Ahir Zaman Ve Hz. Mehdi Konusunda Bilinçli Olmak

Abdulbaki İlhan

Tarih: 2011-12-27

Efendim, özelde ve genelde yoğun bir gündem yaşıyoruz. Terörler, depremler, Orta Doğu’da yaşanan anlık tarihi değişimler… Bunlar çok yoğun gündemler. Hâleti rûhiyemiz pek karışık bu sıralar. Bir gün üzülüyoruz, bir gün öfkeleniyoruz; bazen de küçük küçük şeylerden mutlu oluyoruz. Allah önümüzü aydınlık, sonumuzu hayretsin inşallah… Tüm bu yaşananların değerlendirmesini yapacak değilim elbette. Çünkü böylesine bir kaos ortamını analiz etmek, açılış konuşması formatının çok üstünde bir zamana ve platforma gereksinimlidir.

 

Onun için özelden bahsetmek istiyorum. Bizim bu dergicilik mesleği biliyorsunuz zor bir meslektir. Her şeyden önce, tabir yerindeyse zamanı ve birikimi bir sanatkâr gibi kullanmayı gerektiren bir meslektir. Dünya gündemine bağlı olarak gelişen türlü stresler de bizim dergicilik mesleğine direkt olarak yansıyınca hâliyle bazen gerginlik, bazen sıkıntı olabiliyor tabi... Ama en azından yılda bir iki defa da olsa bizler böyle bir araya gelince bu inanın bize de iyi geliyor… Hele pîrimiz, üstadımız Kasım Babamız teşrif ettiyse elhamdülillah. Ehl-i cihad, ehl-i takva, ilim ehli kardeşlerimiz de buradaysa ELHAMDÜLİLLAH… İşte şimdi stres sıkıntı kalmadı… Maşallah keyifler yerine geldi.

Her zaman söylüyorum: Bizim en büyük sermayemiz evvela cesaretimiz, ardından da sevgi dolu kalbimizdir. Biliyorsunuz, bizim camiada hassasiyetle üzerinde durulan konuların başında gelir sevgi ve cesaret konusu. Elhamdülillah, biz sevgimizi ortaya koyacak imkânları buluyoruz. Allah, cesaretimizi ortaya koyacak imkânları da bize açsın, bize versin inşallah. Feyz Dergisi’nin kurucusu, ilim, irfan ve maneviyat güneşi olan Seyyidimiz, yanına gelen talebeleri evvela muayene yapar ki; sevgi dolu bir kalbi var mı, cesaretli bir yüreği var mı diye. Sadece bunlar değil tabi. Sevgisiz olanlara ayrı, cesaretsiz olanlara ayrı, komplekslilere, rol kişiliklere ayrı, istismarcılara ayrı, her birisine tamamen orijinal, şahsına münhasır yöntemlerle müdahale eder ve çok kısa sürede büyük sonuçlar alır Seyyidimiz. Bu da büyüklerin sanatı… Benim gibi küçükler de hayranlıkla izler olup bitenleri… Büyüklerin insan ilişkileri, teyakkuz haline geçip gözlemlendiğinde müthiş manzaralar ortaya çıkıyor. Bakıyorsun kimine karşı çok sert, çok gazaplı; bazen de lokum gibi, pamuk gibi. Sonrasında düşünüp analiz edince neler neler, ne muazzam şeyler çıkıyor işin içinden… Bizi, yani talebeleri, asıl bu gözlemler değiştirip geliştiriyor.

İslam’da “Allah için sevgi” olduğu gibi “Allah için öfke” de vardır. Fakat zamanımızda, bu müstesna erdemi İslam’ın şanına şerefine yakışır şekilde taşıyıp uygulayabilen pek az kişi var. İslam’ı yaşamanın, tebliğ etmenin, talim ve terbiye maksatlı aksiyonların tümünde çok yüksek düzeyde sevgiye ihtiyaç olduğunu bildiğimiz gibi, bir o kadar da Allah’ın sevmediği şeylere karşı potansiyel gazabımız olmalı. Bunun olmaması nâkıslıktır. Bu erdemleri hakkıyla yerleştirmeden İslam’ı temsil etme yanılgısına düşmek de büyük vebaldir. Bu ölçüden hareketle velilere, âlimlere, büyüklere baktığımız zaman çok ince ve hikmetli manzaralar görüyoruz.

