Ehl-i Beyt

Ehl-i Beyt

Tarih: 2004-05-03

Şenel İLHAN

İs­lam kül­türü, Hz. Pey­gam­ber­le il­gili “her şeyi”, dai­ma baş ta­cı et­miştir. Dini ha­y­atı ol­uştur­ma­da, ha­y­at­ın her al­anı, fıkıh­taki “Sün­net” kav­ram­ı­yla an­la­tılm­ıştır. Al­lah-kul mü­nase­be­ti pey­gam­beri sev­me­nin ve onu tak­lit et­me­nin ön­e­mind­en ba­hisle düz­en­len­miştir. Pey­gam­ber Efen­dim­i­zi sev­en ve tak­lit eden Müs­lü­man­lar­ın kal­pler­in­de im­an fır­tın­al­arı esti­re­cek tür­den müj­de ve ih­tar­lar, inan­an­lara bild­ir­il­miştir. Müs­lü­man­lar Pey­gam­ber Efen­dim­ize sa­dak­at, mu­hab­bet ve sev­gi­ler­in­den dol­ayı O’nun sün­net­ini mu­haf­a­za et­meli, O’nun em­a­ne­ti olan tem­iz nes­line büy­ük bir has­sas­i­y­et için­de der­in mu­hab­bet, hür­met ve sev­gi­y­le sa­hib çık­mal­ıd­ır­lar.

Ama ne ya­zık ki, ehl-i beyt hu­su­sun­da, dini ve sos­y­al ha­y­at için­de, geç­mişte ba­zı yan­lışlıklar ya­pılm­ış, ek­sik bil­gi­ler, yan­lış tem­el­ler­in atıl­ma­sına yol aç­mıştır. Ni­tek­im ba­zı çe­vrel­er, Hu­cur­at Su­re­si’nde ge­çen; “Bil­in­iz ki Al­lah kat­ın­da en iy­in­iz, tak­vası en zi­ya­de ol­an­ın­ız­dır.” aye­tini del­il­miş gi­bi sun­a­rak, Ehl-i beyt­in fa­zil­et­ler­i­ni ve üs­tün­lüğünü gör­mez­den gel­mişler­dir.

İn­san ha­y­at­ın­ın ahir­e­te bak­an yüz­ün­de bu dün­ya­daki bü­tün güz­el­lik­ler fan­i­dir. Hz.Pey­gam­ber “Siz­in en tak­va ol­an­ın­ız ben­im” buy­u­ra­rak, kend­is­ini tak­ip eden inan­an­lar­ın da bu yolda yü­rü­me­si ge­rek­tiğini bild­ir­miştir. Hiç şü­phe­siz in­san­lar­ın en üs­tünü tak­va­ca en üs­tün ol­an­ıd­ır, ama bu dün­ya­da, tak­vayı be­lir­ley­en bir mer­ci ve mak­am yok­tur. Bunu sad­ece Rab­bul Al­e­min bil­ir. Bun­dan dol­ay­ıd­ır ki tak­va dışar­ı­dan bak­ıld­ığın­da bir an­da fark edil­e­bil­e­cek bir öz­el­lik değild­ir. Dol­ay­ıs­ı­yla sad­ece “Üs­tün­lüğün tak­va­da old­uğunu” söy­ley­e­rek, çe­vrem­iz­deki in­san­lar hak­kın­da on­ları çok vas­fed­i­ci ve be­lir­ley­i­ci şey­ler söyl­em­ek hiç de ko­lay değild­ir.

