Şükürde Olgunlaşma

Şeyda Dal

Tarih: 2008-10-01

 

Bilim ve teknikteki gelişmelerin etkisi ve bunun sonucu olan küreselleşme süreci ile birlikte, bizler de toplum olarak değişiyoruz, gelişiyoruz. Medya, internet, ulaşım kolaylığı derken kültürler arası etkileşim bir hayli arttı. Başka medeniyetleri tanımak, onların güzel yönlerini almak gerekli ve faydalıdır. Objektif bakış açısı insanı böyle düşünmeye sevk ediyor. Zaten Rabbü Teâlâ da böyle istemeseydi, bizi tek kalıptan çıkmış gibi yaratırdı. O zaman da insanoğlunun meraklı ve araştırmacı ruhu gelişemezdi. Allah ''Biz sizi kavimlere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız.'' buyuruyor. Demek ki farklı akıllar, kültürler birbirini mıknatıs gibi çekerek farklı dilleri, dinleri, âdetleri buluşturuyor. Bu sayede hem dostluk hem de rekabet duyguları gelişiyor.

Değişmemek eşyanın tabiatına aykırı bir şey. Fakat bu değişimler, yenilikler insanı akıl ve ruh yönünden tekâmüle doğru itmeli, onu öz benliğinden asla uzaklaştırmamalı, yozlaştırmamalı. Dünya küçüldü küçülmesine de popüler kültürün etkisiyle, kendi değerlerimize saygı da bir o kadar küçüldü. Gün geçmiyor ki, moda ve çağdaşlık adı altında komik ve bir o kadar da üzücü bir şey karşımıza çıkmaya görsün. Yıllar ötesinden gelen buram buram fikir, çile, irfan kokan kendi dini, millî, örfi değerlerimizin getirdiği bir kültür mirasımız yokmuş gibi yaşayanlar, hiç de azımsanacak bir çoğunluk değil. Medya ve çevresel etkileşim vasıtasıyla önüne ne gelirse hüpleten, dini ölçülere uyup uymadığına bakmadan kabullenen, bir çocuk gibi gördüğünü kopyalayan bir kesimle karşı karşıyayız. Avrupa bile hızla İslam'a koşarken, başka toplumların kültür mirasçısıymış gibi kendini kaybetmiş bir gidişatın kurbanı olmuşlar. Peki mazeretleri ya da savundukları şey ne diye soracak olursak, "herkes böyle yaşıyor, zaman değişti" gibi kılıflarla muhatap oluruz. Şu fani dünya lezzetleri için dini ölçülerin ve kuralların karşısına her zaman saçma sapan bir kayıt ve gerekçeyle çıkarak densizliğin en büyüğünü işleyip nefis ve şeytanın kuklası haline gelmek ne korkunç! Değişik hastalıklar çağımızın hastalığı olarak nitelendirilirken, Yaradanın çizdiği yoldan uzaklaşarak kendi benliğine farklı programlar yükleyip, aykırı âlemlerde kolayca homojenleşenler nasıl büyük bir hastalığın pençesinde olduklarını bilmezler. Hem dünyayı hem de ahireti perişan eden bir maraz. Allah'a iman edip, sunduğu nimetlerden faydalandıktan sonra, O'nun belirlediği emirlere gelince, fütursuzca ve özgürce yaşama yolunu seçmek ne kadar nankörce. Yiyip içip, gezip tozup tuvaletle oda arası mekik dokuyarak kendi rahatlığından bir nebze de olsa Allah rızası için ödün vermeyenler, mutluymuş gibi kendilerini oyalarlar. Kariyerleriyle, evleriyle, arabalarıyla var olmaya çalışırken, alışveriş çılgınlıklarıyla da hayatlarına renk katmaya çalışırlar. Buna renk denilirse tabi. Ne kadar harcama yapıp gezip tozsalar da doyumsuzluktan kendilerini kurtaramazlar. Doyumsuzluklarına, hazımsızlıklarına ekonomik imkânları yeterli de olsa, "maaşımız bize yetmiyor" sözleri tercüman olur.

Ne yazık ki unutulmuş gelenek ve görenekler, bazı beyinlerdeki silinmiş değerler insanımızın pek çoğunu bu hale getirdi. Hak ve batıl her zaman vardı olacaktır da. Her ne kadar duyarlı, sağlam duruşlu, ibadetin semeresi yüzünden bile okunan, korku ve ümit dengesini iyi ayarlamış bir kesim olsa da, çok uzak değil yakın geçmişimize bile göz attığımızda maneviyattan yana fakirleştiğimizi göreceğiz. Annelerimiz, ninelerimiz komşusunun kapısını sabahın erken saatlerinde bile çalarak, kahvaltıya misafir olup ne güzel bir samimiyet örneği sergilemişler. Yalnız yaşayan kimsesiz yaşlıların dertlerine derman olmuşlar, güçleri nispetinde. Komşular arası ilişki ahilik teşkilatı gibi güçlüyken, bırakın komşuyu akraba ziyaretleri bile külfet gibi geliyor şimdilerde. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" sözünü amel olarak hayatına geçirenler çoğunlukta. Kaç aile çocuğunun elinden tutarak bir bayram günü hastaneleri, huzur evlerini ziyaret ediyor. Kaçımız çocuğumuzu kendi harçlıklarından biriktirdikleriyle arada sırada sadaka vermeye yönlendiriyoruz? Ailemize yapılan harcamalarda paralar su gibi giderken, cüzi miktarda bir sadaka veya yardım istenildiğinde kullanılıyormuş psikolojisine mi giriyoruz hemen… Ramazan ayı gelince eski Ramazanlar hatırlanır ya hani, aslında yitirdiğimiz sadece eski Ramazanlar değil, yılın diğer onbir ayının da manevi sıcaklığı.