Mesela, Seyyidimiz’in genel hâlinden bahsedecek olursak onda baskın olan ahlakların şefkat, merhamet olduğunu, hatta bunların aşırısıyla mücadele ettiğini yıllardır görüyoruz, biliyoruz. Hizmet mensubu kardeşlerimizin ve hısım akrabanın malumu üzere, biliyorsunuz ki biz 21 yıldır Seyyidimiz’le ilgili evrak, imza vs. işlerini kendimiz halletmeye çalışırız. Ne yapar eder işleri vekaletle falan hallederiz, aman başımıza iş çıkmasın diye… Çünkü müthiş bir adalet duygusu var, ateş gibi yüreği var… İhsan üzere yaşamanın en üst seviyesi Seyyidimiz’in doğal hâlidir. Allah için nerede ne yapması gerekiyorsa anında tereddüt bile etmez yapar… Merhamet, şefkat genel duruşu, genel hâli olmakla birlikte benzeri görülmemiş bir gazabı vardır Seyyidimiz’in...

İşin ilginç kısmı ise bu iki zıt kuvvet bir insanda bu kadar maksimum seviyede olamaz. Hem merhametin, şefkatin aşırısıyla mücadele edecek kadar yumuşak hem de benzeri görülmemiş bir gazap… Hayret verici doğrusu… Hizmet mensubu kardeşlerim bu hallerin her ikisini de çok defa müşahede ettiler.

BİLİNÇ OLMAZSA OLMAZ

Fakat sözün tam bu kısmında önemli bir ayrıntıdan bahsetmek istiyorum. Bu anlattığım erdemlerin elde edilmesini bırakın, değerlendirilmesi, tefekkür edilmesi dahi çok yüksek düzeyde İslamî bilinç sahibi olmaya, şuurlu olmaya bağlıdır. Bunlar bilgiyle, kitaplardan okumayla, efendime söyleyeyim kişisel gelişim takviyeleriyle elde edilecek şeyler değildir. Bunlar için aslan gibi iman lazım, muhteşem bir şahsiyet ve kişilik sahibi olmak lazım. Biz bunları nasıl elde edeceğiz diyorsanız, bilgi ve bilinç arasındaki farkı idrak etmekten başlamayı önerebilirim.

Bazı şeyler bilgi boyutundan bilinç seviyesine geçmedikçe insana asla faydası olmaz… Bilinçsiz kişi bakar; fakat göremez, okuyamaz, anlayamaz… Peki bilinçli olmak ne demektir? Bilincin felsefede, psikolojide, tıpta, dinde farklı tanımlamaları vardır. Bunun sebebi bilincin çok yönlü bir erdem ve özellik olmasından kaynaklanmaktadır. Tüm bunlara girmeden bilinci “farkındalık, uyanıklık” gibi kısa kelimelerle ifade edebiliriz. Yetmediyse biraz açalım o zaman bu bilinç konusunu. Mesela, acil servise ağır bir hasta gelince doktorlar evvela ne yapıyorlar? Bilinci yerinde mi değil mi diye soruyorlar hastaya: Ben kimim? Cevap: Doktorsun. Burası neresi? Hastane. Peki adın nedir? Falan filan… Yani neye bakıyorlar? Olup bitenin farkında mı, çevresinde olan şeylerin farkında mı? Bilinci kayıp adamın burnunu kesseler, ne yapıyorsunuz diyemez; çünkü şuur yok.

Bilinç farkındalıktır. Neyin farkındalığı? Efendim tehlikenin, iyi ve güzel olanın, riskli olanın, her şeyin farkında olmaktır. Bazı şeyler çok çabuk bilinç hâline gelir; mesela ateş! Ateşin yaktığını bilgi olarak biliyoruz, kesin olarak emin olduğumuz için ateşe yaklaşmıyoruz… Hiç kimse, ne kadar sinirli de olsa duygulu da olsa ne durumda olursa olsun arada bir ateşe atlamaz. Bazı bilgiler bize ikinci bir şansımız olmadığını anında öğretir. Bir bardak suyun içine atılan zehiri kim içer. Meczup değilse bebek değilse kimse içmez… İşte buna bilinç denir. “Ateşe karşı bilinçli, zehire karşı bilinçli adam” denir. Peki kıymetli kardeşlerim! İmtihan bilinci, ölüm bilinci, cihad bilinci… Bunlar ne olacak? İşte bunların da aynen ateş gibi, zehir gibi bilinç hâline gelmesi lazım. İnsanı bilgisayar disketinden ayıran tek fark bilinçtir. Hangimiz bilgide bilgisayarla yarışabiliriz?