Bu kon­uya Kur-an’ı Ker­im’den şöyle bir mis­al ge­tire­bi­li­riz. Al­lah-ü Tea­la; “Erk­ek­ler, kad­ın­lar üze­rine idar­e­ci ve hak­im­dirl­er.”( Ni­sa Su­re­si, 34) buy­ur­u­y­or. Hiç şü­phe­siz in­san­lar­ın mak­a­mı­nı ve tak­va­sını sadece Al­lah-ü Zül­cel­al bil­ir. Ne var ki Al­lah-Tea­la, dün­ya­da işler yür­ü­sün di­ye; erk­eği, kad­ına hak­im ve idar­e­ci ol­a­rak yar­at­mıştır. Çün­kü erk­ek­ler­in; na­mu­sunu, ail­e­sini ve vat­anı ko­ru­ma, ay­rı­ca geç­i­mini temin et­me gi­bi ön­em­li ve zor­lu so­rum­lu­luk­ları var­dır. Bu öz­el­ik­ler­in­den dol­ayı erk­ek­ler da­ha gü­çlü iç­gü­dü­sel duyg­u­lara sa­hip­tir. Erk­ek ve kad­ın­lar­ın sos­y­al ve dini ha­y­at için­de eşit hak­lara sa­hib ol­uşu, erk­ek­ler­in kad­ın­lar üze­rine hak­im ve idar­e­ci ol­uşu ger­çeğini değiştir­mez. Ay­nı man­tık ve kı­stas için­de, Ehl-i beyt­in diğer in­san­lara olan üs­tün­lüğü de erk­ek­ler­in kad­ın­lara olan üs­tün­lüğü hu­su­sun­da an­lat­ı­lan kı­y­as gi­bi­dir. Bu it­i­bar­la Ehl-i beyt­in de diğer in­san­lara göre da­ha ye­ten­ek­li, da­ha is­ti­dat­lı ve da­ha kı­ym­et­li ol­ma­sı, “üs­tün­lük tak­va­dad­ır” düst­ur­unu ze­del­em­ez. Evet hem üs­tün­lük tak­va­dad­ır, hem de Ehl-i beyt­in herkesçe bil­in­en fev­ka­lade öz­el­lik­leri var­dır.

Ni­tek­im Ehl-i beyt­in üs­tün­lüğü iz­a­fi bir değer taşı­mak­tad­ır. Bu, in­san­lar­ın Al­lah yol­un­da eşit şartlarda il­er­lem­e­ler­ine mani değild­ir. Dol­ay­ıs­ı­yla İs­lam, inan­an­ları gay­ret­li ol­ma­ya ve yar­ışma­ya teşvik et­miştir. İn­san­lar bu ves­i­ley­le kul­luk­ta yar­ışır ve Al­lah’ın (cc) rı­za­sını ka­zan­ma­ya ça­lışır­lar. So­nuç ol­a­rak, Ehl-i beyt­in diğer in­san­lara olan bu fark­lı­lığı, ayette be­lir­ti­len erk­ek­ler­in kad­ın­lar üze­rin­deki “hak­im ve idar­e­ci” ol­ma­sın­daki nis­pet gi­bi­dir. Bu fark­lı­lık ise dün­ya­da işler­in yü­rü­me­si için­dir, na­sıl ki Al­lah-ü Tea­la, işler yol­un­da yür­ü­sün di­ye ayette, “Erk­ek­ler, kadın­lar üze­rin­de idar­e­ci ve hak­im­dirl­er” buy­ur­u­y­or ve ay­nı za­man­da Al­lah yol­un­da, erk­ek ve kad­ını bir tut­a­rak, üs­tün­lüğün tak­va­da old­uğu ma­ne­vi bir yarışa so­kuy­or­sa, “Ehl-i beyt­in üs­tün­lüğü de” Müs­lü­man­lar­ın uy­um ve bü­tün­lük hal­in­de yaşam­a­sını pe­kiştir­mek­te, üs­tel­ik bu yar­ışa gölge düşür­mem­ek­te­dir. Bu yar­ışta da­ha sam­i­mi, da­ha ihl­as­lı, da­ha gay­ret­li olan ve bunu Al­lah sev­gis­i­y­le ya­pan­lar, diğerlerine kı­y­as­la üs­tün hale gel­irl­er ki bu da, üs­tün­lüğün tak­va­da ol­uşun­un te­cel­li­si­dir ay­nı za­man­da.

