesi, giyinmesi vs. ile ilgili tercihleri bu kabildendir. Ancak teşrii değeri olan bazı söz ve uygulamaları da vardır. Mesela erkeklerin giyinmesi ile ilgili olarak Efendimiz bir kanun koyuyor ve diyor ki erkek altın takmayacak, ipek giymeyecek. Bir gün, bir elinde ipek diğer elinde altın olduğu halde ashabının huzuruna çıkıyor ve diyor ki: “Ümmetimin erkeklerine ipek ve altın haramdır.” Bu konular Kur’an’da yok tabi. “Kendi heva ve hevesinden konuşmaz.” ayetini düşündüğümüzde Peygamber Efendimiz’in kendi kafasına göre kanun koyamayacağı açıktır. Allah’ın kontrolünde olan bir Nebi’nin kendiliğinden konuşması mümkün değildir.
Onun için diyoruz ki: “Hadis olmazsa İslam binasının ayakta kalması mümkün değildir.” İşte bu noktada “Kur’an bize yeter.” ifadesinin saçma sapan bir ifade olduğunu görebiliyoruz. Geçmişte bir TV programında “Kur’an bize yeter.” diyenlerden biriyle yapılan bir röportajı hatırlıyorum. Spiker ona “Peki siz namazı nasıl kılarsınız?” diye sormuştu. O da “Ben namazı istediğim şekilde kılarım. İster elbiseyle ister çıplak bir şekilde. Hatta çıplak kılmam daha doğal olur.” diye devam etti. “Kur’an bize yeter.” derseniz böyle saçmalarsınız. “Kur’an bize yeter demek büyük bir sapıklıktır. Hz. Peygamber’in peygamberliğini, Allah’tan vahiy aldığını inkâr etmektir. Dolayısıyla hak ve hakikatten uzaklaşmaktır. Aynı zamanda hiç mantıklı bir cümle değildir. Bu gibi sözlere asla itibar edilmemeli. İnsanımız, TV’ye çıkıp bu sözlerle arz-ı endam eden insanlara asla itibar etmesinler.


MEZHEP İMAMLARINA TÂBİ OLMAKTAN BAŞKA ÇAREMİZ YOK
Müslüman halkımıza uyarı kabilinden söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Bir kere halkımız okusun. Bildiğiniz gibi okuma özürlü bir toplumuz. Genellikle bilgileri kaynağından almak yerine, gazetelerden, TV programlarından vs. elde ediyoruz. Tabi bu tavrın içerisinde bir hazırcılık var. Emek sarf etmeyi sevmiyoruz. Diz çöküp okumak, zaman ayırmak zor geliyor bizlere. Hadisin kaynağı Hz. Peygamber’dir (sav). Onun için birinci olarak onun hayatından başlamalı okumaya. Ama biyografi okuyor gibi değil, hayatımıza yansıtmak için okumalı. Bu çok önemli. İkincisi, hadisleri Buhari gibi birinci el kaynaklardan okusunlar.
Bu noktada şu hususu hatırlatmak isterim. Hadis okuması yaparken, hadiste geçen bir hüküm ile amel etme aceleciliği göstermemek gerekiyor. Burası çok önemli. Zira bizler, doğrudan hadislerle amel edebilecek konumda değiliz. Mesela bir hadis okuması esnasında kabirlerin ziyaret edilmemesi ile ilgili bir hadise rastladım. Okumaya devam ettiğimde ileriki sayfalarda “Ben sizlere kabir ziyaretini men etmiştim. Artık ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o size ölümü hatırlatır.” mealinde bir hadisle karşılaştım. Şimdi eğer ilk hadisle karşılaştığımda acele edip “Kabir ziyareti haramdır. Çünkü bunu Hz. Peygamber söylüyor.” deseydim büyük bir yanılgıya düşmüş olurdum. Öyleyse yalın bir şekilde hadis okumasından ziyade fıkhu’l-hadis çerçevesinde bir okuma zaruridir. Söz konusu olan bu rivayetler çerçevesinde diyecek olursak, nasih-mensuh gibi ilimleri bilmek gerekir. Bu perspektiften okumalar yapmak gerekir. Bu anlamda hadis okumalarında böyle durumlarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bu bağlamda müçtehid dediğimiz kişiyi küçümsememek lazım. Kur’an’ı bilir, Hz. Peygamber’den gelen rivayetlere vakıftır. Sonra kıyas ilmini bilir, metodolojiyi bilir. Dindeki bir konu üzerinde bir hüküm verir. Eğer böyle bir konumdaysak tamam, hadisle amel edebiliriz ama böyle bir konumda değilsek tâbi olmak zorundayız.
Bu bağlamda mezhepsizlik konusuna da değinmek isterim. Zamanımızda bu türden insanlarla karşılaşabilirsiniz. İşte “Ben Kur’an ve sünnet çerçevesinde yaşamak istiyorum. Herhangi bir mezhebe bağlanmama gerek yok.” gibi sözler sarf ederler. Uzaktan bakınca hoş gibi gelen bu tür sözlere itibar etmemek gerekir. Müçtehid imamlar seviyesine gelemediğimiz sürece o imamlara tâbi olmaktan başka çaremiz yoktur.
Okuyucularımıza Efendimiz (sav) örnekliğinde bir hayat yaşamalarını Cenab-ı Hak’tan niyaz eder, selam ve muhabbetlerimi sunarım.

YORUM YAZ




Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...