Aldıkça daha çok isteyen ve bir o kadar da bencilleşenler, ne kadar ruhi manada doymaya çalışsalar da bir türlü doyamazlar. Hele bir de ahireti hiçe sayarcasına yaşamak, huzurlu bir yaşamı imkânsız hale getirir. Çünkü huzur da doyum da ancak şükürle, Allah korkusu ve sevgisinin dengeli bir şekilde yaşamımıza yerleştirilmesi ile gerçekleşir. Nasıl ki Rabbimiz verenin malını artırıyor, tevazu yapanın izzetini yüceltiyorsa bütün azalarıyla şükreden bir kulu da maddi ve manevi olarak huzura kavuşturur. O kişinin hayatı gerçekten renklenir ve anlam kazanır.

Peki, nedir şükür? Şükür öyle arkadaşa, eşe dosta minnetle karışık bir şükran duygusu mu? Yoksa Allah'ın verdiği nimetleri inkâr etmediği halde, yan gelip yatarak amel noktasında kaypak davranmak mıdır şükür? Şükretmek, nimetleri gördükten sonra ibadet ve taat açısından kendini saf dışı bırakmak değildir. "Allah bir kuluna nimet verince o nimetin izini görmek istiyor" diyor Peygamber Efendimiz. İşte nimetin izinden kasıt hakkıyla şükretmektir. Hakkıyla şükür, dilimizle, kalbimizle ve tüm yaşantımızla Rabbimize layık bir kul olmak için çabalamaktır. Bütün kimliklerin, statülerin üstünde en önemli kimlik "kulluktur." Kulluk bilincini yakalamak, en üstün makamdır. Nimetleri yalanlamadığı halde, özgürce yaşamdan vazgeçemeyenler, dünyevi olarak ne kadar önemli konumda olsalar bile, her şeyin üstünde olan kulluk kimliğini en alt sıraya alarak Allah katındaki değerlerini de o nispette düşürüyorlar. Allah'ın verdiği nimetler saymakla bitmez, ama sadece sağlıklı yaşadığımız günlerin ne kadar çok olduğunu düşünmek bile ne kadar az şükrettiğimizi anlamak için kâfi. Bir düşünsenize, altmış yaşına kadar yaşayan bir kimse ömrünün kaç yılını hasta olarak geçiriyor ki? Ufacık bir hastalığımız olduğu zaman hayatta sağlıktan daha önemli bir şey olmadığını anlıyoruz. Nankörlüğe çok meyilli olan bizler, kendi yaşantımızın güzelliklerine karşı üç maymunları oynuyoruz. Kör, sağır ve dilsiz…

İmam-ı Gazâli Hz. de, bizim bazı zamanlar, nankörce ve haksız çıkışlarımızı şöyle anlatıyor: Bazen insan kendisine verilen nimetleri küçük görerek, "Ben şöyle akıllı, şöyle iyi bir insan olduğum halde, şu ahmak adama verilenlere bak" diyerek o nimetlere, karşısındakinden çok kendisinin layık olduğunu düşünür.Halbuki onun aklıyla, güzelliğiyle, o haset ettiği kişinin sahip olduğu şeyleri değiş tokuş yapma imkanı olsa, o insan kendi aklını, güzelliğini ve ilmini vermek istemez.Allah, aklı az olan adama zenginlik de vermeseydi o zaman hiçbir şey vermeyecek miydi?.. İşte sadece mal, mülk yediğimiz ve içtiğimiz şeyler rızık değil, akıl, ilim gibi nimetler de rızıktır.

Bu sebeple bazı konuları, dar açıyla değerlendirmemek lazım. Kuran'dan ve sünnetten yana bir tavır takınmadığı halde; Allah'ı seviyorum, insanları ve hayvanları seviyorum, doğayı seviyorum, başkalarına bir zarar vermiyorum diyerek hümanist bir düşünce yapısıyla kendilerine çok yüksek not verenler boşa kürek çekiyorlar. Çünkü Allah'ın mülkünde yaşayıp hükmünden, emirlerinden kaçmak olur mu? Allah bize sadece sevmeyi mi emrediyor? Böyle bir anlayış Rabbu Teâlânın doksan dokuz tane isminden sadece cemal sıfatlarını kabul edip, celal sıfatlarını reddetmek gibidir. Çünkü Allah kullarına her şeyi verdiği gibi, gazaplandığı bir kulunun da bir anda burnunu yere sürtebilir. Azabı tehir ettiği gibi acele de edebilir. Kulunun günahlarına sabreder, tövbesini kabul eder defalarca ya da yıllarca. Allah bu şekilde merhametini, lütfunu gösterir. Fakat hiç beklenmedik bir anda musibet de verebilir. Bela vererek de adaletini gösterir. Belki de bu şekilde azabı dünyada bitirir. Bu nedenle Allah korkusunu bir kenara atmadan sevgi ve korkuyu dengelemek bir müslümanın istikameti için en önemli şeydir. Yunus gibi "ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim" diyerek hiçbir şeyimizle övünmeyip, bulamadıklarımız için de kanaate sığınıp kula yakışır bir şekilde hayatımızı düzenlememiz şarttır. Bu doğru yaşantı bizi kurtaracağı gibi, arayış içerisinde olanlara da sığınılacak bir liman olacaktır…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları