Ümmetin Birlik ve Beraberliği

Ümmetin Birlik ve Beraberliği

Abdulbaki İlhan

Tarih: 2013-06-03

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam, ölüm kendisini buluncaya dek Allah yolunda cihad eden Resulullah’a, O’nun ashabına, Ehl-i Beyti’ne, ezvâcı tâhiratına ve kıyamet gününe dek Allah yolunda cihad edecek olan muvahhid ve mücahidlere olsun.

Muhterem kardeşlerim, aziz, sıddık ve vefakâr arkadaşlarım!

Allah’ın azametine uygun bir kulluk takdim etmek için başladığımız bu yolculuk bugün 23. yılına ulaşmıştır. Allah Azze ve Celle imkân ve kuvvet verdiği müddetçe, inşallah biz bu yolculuğumuza bir ömür daha devam edeceğiz.

Bizim duygularımızda, davranışlarımızda, kabullerimizde, redlerimizde, tarz-ı telâkkimizde bu yolculuğun izleri var, boyası var. Bizi bir bütün olarak ele alan, sadece kalbimizi değil aklımızı, ruhumuzu, sırrımızı, nefsimizi sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) mirasıyla inkişaf ettiren; tekkenin, zaviyenin, dergâhın, medresenin, mektebin tüm varidatını sadrımıza zihnimize boşaltan Seyyidimiz’e Allah’tan nice ihsanlar, hayırlar diliyorum.

Bir babanın evlatlarının kimler olduğunu öğrenmek istiyorsak, o babanın mirasının kimlere kaldığına bakmalıyız. Babanın en değerli, en çok malı kimdeyse biz biliriz ki en kıymetli, en değerli evlat işte odur. Sevgili Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) dünya malı namına bir miras bırakmadığını çok iyi biliyoruz. O’nun esas mirası Ehl-i Beyti ve sünnet-i seniyyesidir. Öyleyse biz bakacağız ve “Bu maldan kimde çok varsa, Allah Resulü’nün evladı işte odur.” diyeceğiz. Peygamber Efendimiz’e (sav) ef’âliyle, ahvaliyle, eşgaliyle ittiba eden Ehl-i Beyt’in yanında gideceğiz, onlarla kardeş olacağız, onlarla dostluk kuracağız.

Muhterem kardeşlerim! İnanın, İslam ümmeti içerisinde birlik ve beraberliği tesis edecek olanlar işte bunlardır. Hakkı hak bilip ittiba edecek, batılı batıl bilip içtinâb edecek olanlar, işte bunlardır. Tebliği ve temsili Resulullah Efendimiz (sav) ve ashabının tebliğ ettiği şekilde, icra ettiği şekilde yapacak olanlar işte bunlardır.

Muhterem arkadaşlar!

Hak bir gayeye batıl vasıtalarla gidilemez. Biz bugün görüyoruz ki ümmetin büyük bir kısmı Ehl-i Beyt’e karşı soğuk, sevgisiz, Ehl-i Beyt’ten bigâne, ya da nötr... Allah aşkına, böyle bir ümmette birlik beraberlik olabilir mi? Bunun ne alakası var birlik beraberlikle demeyin...

Adam, Allah Resulü’nün evladını sevmiyor, sevemiyor; seni sevebilir mi, kardeşini sevebilir mi? Birbirini sevebilir mi?..

Peki kimi sever O? Kendisine benzeyenleri sever, dolaylı ya da direkt olarak kendisine fayda sağlayan, menfaati olan oluşumları, grupları, cemaatleri, toplulukları sever. İşte bu yüzden İslam ümmeti içerisinde gruplar oluştu, taassup oluştu, cemaatçilik oluştu, neticede ayrımcılık oluştu. Niye? Çünkü herkes dolaylı ya da direkt olarak kendisine fayda sağlayanı seviyor.

Bu İslam’a zarar verir, bu şekilde birlik beraberliği elde etmek mümkün olmaz. Seyyidimiz Seyyid Şenel İlhan Beyefendi Hazretleri’nin bizlere talim ettirdiği hizmet anlayışında böyle bir mantık asla yoktur. Seyyidimiz yıllar önce “Sencil Olmak” başlıklı bir sohbet yapmıştı bizlere... Ne diyordu sohbetinde: “Allah için hiçbir karşılık gözetmeksizin sevmek ve vermek.” Hatta bunu açıklayıcı nitelikte bir de formülü vardır O’nun. “İnsan ilişkilerinde beş temel direk” diye sıralar; “sevgi, saygı, sabır, doğru ilgi, sıfır beklenti”.

Yani hiçbir karşılık gözetmeksizin vermek ve sevmek. İşte tebliğde, hizmette, cihadda olmazsa olmaz ölçü budur. Sevgi konusu da bir bu kadar önemli tabi ki. Bu sözleri kuvvetlendirmek için sizi asr-ı saadete götürmek istiyorum, beni çok duygulandıran bir hatırayı anlatacağım sizlere: Resulullah Efendimiz (sav) kendilerine tahsis edilen bir mekânda oturmaktadır. Bu arada Hz. Ebu Bekir (ra) ile babası Ebu Kuhâfe evlerindedir. Ebu Kuhâfe yaşlanmış, ölmesine az bir zaman kalmış, zayıflamış, gözleri kör olmuş, kara kuru bir adam olmuş... Demiş ki: “Evladım! Ben artık Müslüman olmaya karar verdim, beni Peygamberine götür, beni Nebi’ye götür.” Hz. Ebu Bekir (ra) hemen alıyor Ebu Kuhâfe’yi, Resulullah Efendimiz’in (sav) yanına gidiyor. Peygamberimiz geldiklerini görünce Hz. Ebu Bekir’e diyor ki: “Ebu Kuhâfe’yi bırak o kendisi gelsin.” Ebu Kuhâfe gözleri görmediği için ellerini uzatarak Allah Resulü’ne doğru gidiyor, buluşunca Resulullah’ın ellerini tutuyor ve orada kelime-i şehâdet getiriyor. Bunun üzerine Allah Resulü çok mutlu oluyor. Bir insan Müslüman olsun, sanki bütün dünya Resulullah Efendimiz’in oluyor, öyle seviniyor. Ebu Kuhâfe’yi uğurladıktan sonra Peygamber Efendimiz dışarı çıkıyor. Bakıyor ki Hz. Ebu Bekir sanki mutsuz, hüzünlü... Yanına gidiyor ve “Ya Ebu Bekir! Ne oldu sana? Sanki mutsuz gibisin, sanki hüzünlüsün, baban Müslüman oldu!..” diyor. Hz. Ebu Bekir diyor ki: “Bugün sana uzanan o kara kuru eller keşke babam Ebu Kuhâfe’nin değil de amcan Ebu Talib’in elleri olsaydı...”

İşte kardeşlerim, Allah Resulü böyle sevdiriyordu, böyle sevmeyi öğretiyordu, fedakârlığı böyle öğretiyordu, sevgiyi böyle öğretiyordu. Hakeza Seyyidimiz de O’nun kanını taşıyor, elbette O da böyle öğretecek...

Muhterem kardeşlerim! Şimdi, artık bizim görmeye alıştığımız manzara bu anlattığımın çok dışında cereyan ediyor. Yani hiçbir karşılık gözetmeksizin vermek ya da sevmek değil; maalesef “hiçbir karşılık ummaksızın almanın” eğitimi veriliyor. Bu, İslam’a zarar verir ve birlik beraberliğin oluşması noktasında önümüzdeki en büyük engellerden biridir. Biz birbirimizi karşılıksız, menfaatsiz, çıkarsız, Allah için sevmediğimiz müddetçe, bu ümmetin yönü asla bir araya yönelmez, birlik beraberlik elde edilemez.

Birlik beraberlik dediğiniz zaman; insanların hepsini bir araya toplayıp onlarla bir hareket faaliyet organize etmek birlik beraberlikten kabul edilemez. O topluluktur, yığındır. Bu hareketlerin bir kısmı takdire şayandır ama esas birlik beraberlik dediğimiz erdemi oluşturmak için onun temelinde, alt yapısında olması gereken ahlaklar vardır. Birbirimize bu ahlakları erdemleri kazandırmalıyız. Bu ahlakları erdemleri kazanmış olalım ki bir arada olalım, birbirimizi sevebilelim.

Elli-yüz yıllık geçmişimize şöyle bir bakıyoruz. Cemaatlerin birçoğu İslamî bilincin ihyası adına büyük bedeller ödediler, büyük gayretler sarfettiler, gazeteler çıkardılar, dergiler çıkardılar, kitaplar yazdılar... Ama her ne yaptılarsa hakkıyla birlik beraberlik şuuru elde edilemedi. Neden biliyor musunuz? İslamî bilincin ihyası için kitap yazmak, dergi yazmak, gazete yazmak değil; Seyyidimiz gibi adam yazmak lazım...