Al­lah-ü Zül­cel­al Hu­cur­at Su­re­si’nde; “Ey İn­san­lar! Doğru­su biz si­zi bir erk­ek­le bir dişid­en yar­at­tık. Ve bir­bi­rin­i­zle tan­ışman­ız için si­zi kav­im­le­re ve ka­bilel­e­re ay­ır­dık. Mu­hak­kak ki Al­lah yan­ın­da en değer­li olan­ın­ız, On­dan en çok kor­kan­ın­ız­dır. Şü­phe­siz Al­lah bilen­dir, her şey­den hab­er­dar­dır” buy­ur­mak­tad­ır. Hz. Adem ve Hav­va’dan çoğa­lan in­san­lar, yer­yüz­ün­de çeşit­li renk ve dil­de kü­çük­lü büy­ük­lü to­plu­luk­lar oluştur­muşlard­ır. Kü­çük­ten büy­üğe, ka­bil­ed­en mil­let­le­re var­ın­ca­ya ka­dar fark­lı­lık gös­ter­en bu ol­uşu­mun tem­el se­be­bi­nin kit­le­ler­in bir­bi­rini tan­ı­y­ıp, an­laşma­sı ve kay­naşma­sı old­uğu an­laşıl­mak­tad­ır. Irk­lar, kav­im­ler Al­lah yol­un­da bir­birl­er­i­ni in­cit­me­den yarışa­bil­irl­er. Bun­da bir sa­kın­ca yok­tur. Hat­ta Al­lah yol­un­da yar­ışmak güz­eld­ir.

Hu­cur­at su­re­sin­de Al­lah-ü Tea­la, ırk­ları ve kavim­leri bir­birl­er­i­y­le mü­nase­bet kur­sun­lar di­ye yarat­tığını bild­ir­mek­te­dir. Değişik ırk ve kav­im­le­re men­sub Müs­lü­man­lar ay­nı bed­e­nin par­ça­lar­ına ben­zer. Her aza­nın göre­vi fark­lıd­ır ve vü­cud­un sağlıklı ol­uşun­da hep­sine ay­rı ay­rı görev­ler düşmek­te­dir. Vü­cud­u­muz­un her­hangi bir böl­ge­si ra­hat­sızlan­sa veya ba­zı böl­ge­ler­in­de so­run­lar çık­ma­ya başla­sa, işte o za­man bü­tün bed­en et­ki­le­nir ve diğer azal­arı da sıh­hat­li ça­lışam­az. O ned­en­le, or­gan­lar­ın bir­bi­ri­y­le uy­um hal­in­de ça­lışma­sı, vü­cud sağlığın­ın bir bü­tün hal­in­de ko­run­ma­sını sağlar. Bu an­lam­da, me­sela, ay­ağın göze “ben ol­mas­am sen neye yar­ar­sın” şek­lin­de üs­tün­lük tas­lam­a­sı, her ne ka­dar an­lam­lı gö­rünse ve doğru ol­sa da ay­ak, göz­ün var­lığını yok say­am­az. Ay­nı şek­il­de bir in­san­ın ay­ağı ra­hat­sı­zlan­sa el­ler­i­y­le de ra­hat ça­lışam­az. Gö­zleri gör­mey­en bir kişi­nin hı­zlı bir koşu­cu ol­ma­sı bek­le­ne­mez, dol­ay­ıs­ı­yla hiç­bir or­gan, vü­cud­un sağlıklı işleyişin­de diğer­i­nin ön­e­mi­ni ek­silt­mez ve asla bi­ri, diğer­i­ni yok say­am­az.

Ver­diğim­iz bu mis­al­de old­uğu gi­bi Müs­lü­man kav­im­ler­in ve ba­zı şah­si­y­e­tler­in de fark­lı fark­lı ye­tenek­leri ve görev­leri old­uğu gör­ül­mek­te­dir. Ay­nen in­san vü­cud­un­un or­gan­ları gi­bi Müs­lü­man­lar da bir denge ve uy­um için­de yas­a­malı ça­lışmal­ıd­ır­lar.