Mübarek Seyyidimiz, bize yirmi iki sene evvel bir talimat verdi: Ehl-i Beyt’i anlatacaksınız, Allah Resulü’nün sünnet-i seniyyesini anlatacaksınız dedi ve Feyz Dergisi, Ehl-i Beyt konusunu bir misyon haline getirdi ve yıllardır biz bunu anlatıyoruz. “Ehl-i Beyt’i anlatın.” diye talimat verdi, biz de aldık başımızın üstüne koyduk. Ne demek Ehl-i Beyt’i anlatmak? Yani biz, insanlara Peygamber’in çocuklarını sevin diye nasihat ediyoruz. Allah Resulü’nün evlatlarını sevin lütfen, diye nasihat ediyoruz. Üstelik bunu yaparken akıl almaz bir mücadele veriyoruz ki görmeyin! Allah’ın ayetleri, Peygamberimiz’in (sav) hadisleri, mezhep imamlarının içtihatları... Bir mücadele veriyoruz sormayın... İnsan elini vicdanına koysun, kalbine koysun ve düşünsün! Sen, anneni babanı kardeşini severken ayetlerle, hadislerle, imamların içtihatlarıyla düşünüp taşınıp öyle mi seviyorsun? Ehl-i Beyt’i de aynen böyle sevmen gerekmez miydi? Ne uğraştırıyorsun bizi...

Bir insanın davranışları, sözleri, fiilleri, sevgisi, tepkisi bunların her birisi onun itikadî kabulleriyle alakalıdır. Bunlar onun dinamizminden neşet eder, onun inancına dayanır, oraya istinat eder. Sevgisi de tepkisi de uygulamaları da kalbiyle alakalıdır. Demek ki bizim buralara kadar sorunlarımız var. Sen, anneni babanı severken ayetlerin, hadislerin yardımını alıp onların yönlendirmesiyle mi seviyorsun? Hayır!.. Peki Ehl-i Beyt’i niye sevmiyorsun? İşte burada bir zayıflık var...

Öyle insanlar da var ki... Geçen gün bir kardeşimin dükkânına gittim, hoş geldin Seyyidim dedi buyur etti. Sağolsun saygıda hiçbir zaman kusur etmez. Dedi ki: “Geçenlerde buraya bir genç geldi, ona biraz sizden bahsettim. Sizin Ehl-i Beyt olduğunuzu duyunca çok sevindi, tüyleri diken diken oldu, tanışmak istediğini söyledi. Öyle sevindi ki ben kendimi sorgulamaya başladım; ‘Ben Ehl-i Beyt’i tanıyorum, bu adam nasıl böyle tepki veriyor? Acaba bende bir eksiklik mi var?’ diye kendi kendimi sorguladım. Bu neyin nesi?” diye bana sordu. Ona gerekeni söyledik ama şu manzarayı da dikkatinize sunuyorum. O bizi soran çocuğu biz ne tanırız, ne gördük, ne bildik, ne de bizden zerrece bir menfaati var ki hâlâ da bir araya gelme fırsatımız olmadı. Ama Ehl-i Beyt deyince müthiş muhabbete geliyor. Niçin? İmanından dolayı... İmanı öyle güçlü ki Peygamber Efendimiz’e sevgisi, muhabbeti öyle güçlü ki Ehl-i Beyt’i duyunca hemen o peygamber sevgisi doğal olarak Ehl-i Beyt’e yansıyor, düşünmeden taşınmadan doğal bir sevgi olarak ortaya çıkıyor. Bu takdire şayandır, saygıya değerdir. İşte bu ümmetin böyle olması lazım…

Öte yandan bir başka gün Cuma namazı için bir camiye gittim. Fakat burada önemli bir ayrıntı var arkadaşlarım bilirler, ben çocukluğumdan beri Cuma namazına Seyyidimiz’le birlikte giderim. O’nsuz kıldığım Cuma namazı bir elin beş parmağını geçmez. Ama Cenab-ı Hakk’ın hikmeti, o gün yalnız başıma bir başka camiye gittim. Orada yaşadıklarım size anlatılacak ya, Allah’ın hikmeti işte. Allah beni aldı Ankara’nın taa öteki ucundaki bir camiye gönderdi. Cuma namazına durduk, hocaefendi kıraate bir başladı ki müthiş bir ses, hayran oldum, imrendim. Hem kıraati güzel hem sesi güzel. Dedim ki bu hocaefendiyle tanışmak lazım. Ama fırsat bulamadım. Aradan bir ay geçti, bir ay sonra bizim kardeşlerden birisiyle, dolu bir vaktin içerisinde erinmedik, kalktık gittik. Hocaefendiye saygılarımızı hürmetlerimizi sunduk, o da çok memnun oldu. Dedim ki: “Hocam! Bir aydır sizinle tanışmak istiyordum, Cenab-ı Hakk bugüne nasip etmiş. Kıraatiniz güzel, sohbetiniz güzel, arkadaşlık yapalım sizinle.” Memnun oldu ayağa kalktı, memnuniyetini belli etti. Muhterem dedi, siz ne iş yaparsınız, nerelisiniz? “Ben gazeteciyim, memleketim Tokat.” dedim. Aslen nerelisiniz, dedi. Aslen biz Ehl-i Beytiz, dedim. Hocaefendinin suratı birden değişti. Dedi ki: “Hz. Fatıma annemize Sevgili Peygamberimiz (sav) bir söz söylemiş; ‘Kızım Fatıma, babanın peygamber olmasına güvenme, seni orada ben bile kurtaramam.’ Önemli olan ameldir. Üstünlük takvadadır kardeşim. Bunlar ikinci planda kalan şeyler.” dedi.

Bak! Ehl-i Beyt deyince direkt Peygamber Efendimiz’in bu hadisini naklediyor hemen.

Zaten Ehl-i Beyt’in karşısına ya bu hadisle çıkarlar ya da üstünlük takvadadır ayetiyle... Bu tür insanların kalbî durumunun tahlilini az önce ifade ettik zaten. Bunların evi bahçeyi atı arabayı sevmeye kabiliyeti var, Ehl-i Beyt’i sevmeye kabiliyeti yok bunların... Üstünlük takvadadır ayetini edepsizce kullanarak Ehl-i Beyt ailesinin değerini düşürmeye çalışıyorlar. Önemsizleştiriyorlar. Bir de Hz. Fatıma hadisini kullanır bunlar. Zaten Kerbela’da Ehl-i Beyt’i katledenler, o kahpeliği yaparken bunları kendine dayanak yapmıştır.

Belki de bize kızarlar “Biz Allah’ın ayetini ve Resulü’nün hadisini naklediyoruz.” derler. Amenna amenna da siz Ehl-i Sünnet dışı fırkaların düştüğü kuyudan olayı değerlendiriyorsunuz.

Onlar da sizin gibi hayati derecede önemli bazı konuları bu bakış açısıyla değerlendirdiği için yanlış yoldalar. Neydi bu bakış açısının usûlde adı? “İfrad metodu” yani ayet ya da hadisi tek taraflı delil olarak alıp onunla sonuca gitmek. İşte bu ifrad metodudur yanlıştır. Bu konuyla ilgili deliller sadece bunlar mı ki sen bunlarla sonuca gidiyorsun, kalbî bir duruş belirliyorsun. Bizim dediğimiz nedir? Konuyla ilgili diğer ayet ve hadisleri bir araya getirip öylece düşünmek ve sonuca gitmek, bu da cem metodudur. Terkib metodudur. Ehl-i Sünnet böyle yapmıştır. Hayırlıdır isabetlidir.

İşte bu ayet ve hadis üzerinden Türkiye’de Ehl-i Beyt tanımlanıyor, tanıtılıyor, ortaya konuluyor. İnsanların bu ayet ve hadis üzerinden Ehl-i Beyt’i tanıması ve sevmesi bekleniyor, bu büyük bir azabı gerektirecek gaflettir. İslam denge dinidir. Allahu Zülcelal denge oluşturmak için terazinin bir tarafına birtakım ayetleri koyar, sonra o dengelensin diye terazinin diğer tarafına da diğer ayetleri ve hükümleri koyar. Sen bir taraftakini aldın, diğer taraftakini görmezden gelerek sonuca gidiyorsun. Oldu mu şimdi?

Allah Resulü (sav) “üstünlük takvadadır” ayetini bilmiyordu onun için dedi ki “Ehl-i Beytim’i sevmeyenin kalbine iman girmez.” öyle mi? “Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Tutunan kurtulur, tutunmayan helak olur.” “Ehl-i Beyt’i sevmeyen ihtilafa düşer, şeytana yoldaş olur.” “Ehl-i Beytim benim bir parçamdır.” Allah Resulü (sav) “üstünlük takvadadır” ayetini bilmiyordu da bunları söyledi, öyle mi? Demek ki burada ilmî anlamda bir nakıslık var, bunun ötesinde kalbî boyutta da bir aşağılıklık var. İşine geleni alıyorsun, işine gelmeyeni atıyorsun!