Bu ma­na­da, mil­let­leri, bir bed­e­nin or­gan­lar­ına ben­ze­tir­sek, me­sela Tür­kler el, Ar­a­plar göz ol­sa, Mısır’ın kul­ak, Pak­is­tan’ın ağız ol­ma­sı bi­rini diğer­in­den üs­tün kıl­maz. Bur­a­da ön­em­li olan, mil­let­ler­in uy­um için­de yaşa­ma­ları ve sağlıklı ol­ma­ları için bir­birl­er­i­nin öz­el­lik­ler­i­ni iyi tan­ı­ma­ları ve tak­dir et­mele­ri­dir. .Ne varki bu ırk ve kav­im­ler­in bir­birl­er­ine karşı yür­üt­tük­leri üs­tün­lük sav­aşı, hep­si­nin söyl­ed­iği kendi için­de doğru ol­sa bile, o doğru için­de gi­zli bir yan­lışlığı da be­ra­ber­in­de taşı­mak­tad­ır. Ki sırf o yüz­den ırk­çı­lık büy­ük gü­nahl­ard­an say­ılm­ıştır. Yani ırk­çı­lık el­in gö­zle, göz­ün kul­ak­la, kul­ağın ay­a­kla tar­tışma­sı ve kav­gası gi­bi­dir. Bu uç nok­ta saç­mal­ık ise el­bette in­san­lık vü­cud­un­un he­lakı dem­ek­tir.

Mil­let­ler düz­ey­in­de bir değer­len­dirme yap­mak ge­re­kirse, ay­nı şek­il­de, “Üs­tün­lük tak­va­dad­ır.” düst­uru, me­sela Tür­kler­in diğer ırk­lara kı­y­as­la kah­ra­man­lıklarını yok say­mak an­lam­ın­da bir değer­len­dir­meye yol aç­ma­ya­cağı gi­bi, İn­gil­i­zler­in ya da Fran­sı­zlar­ın da­ha kah­ra­man ol­ma­lar­ına mani de değild­ir. Ay­rı­ca ne İn­gil­iz’in Al­ma­na, ne Al­ma­nın Türk’e, ne de Türk’ün Ara­ba bir üs­tün­lüğü ol­mad­ığı da bir ger­çek­tir. Ama ne var ki, Tür­kler­in İs­lam’a bin yıl hiz­met et­me­leri ve bu yold­aki kah­ra­man­lığı ile il­gili hak­ik­at de or­ta­dad­ır. So­nuç it­i­bar­i­y­le, man­tık bak­ı­mın­dan ben­zeri bir kı­yas­la, Ehl-i beyt­in öz­el­lik bak­ı­mın­dan ye­ten­ek­li, is­ti­dat­lı ve İs­lam’a her bak­ım­dan mey­y­al ol­uşu sad­ece büy­ük bir mez­i­y­et ol­may­ıp, bu konu tar­ih­te de herkesçe bil­in­en bir ger­çek ve başlı başına bir hakikat­tir. Bu hak­ik­a­ti gör­mez­den gel­mek, tar­i­hi ger­çek­ler­le ve in­safla bağdaşmaz.

Yaşan­ma­sı ge­re­ken bir öl­çü ol­a­rak, “Üs­tün­lük tak­va­dad­ır.” öl­çü­sü, hiç­bir za­man Ehl-i beyt­in mez­i­yetler­i­ni yok say­ma­ya ve Ehli beyt sev­gis­ini haf­ife al­ma­ya yön­el­ik bir düşün­ceye kay­nak­lık ede­mez.

Pey­gam­ber Efen­dim­iz­in o tem­iz ve pak nes­li as­ır­lar boyu in­san­lara hiz­met et­miş kı­ym­et­li in­san­lard­ır. On­lar­ın ahl­aki mez­i­y­e­tleri in­san­ları cez­bet­miş ve her as­ır­da bir meşa­le gi­bi tan­ın­mışlar ve in­san­lar­ın da kal­pler­in­deki Al­lah sev­gis­ini at­eşlem­işler­dir. Ni­tek­im Ehli beyt­in en ba­riz öz­el­lik­ler­in­den bi­ri­si lid­er­lik vas­fıd­ır. Bu öz­el­ik­leri sayes­in­de Ehl-i beyt, hangi işe el at­tı­y­sa, o kon­u­da başa­rı­lı ol­muş ve o işin­de de otorite ol­ma­sını bil­miştir...