Bakınız Muhterem Kardeşlerim;

Resulullah Efendimiz Hz. Ali (R.a) ve Hz. Fatıma annemizle birlikte bir mecliste otururken demiş ki kızı Fatıma’ya: “Senin ismin niçin Fatıma biliyor musun?” Fatıma lügatte ‘kesilmiş, ayrılmış’ demektir. Hz. Ali heyecanlanıyor hemen söze giriyor: “Niçin ya Resulallah?” Peygamberimiz: “Allah onu ve onun soyundan gelenleri cehennem ateşinden kesip ayırdığı için.” buyuruyor. Bu hadis “Zevahiru’l-Ukba”da geçiyor.

Biz şimdi Ehl-i Sünnet müntesiplerine bir reddiye yaptık. Ama Ehl-i Sünnet imamları böyle miydi? İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi Ehl-i Beyt sevgisi öldürmüştür. O Ehl-i Beyt’ten yana tavır aldığı için kırbaçlanmış, hapsedilmiş ve neticede hastalanıp Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ayrıca İmam Şafii (rahmetullahi aleyh) ne buyuruyor: “Ey Resulullah’ın Ehl-i Beyt’i sizi sevmek bize farzdır, Allah Kur’an’da böyle emretmiştir. Size salât okunmadan kılınan namazın kabul olmaması sizin için en büyük bir övünç kaynağıdır ve size kâfidir.” Ehl-i Sünnet imamları böyle söylerken sen kimsin sana ne oluyor!?

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir. Peki bu ayet ve hadisi ne yapacağız efendi diyorsanız. Onlar Ehl-i Beyt sevgisinde aşırıya gitmiş Ehl-i Sünnet dışı fırkaları durdurmak için söylenir. Ya da şımarmış fasık bir Ehl-i Beyt’e imtina ederek usulünce söylenir. Siz önce Ehl-i Beyt’i bir şımartın bakalım sonra bunlarla doğrultursunuz. Ahlaksız adamlar...

İşte bu zihniyetin cihadı da ayrı bir başlık. Bunlar cihad ediyorlar. Sohbetler, seminerler, hareket faaliyet oo.. Bu sevgisizlikle, bu adaletsizlikle bu kabalıkla İslam’ı temsil ediyorlar tebliğ ediyorlar. Hadi bakalım...

Ben de diyorum ki: Ey Ehl-i Beyt’e burun kıvıran alimler, şeyhler, efendiler, hocalar! “Hz. Mehdi gelecek biliyor musunuz.” Ehl-i Beyt’in ta kendisi... Peygamber evladı. O’nun kanını taşıyor. Ehl-i Beyt onun sancağı altında toplanacak... Haberiniz olsun, huzurunuz kaçıyor belki ama gerçeklerden kaçılmaz...

Sen şimdi düşün Hazreti Mehdi gelecek! Onun varlığına alternatif bir varlık olabilir mi dünyada? Hazreti Mehdi var, lider, oturmuş postuna, birlik beraberlik getirecek, cihad yapacak ama öte taraftan başka liderler de var. Onlar da kendi çapında hizmet ediyorlar!.. Akşama kadar hayır anlatsalar yine olmaz, çünkü fitne olarak değerlendirilir. Hazreti Mehdi’ye alternatif bir varlık ortaya konulamaz. Sen onun yanında duracaksın, o ne derse onu yapacaksın, usul böyledir.

Şimdi Türkiye’de, her mahallede her köyde iki tane üç tane şeyh var, her yerde hocalar var, her yerde bir efendi var, hiçbir yer boş değil, herkes oraları parsellemiş. Kardeşim Hazreti Mehdi geldiği zaman bu böyle olmaz, zaman ahir zaman! Bu zamanda efendilik, şeyhlik, halifelik, liderlik yerine Hazreti Mehdi’ye komutanlık, askerlik, yarenlik olmalı, bu böylece değişmeli... Mehdi aleyhisselam gelecek, siz de diyeceksiniz ki “Hoş gelmiş, biz de işimize devam edelim!” Olmaz öyle şey! Birlik beraberliğin elde edilmesi için gün olacak büyük bedeller ödenecek, gün olacak tokadın büyüğünü belki de buralarda olan insanlar yiyecek... Onun için “Zaman ahir zaman değilmiş, Hazreti Mehdi gelmeyecekmiş, Allah Resulü’nün müjdelediği o büyük cihad ortaya konmayacakmış...” gibi kafayı kuma gömüp bu işlere devam edilmez. Ben hassaten her gittiğim yerde söylüyorum, kardeşlerime de söylüyorum; biz sadece derviş değiliz, biz sadece gazeteci değiliz, biz sadece ilim taliplisi değiliz, biz Allah yolunda mücahidiz...

Bir gün bir dergahta, oradaki ihvanla aramızda bir diyalog geçti. O bize dervişlik anlattı. “Derviş şöyle olur, derviş böyle olur, siz niye böyle yapıyorsunuz!...” dedi. Dedim ki: “Bana bak efendi! Taşla cam kırk defa da çarpışsa her defasında cam kırılır. Akıllı ol. Biz mücahidiz, biz senin kadar derviş olamayız, bunu unutma!...”

Evet, bu zamanda Hazreti Mehdi’nin gelişinin öncesinde nasıl bir duruş, nasıl bir hâlet-i ruhiyemiz olması gerekiyorsa öyle olmalıyız. İşte Kasım Efendi Hazretleri’nin de sinevizyonlarda söylediği, bana bizzat ikimizin halvet ettiği zamanlarda nasihatleri budur: “Evladım işte böyle yapın, böyle yürüyün...” Kasım Efendi Hazretleri de onbeş yıldır bunun mücadelesini veriyor, bizleri bu şekle sokmak için uğraşıyor.

Bizler Hazreti Mehdi aleyhisselamın gelmesiyle yeşerecek olan kurumuş ağaçlarız. İnşallah o teşrif ettiği zaman imanımızla, nurumuzla, kulluğumuzla, imtihanı tamamlayıp dar-ı bekaya irtihal edeceğiz, Allahu Zülcelal’in bizim için ayırdığı mekânlara gideceğiz, hep beraber.

Peygamber Efendimiz (sav) cihadı, eğitimi, talimi, terbiyeyi nasıl yaptıysa Hazreti Mehdi de öyle yapacak, biz onun için heyecanlanıyoruz. O gelse de bizi de ashaba benzeyen, ashaba özenen, onlar gibi olmak isteyen kullar olarak yetiştirse, biz de ezel-i ervahta adı yazılmış o kutlu kimselerden olsak diye hevesleniyoruz, özeniyoruz. Kendimizi yıllardır bunun için adadık bunun için çalışıyoruz. Yoksa bunun dışında üç günlük dünyada Hazreti Mehdi’ye sırtı dönük, onunla olan imtihanını kaybetmiş bir şeyh, onunla olan imtihanını kaybetmiş bir alim, onunla imtihanını kaybetmiş bir devlet başkanı olmaktan Allah’a sığınırım, siz de sığının. Sen Mehdi aleyhisselamla olan imtihanını kaybedeceksin, istersen bunu talebe okutmak, talim vermek, ders vermek, ilim öğretmek, hangi başlık altında yaparsan yap; Mehdi aleyhisselamla olan imtihanını kaybedip onun yanında değil, karşısında yada nötr bir şekilde uzağında duracaksın, sonra öte tarafta hürmet göreceksin, bu çok sıkıntılı bir durum. Bunlara kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

İslam şuurunu mücahid şuurunu asr-ı saadetteki gibi elde etmemiz için Mehdi gönderiliyor, yoksa neden gönderilsin... Bizi sahabeye benzer Müslümanlar yapmak için Hazreti Mehdi gönderiliyor. Tarikatlarda velayet yoluyla irşad vardır, Hazreti Mehdi’nin irşadı nübüvvet yoluyladır. Onun irşadı çok kısa sürede insanın ruhunu alır arşlara çıkarır, çok hızlı sürede müthiş bir şekilde irşad eder. Tabi o geldiği zaman velayet yoluyla irşad kapısı kapanıyor, nübüvvet yoluyla irşad başlıyor. İşte o zaman bizler asr-ı saadetteki büyükler gibi olma şansını şerefini yakalamış olacağız. Peygamber Efendimiz (sav) ashabına öyle bir cihad şuuru vermişti ki öyle bir ruh vermişti ki; 3 bin kişi 100 bin kişiyle savaşıyordu, bir rivayete göre de 150 bin kişiyle... Mute Savaşı’nı hatırlayın kardeşlerim! Abdullah bin Revâha’nın, Zeyd bin Hârise’nin, Caferi Tayyar’ın şehit olduğu savaş... Halid bin Velid’in bir günde dokuz kılıç kırdığı savaş, “Bir tek Yemen işi bir kılıç mukavemet edebildi dokuz kılıcın dokuzunu da kırdım” diyor. Sahabe, adam başı kırk elli kişi ile savaşmış. Allah Resulü öyle bir cihad şuuru vermiş ki, İslam şuuru! 100 bin kişiye karşı 3 bin kişi... Şimdi buna imrenmemek elde değil.