Bil­in­diği üze­re ir­fan ehli, Ehl-i beyt­ten olan, Mu­hammed Ba­haud­din, Ab­dulk­a­dir Gey­lani, Ah­met-er Ru­fai, Ah­met Yes­e­vi, Ha­cı Bek­taş-ı Veli, Emir Sul­tan, Az­iz Mah­mut Hüdai, Ha­tip Sey­y­id Ah­met gi­bi nice din büy­üğü vel­i­ler, in­san­lığın yar­ar­ına ol­a­cak işlerde bir ücret is­tem­e­den ça­lışmışlard­ır. Gör­ül­mek­te­dir ki Ehl-i beyt­in tar­ih boyu İs­lam’a, il­me ve in­san­lığa hiz­met­leri on­lar­ın üs­tün­lük ve be­cer­il­er­i­nin en güz­el del­i­li ol­mak­tad­ır. Aslın­da fı­tra­ten her or­ta zek­a­lı bir in­san bile, doğal bir tep­ki ol­a­rak, tar­i­he mal ol­muş büy­ük şah­si­y­e­tleri büy­ük bil­ir, sev­er veya en azın­dan tak­dir eder, bu son de­rece açık. İn­an­çlı-in­anç­sız her top­lum in­san­ın­ın nor­mal psik­o­lo­jik tep­ki­si­dir. Bu bağlam­da ya­ban­cı­lar­ın in­an­madıkları hal­de Hz. Pey­gam­be­re ver­dik­leri değer ise, el­bette son de­rece nor­mal ve doğald­ır. Aslın­da ya­ban­cı­lar ve tüm in­anç­sı­zlar göz­ün­de Kur’an Hz. Mu­hammed (sav) dem­ek­tir. Bu ned­en­le Pey­gam­ber­im­i­zi an­lam­a­dan önce, Kur-an’a, Müs­lü­man ol­ma­yan­lar­ın na­sıl bak­tığını an­lama­mız ge­re­ki­y­or. Kur-an’ın mod­ern bil­im, bi­y­ol­o­ji, astron­omi ve ma­te­ma­tik­ten bah­set­me­si bat­ı­lı bil­im ad­am­lar­ını hay­ran bı­rak­mak­tad­ır. Bu ned­en­le ya­ban­cı­lar, Kur-an’a; “Ya­zılm­ış en yük­sek değer­dir” di­y­or­lar. Bat­ı­lı, Kur-an’ın mük­em­mel­liğini kab­ul ed­i­y­or ve bilin­diği gi­bi bir çok bil­im ad­amı da im­an ed­i­y­or. İman et­mey­en­ler ise Kur-an’dan kaçıp, zi­hin­ler­i­ni başka şey­ler­le meşgul ed­i­y­or­lar. 19.as­rın fil­o­zo­flar­ın­dan Bis­marc, eser­in­de Kur-an’ı an­lat­ırk­en; “Kur-an’ı her ci­het­le tet­kik et­tim, her ke­li­mes­in­de büy­ük bir hik­met gör­düm. Bun­un mis­li, beşer­i­y­e­ti idare ede­cek hiç­bir es­er yok­tur ve gel­em­ez.” dem­ek­te ve Hz. Pey­gam­ber’den “Ya Mu­hammed! Sana muas­ır ol­a­ma­dığım­dan çok mü­teess­ir­im. Beşer­i­y­et Se­nin gi­bi müm­taz bir ku­dre­ti bir de­fa gör­müş, bir da­ha göre­meye­cek­tir. Bin­aen­a­leyh, Se­nin huz­u­run­da ke­mal-i hür­met­le eği­li­rim.” şek­lin­de, der­in bir say­gı ve id­rak­le bah­set­mek­te­dir. Lâm­âr­tine; “İn­san­lar­ın büy­ük­lüğü ne ile öl­çü­lürse öl­çül­sün, Hz. Mu­hammed’den da­ha büy­ük bir in­san gel­meye­cek­tir.” dem­ek­te­dir. Goethe; “Biz Av­ru­pa mil­let­leri, bü­tün me­deni im­kan­lar­ı­mı­za rağmen, Hz. Mu­hammed’in son ba­sam­ağına var­mış old­uğu mer­div­e­nin da­ha ilk ba­sam­ağın­day­ız. Şü­phe yok ki hiç kim­se Onu ge­çem­eye­cek­tir.” der­ken, Ber­nard Shaw; “...Ben bu şay­an-ı hay­ret in­sanı in­cele­dim. Ben­im gör­üşüme göre, Onu in­san­lığın kur­tar­ı­cısı ol­a­rak tan­ı­mak la­zım­dır. Da­ha şim­did­en, ben­im mil­le­time ve diğer Av­ru­pa mil­let­ler­ine men­sup bir­çok­ları, Hz. Mu­hammed’in di­nine gir­miş bul­u­nuy­or­lar.” it­ir­af­ın­da bul­un­mak­tad­ır.,

Al­lah (cc), bun­dan 14 as­ır önce, in­san­lara yol gös­te­ri­ci bir kit­ap olan Kur-an’ı Ker­im’i in­dir­di. Tüm in­san­lığı bu ki­ta­ba uy­a­rak kur­tul­uşa er­meye dav­et et­ti. İn­dir­ild­iği gün­den kı­y­am­ete dek, in­san­lığın ye­ga­ne yol gös­te­ri­ci­si de bu son ila­hi kit­ap ol­a­cak­tır. Kur’an, ay­nı za­man­da ede­bi di­li­nin mük­em­mel­liği, ben­zer­siz üs­lup öz­el­lik­leri ve içer­diği üs­tün hik­met­le, bil­im adam­lar­ını hay­rete düşür­müştür. Bun­lar­ın yanı sıra, Kur-an’ın Al­lah kat­ın­dan in­dir­ild­iğini is­pat­lay­an pek çok mu­ciz­e­vi öz­el­liği de var­dır. Bu öz­el­lik­ler­in­den ba­zı­ları an­cak 20. yüz­y­ıl te­knol­o­jis­i­y­le er­iştiğim­iz ba­zı bil­im­sel ger­çek­ler­in 1400 yıl önce Kur-an’da bild­ir­il­miş ol­ma­sıd­ır. Bu da Kur-an’ın müs­tes­na bir yeri olduğun­un bu yüz­y­ıla yan­sı­ma­sın­dan başka bir şey değild­ir

İn­saf ehli ya­ban­cı­lar im­an et­med­ik­leri hal­de Kur’an-ı Ker­i­m’i müs­tes­na bir kit­ap, Pey­gam­ber­im­i­zi de müs­tes­na bir in­san ol­a­rak gör­mek­te­dir. Çün­kü Mek­keli müşrik­ler, Al­em­ler­in Efen­di­sine, kab­ul et­med­ik­leri hal­de Em­in di­y­or­lardı. İn­san­lığın kar­an­lıklar­la do­lu old­uğu bir za­man­da gün­eş gi­bi par­la­dı. Sad­ece in­san­lığa ka­zan­dır­dığı değerl­er bile, onu ben­zer­siz kılm­ış, dün­ya her as­ır­da on­un te­sir­in­de kalmıştır.