İşte biz bu şuuru almak için sırada bekleyen, ekmek bekleyen, aş bekleyen muhtaçlar gibi bekliyoruz. İnşallah o ashabın şuurunu, imanını, kuvvetini, inancını Allah bize de bir miktar nasip etsin de ahir zamanda biz de bu pastadan payımızı alalım diye...

Görüyoruz ki burada Peygamber Efendimiz’in (sav) sadece tebliği yok, sadece anlatmak öğretmek yok. Orada aşk var, orada nur var, orada Allah’a kulluk var, orada özel bir şey var... Allah Resulü sahabeye onları öyle bir vermiş ki onlar muazzam insanlar olmuşlar.

Bakın Peygamber Efendimiz’in (sav) tebliğ hayatı 23 yıl sürmüş, bu 23 yılın 13 yılı zaten Daru’l Erkam’da geçmiş. Oradaki kırk küsur kişi sonradan iki imparatorluğu çökertti... Allah Resulü böyle eğitiyordu, böyle talim terbiye veriyordu. Biz de tabi bakıyoruz neyle önümüzü göreceğiz, geçmişe bakacağız? Allah Resulü’nün ortaya koyduğuna bakacağız, ondan sonra bugünlere hayal kuracağız, imreneceğiz. Usul budur. Allah Resulü nasıl yaptıysa, nasıl yürüttüyse, ileride olacak olan da ona benzetilir, onun gibi olur.

Bu noktada bize düşen görevler elbette var; ashab savaşmış, üç bin kişi yüz bin kişiye karşı savaşmış. Gün olmuş Yermük’te üç sahabe düşmüşler yere, her tarafları kesik. “Su” demiş bir tanesi, su gelince bakmış ki Ebu Cehil’in oğlu İkrime bakıyor oradan, “Suyu ona götürün, içmem.” demiş. Ona götürmüşler, o da bakmış ki bir başka sahabe bakıyor, “Suyu ona götürün içmem.” demiş. Üçü de su içmeden şehit olmuşlar. Allah Resulü böyle bir ahlak, böyle bir sevgi, böyle bir kulluk bilinci, kulluk şuuru vermiş. Peygamber Efendimiz (sav) ne buyuruyor: “Bir elime Güneş’i bir elime Ay’ı verseniz bu davadan vazgeçmem.” diyor. Bugün şimdi hangi biriniz evinizden, arabanızdan, cebinizdeki üç kuruş paradan kolay kolay, motive olmadıkça, ayet ve hadisleri hatırlayıp terlemedikçe vazgeçiyorsunuz, kolay değil. Bu şekilde bir kulluk ortaya koyacak, fedakârlık ortaya koyacak bir nesil yetişecek. Biz ya onun dışında kalacağız ya da inşallah onun içinde olacağız, başka bir alternatif yok.

Allahu Zülcelal’in bazı ayetleri var. O ayetler ki bizim sözlerimiz değil, bizim sizlere tavsiyemiz değil, Allah Azze ve Celle’nin emirleridir. Bakınız Cenab-ı Hakk ne diyor: “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak ticareti göstereyim mi size? Allah’a ve Resulü’ne iman eder, Allah yolunda, İslam uğrunda mallarınızı, servetlerinizi ve canlarınızı ortaya koyarak cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.” (Saff, 61/10-11) Cihad azaptan kurtarıyor, çok önemli, bize düşen vazife bunlar. Yine Cenab-ı Hakk Nisa sûresi 95. ayette şöyle buyuruyor: “Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olmaz...”

Yine peygamber Efendimiz (sav), Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte; “Ömründe bir defa cihad etmeden ya da cihad etme arzusu duymadan ölen bir kimse münafıklıktan bir şube üzere ölmüştür.” buyuruyor.