Bur­a­da, hak­ik­at­ler açı­sın­dan üze­rin­de du­rul­ma­sı ge­re­ken en ön­em­li un­sur şu­dur ki; es­a­sen Re­sul-ü Ek­rem (sav) iki açı­dan değer­len­dir­il­e­bil­ir. Bi­rin­ci­si: “tar­i­hi bir şah­si­y­et” ol­a­rak, Pey­gam­ber Efen­dim­ize Müs­lü­man ol­ma­yan ya­ban­cı­lar­ın göz­üy­le bak­mak­tır ki, Hz. Pey­gam­ber’e (sav) hiç şü­phe­siz ki, tar­ih boyun­ca tar­afs­ız bü­tün kay­nak­lar­ca değer ver­il­mek­te ve say­gı duy­ul­mak­tad­ır. Ay­rı­ca O’nun tüm in­san­lık al­e­mine üs­tün yar­ar­lı­lıklar­ını kab­ul et­mek­te, Pey­gam­ber Efen­dim­ize say­gı duyd­uklar­ını ve değer ver­dik­leri­ni söyl­em­ek­te­dirl­er. Çün­kü İn­san­lar, fı­trat­ları ger­eği tar­i­he mal ol­muş şah­si­y­e­tle­re say­gı duy­ar­lar. Aslın­da tar­i­he mal ol­muş her bil­im ad­amı, mu­cit ve mütefek­kir için de bu böyl­e­dir. Müs­lü­man­lar da Müs­lü­man ol­ma­yan­lar da, tar­i­he mal ol­muş şah­si­y­e­tle­re her za­man say­gı duy­ar­lar ve değer ver­irl­er. Me­sela Sheakspir, Lean­ar­do Da Vin­ci, Bis­mark, Goethe, Mim­ar Si­nan, Mu­hy­id­din-i Ar­a­bi, Mev­lana gi­bi tar­i­he mal ol­muş şah­si­y­e­tler in­san­lık tar­i­hin­de hep il­gi od­ağı ol­muşlard­ır. Bu du­rum, tar­i­he mal ol­muş şah­si­y­e­tler­in akra­ba ve ya­kın­lar­ına at­fe­di­len değer açı­sın­dan da böyl­e­dir. Yani tar­i­hi şah­si­y­e­tle­re duy­ulan say­gı, her za­man on­lar­ın ya­kın­lar­ına da taşın­an bir değer hal­ini alm­ıştır. Bu da kaçın­ıl­maz bir hak­ik­at­tir. Bu ned­en­le ya­ban­cı­lar­ın göz­üy­le de Pey­gam­ber Efen­dim­iz ve On­un Ehl-i Bey­ti ve akra­bal­arı, başlı başına bir değer ifade­si­dir. Ehl-i beyt bu an­lam­da da evrensel bir değer taşı­mak­tad­ır ve so­nuç ol­a­rak Müs­lü­man ol­ma­yan­lar da, tar­i­hi bir şah­si­y­et ol­a­rak has­sat­en Pey­gam­ber­im­ize ve Ehl-i bey­tine say­gı duy­ar­lar ve değer ver­irl­er...

İkin­ci­si de Pey­gam­ber Efen­dim­ize Müs­lü­man­lar­ın göz­üy­le bak­mak ki bu da Hz. Mu­hammed’in Müs­lü­man­lar­ın Pey­gam­beri ol­a­rak değer­len­dir­il­me­si­dir. Müs­lü­man­lar­ca Hz. Pey­gam­be­re ver­i­len değer, Al­lah-ü Tea­la’nın yer­yüz­üne Pey­gam­ber ol­a­rak gön­der­diği ve “Ha­bi­bim!” ded­iği, “Kain­at­ın Efen­di­si” ol­a­rak öv­düğü bir in­sana ver­diği değer­dir.

Hz. Pey­gam­ber­in şah­sı ned­en­i­y­le Ehl-i beyte sev­gi duy­mak, on­lara duy­ulan bu sev­gi doğru­dan iman­la il­gili bir kon­u­dur ve üs­tel­ik müs­lü­man ol­ma­yan­ların da­hi say­gı duyd­uğu bir “Ehl-i beyt” kav­ramı, müs­lü­man­lar için başlı başına bir sev­gi kon­u­su, başlı başına bir say­gı un­sur­u­dur. Ehl-i Beyt, Müs­lü­man­lar açı­sın­dan hiç şü­phe­siz, çok üs­tün bir değer ifade et­mek­te­dir. Bu ned­en­le Ehl-i bey­ti, bir Müs­lü­man, her şey­den önce im­anı ger­eği sev­er. Kain­at­ın Efen­di­si O Pey­gam­ber ki; “Kim Al­lah’ı se­verse Kur-an’ı sev­er, kim Kur-an’ı se­verse beni sev­er, kim beni se­verse asha­bı­mı ve akra­bal­ar­ı­mı sev­er.” ve “Hiç­bir kul, ben kend­i­sine nefs­in­den, ıtre­tim kendi ıtret­in­den, ehl­im kendi ehl­in­den, zâ­tım da kendi zâ­tın­dan da­ha sev­gili ol­mad­ık­ça (kâ­mil) im­an et­miş ol­maz.” buy­ur­mak­tadır. Re­sul-ü Ek­rem’in müj­de ve ih­tar­ları bu ka­dar açık­ken, bir Müs­lü­man için Ehl-i bey­ti sev­mem­ek ta­bii ki müm­kün değild­ir!...

Ev­et, bu on­lar­ın dün­ya­yı ter­cih et­me­leri ve fı­tri bir duy­gu olan sev­gi kay­nağın­ın üze­ri­ni ört­me­ler­in­den dol­ay­ıd­ır. Hiç şü­phe­siz bu cid­di bir kalp mar­a­zıd­ır. Bun­un başka bir iz­a­hı da yok­tur. Ni­tek­im bu­gün in­san­lar bir­bi­rini ye­ter­ince sev­mem­ek­te­dirl­er. Bu du­rum, bü­tün in­sani il­işkil­er­im­ize de men­fi bir şek­il­de yan­sı­mak­tad­ır. Hat­ta bir çok ol­ay­da, ne ya­zık­tır ki aile içi is­ten­mey­en dram­lar yaşan­mak­tad­ır. Bu da gös­teri­y­or ki kar­deş kar­deşe bile hased için­de yaşa­mak­tad­ır. Kaldı ki Ehl-i beyte mu­hab­bet!.. Hased ise, kal­pler­in büy­ük has­tal­ıklar­ın­dan­dır ve an­cak il­im ve am­el­le te­da­vi ed­il­ir. Has­e­din ila­cı olan il­im ise, kişi­nin hasedine hak­im ol­ma­sı ve on­dan ça­bu­cak kur­tul­ma­sı­yla müm­kün­dür.

Ehl-i bey­ti sev­gi­si Re­su­lull­ah’ı sev­me­nin kaçın­ıl­maz ve ta­bii bir tez­a­hür­ü­dür. Pey­gam­ber Efen­dim­iz bu sev­gi­nin ta kü­çük yaşlarda ver­il­me­si ger­eğini be­lirt­miş ve ço­cuk­lar­ı­mız­ın eğit­i­mi için bir ha­dis-i şerifle­rin­de şöyle buy­ur­muşlard­ır; “Ço­cuk­lar­ın­ızı üç ha­slet üze­re eğit­in­iz: Ne­bin­iz­in sev­gi­si, On­un Ehl-i beyt­i­nin sev­gi­si, Kur-an ve ha­dis oku­mak...”

Al­lah’ın rı­za­sını ka­zan­mak için Pey­gam­ber­im­i­zi sev­mek ge­re­kir. Pey­gam­ber­im­i­zi sev­mek de Sün­ne­tine uy­mayı, On­un sev­diğini sev­meyi ve em­a­ne­tine sa­hip çık­mayı ge­rek­tir­ir.


Son Eklenen Yazılar

Allah’a Dost Olmak Davasında Sebat Etmek / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Tevekkülün Neticesi Teslimiyettir Tevekkül etmek tüm işlerinde Allah’ı vekil kılmak ona teslim olmaktır. Allah’a (C.C.) teslimsen tevekkülün de var demektir. Al...

Din ve Dindarlığın Benlik Saygısına Etkisi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Benlik saygısını etkileyen unsurlar nelerdir? Benlik kavramı birtakım yaşantılar sonucunda oluşur. Benliğimiz doğduğumuz andan itibaren, başımızdan geçen sayısı...

Muhabbetin Kıblesi / Doç. Dr. Adem Ergül

Rabbani terbiyenin en önemli şuur dinamiklerinden biri hiç şüphesiz muhabbet sermayesinin doğru bir şekilde kullanılmasıdır. Kişinin gönlü nereye akarsa oradan gıda...