İmam-ı Rabbani (rahmetullahi aleyh) ne diyor: “İslamiyet’in emirlerini bildirip yaymak için keramet sahibi olmak gerekmez. Herkesin bilgisi ve gücü nispetinde çalışması şarttır. İmkânım yoktu diyerek bahane ileri sürenler kıyamet günü azaptan kurtulamaz.” diyor. Herkes cihad edecek, herkes anlatacak diyor. Şimdi bakıyorsun, bundan bin beş yüz sene önce yapılan tebligatla terbiyeyle bugünkü bir mi? Biz bugün burada Ehl-i Beyt konusunu anlattık, cihadı anlattık, Hz. Mehdi’yi anlattık. İstersek şimdi bunu internete verip bütün dünyaya seyrettirebilir miyiz? Seyrettiririz tabi, teknolojik imkânlar var. Bin beş yüz sene önce bu tebliği yapmak mümkün müydü? Radyo yok, televizyon yok, basın yayın organları yok, hiçbir şey yok. Ama teknolojiden ve iletişimden yoksun olan bir çağda dünyanın dörtte üçüne İslam sancağı dikildi. Bu o zamanda yaşayan sahabenin şanını şerefini ortaya koyarken, bugünün Müslümanlarının da zayıflığını ortaya koyan bir tespittir. Bize deseydi ki Allah Resulü, sen git Ehl-i Beyt konusunu anlat, ben emredersiniz deyip hizmete başlasaydım; sadece bu konuyu anlatmak için şehir şehir, belde belde, köy köy gezsem tek bir konuyu anlatmaya ömrüm kifayet etmezdi. Bırak konuyu anlatmayı insanlarla bir araya gelecek fırsatı bulamazdın, böyle bir imkânsızlık vardı. Şimdi uçağa biniyorsun bir günde dünyanın bir ucundan öbür ucuna gidiyorsun. Demek ki Allah Resulü imkânsızlıklar içinde dünyanın dörtte üçüne İslam sancağını dikmiş, Daru’l Erkam’daki kırk küsur kişiyle iki imparatorluğu çökertmiş, nasıl oluyor bu? Nasıl oluyor biliyor musunuz? Herkes İslam’ı, cihadı hayatında birinci sıraya yerleştirmiş, hiçkimsenin başka bir gündemi yok. Herkesin derdi, gayesi Allah’ın ayetleri duyulsun, Hazreti Peygamber’in (sav) hadisleri duyulsun; başka bir hedef yok, herkes bu hedefe seferber olmuş. O nedenle bu hayırlı sonuçlar elde edilmiş, nazara verilmiş; tarihten okuyoruz bunu...

Peki bugün... Cenab-ı Hakk’ın oyunu biter mi? Senin benim gibi tembeller Allah’ı işinden hikmetinden alıkoyacak, bu mümkün mü? Cenab-ı Hakk biliyor; bizler aciz, zayıf, gaflet içerisindeyiz, tembelliğimizi biliyor... Onun için teknolojiyi inkişaf ettirmiş, interneti, telefonları, radyoları inkişaf ettirmiş ki yine böyle anlatıyor dinini, ortaya koyuyor, çünkü biz tembeliz. Onun için herbirimiz asr-ı saadetteki müslümanlar gibi gayretli olmalıyız. Yada en azından bunu hedeflemeliyiz. Dergaha gelen ihvanlar içinde görüyorum, kimisi muhabbetli, zikirde istikrarlı, keyfi yerinde; “Gel bakalım sen fazla derviş olmuşsun, bu zamanda böyle olmaz; git biraz mücahid ol.” diyorum. Mücahidliğini artır diyorum. Bir başkası da zikirden uzaklaşmış, dağılmış, başka alemlerde ona da “Sen git zikir yap, biraz derviş ol, böyle olmaz.” diyorum. İşte bu dengenin içinde olmazsa olmaz en esaslı en önemli şey cihad bilincidir, cihad şuurudur. Bundan bigane kalan insan öte tarafta zarara uğrar.

Cenab-ı Hakk, hepimize hakkı hak bilip ittiba etmeyi, batılı batıl bilip içtinâb etmeyi nasib etsin. Günahlarla alûde olmuş kardeşlerimize tövbe etmeyi nasip etsin. Tebliğde, talimde, irşadda, cihadda ve davada hepimizi muvaffak etsin. Selam ve dua ile Allah’a emanet olun…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Feyz'den 278. Sayı / Abdulbaki İlhan

Feyzli geçen Ramazan ayının ardından gelen bayram tebessümüyle stabil hayatımıza nihayet döndük... Yine almaya satmaya yaşamaya devam edeceğiz. Neydi bizim yaşam fe...

Ümmetin Birlik ve Beraberliği

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam, ölüm kendisini buluncaya dek Allah yolunda cihad eden Resulullah’a, O’nun ashabına, Ehl-i Beyti’ne, ezvâcı tâhir...

Feyz 262. Sayı Editörden / Abdulbaki İlhan

İnsan, Rabbanî hakikatleri süflî menfaatlerden kıymetli tuttuğu müddetçe kemâlât bulur. Allah için fedakârlık, karşılıksız sevgi, şefkat ve tüm insanları sanki akra...
Tüm Yazıları