İMTİHAN BİLİNCİ

Şimdi yoldan geçen sıradan birisine sor, hatta ilkokul çocuğuna sor: Biz dünyaya niçin geldik? diye. Hemen cevabı yapıştırır: İmtihan için geldik. Bunu herkes biliyor; dünyanın yalan olduğunu, ahiretin gerçek mekân olduğunu. Hatta türküsü bile var “Ah yalan dünya!” diye. Herkes biliyor ama bilinci yok kimsede… Kur’an-ı Kerim’e bir kelime dahi eklenmedi, eklenemez de; Allah’ın himayesi altında çünkü o. Güneşin doğması batması, yağmur rüzgâr, bunlar hep aynıydı… Ama bazı kimseler bunları öyle bir okuyorlardı ki senin benim okuduğum aynı ayet onda müthiş bir tesir oluşturuyordu… Niçin, farkımız ne? Nedir Seyyid Abdulkadir Geylani ile benim aramdaki fark? Bilinç farkı kardeşlerim, bilinç farkı… Onlarda imtihan bilinci, ahiret bilinci, ihsan üzere yaşama bilinci, muhabbetullah, havfullah öyle bir yerleşmiş ki hepsi bilinç hâline gelmiş. İmanları aksiyon; doğal olarak fiilleri, fikirleri aksiyon… Ben kendi bilinçliliğimi ölçüyorum bazen. Hoşuma gitmediği zaman hemen öldürüyorum kendimi. Evet evet, gecenin saat üçünde birden salonun ortasına yatıp ölüyorum. Sonra hanım geliyor, sabah namazına uyanmış, beni görüyor basıyor çığlığı. Alıyorlar beni götürüyorlar; yıkıyorlar, kefenliyorlar, namazı kılıp doğru toprağa… Sonra? Sonrası çok kötü! Hesap melekleri ya da Allah korusun azap melekleri… Artık bitti! İki rekat namaz kılmaya imkan yok. Bir defa sübhânallah demeye imkan yok. O zaman hemen açıyorum gözlerimi ELHAMDÜLİLLAH diyorum ve çalışmaya başlıyorum.

AHİR ZAMAN BİLİNCİ

Evet, insanın hayatı sonlu; birgün bitecek… Önce doğar, sonra çocuk olur, sonra genç olur, bir bakarsın ihtiyarlamış, geçmiş gitmiş… Bu hepimizin bildiği ve yakinen şahit olduğumuz bir gerçek. Fakat bir ayrıntı var ki koca koca âlimler, hocalar bu konuda bilinçsiz ötesi bilinçsiz. Nedir o? İnsanın hayatı sonlu olduğu gibi, dünya dediğimiz bu evren, kâinat, güneş, yıldızlar… Bunlar da ölümlü arkadaşlar! Sonsuz değil… O zaman, dünyanın ölümünün yaklaştığı zamana ne diyorlar?

AHİR ZAMAN!

Yani evrenin sonunun yaklaştığı zaman, bunun gerçekleşen yüzlerce alameti var. Yüzyıl içerisinde, geçtiğimiz son 20 yıl en başta olmak üzere, neredeyse bütün alametler zuhur etti… Şimdi bunları anlatmaya imkan yok; çünkü vakit bayağı bir daraldı. Ama bu zamanın ahir zaman olduğunu bugün beş dakikada ispat eden görsel videolardan tutun, yazılar, makaleler dolu internette. Hemen toparlayalım; demek ki neymiş? Biz imtihan oluyoruz! Hem de ne zaman? Ahir zamanda…

Öyleyse bu imtihanın en önemli kırılma noktası Hz. Mehdi’dir. Yoksa bunun aksi düşünülebilir mi? Ahir zamanda yaşayacaksın, Mehdi’den haberin yok! Öyle bir beklentin yok! Sence sen bu imtihanı kazanabilir misin? Ya da şöyle ifade edelim: Mehdi’yle olan imtihanını kaybedince başka hangi imtihanı kazansan sana fayda sağlar… Şimdi birileri hâlâ hiçbir şey olmamış, yokmuş gibi, deve kuşu mantığıyla başını kuma gömmüş devam ediyor… Sanki zaman ahir zaman değilmiş gibi… Sen şeytanın yerinde olsan nasıl kandırırsın? Adam Mehdi’yi arayacak bilinci elde etse er geç bulacak. En iyisi işi sağlama alayım diyor şeytan: “YOK YOK, DAHA VAR. BU ZAMAN DEĞİL! DİYOR…” Şeytan profesör çünkü. Hz. Adem’den bu yana kandırmayla uğraşıyor, uzman olmuş artık. Evliyalar, âlimler, hatta peygamberleri kandırmış. 1400 sene öncesinden haber verilen hadiselerin bir bir gerçekleşmesi seni harekete geçirmiyorsa ne bekliyorsun? Vahiy mi? Nerede imtihan o zaman? Demek ki zamanın ahir zaman olduğu konusunda mutabık olmalıyız.

Hz. MEHDİ

Gelelim Hz. Mehdi’ye. Ahir zaman bilinci yerleşince Mehdi’yi bulma işinin %90’ı bitmiş demektir. Çünkü işin bu kısmında hadisler ve açık gerçekler konuşuyor. Mehdi’nin özellikleri en ince ayrıntısına kadar hadislerde mevcut. Bunların değerlendirilmesi konusunda yazılan çizilen çok fazla malumat var. Hz. Mehdi’yi bekleyen teyakkuz halindeki Müslümanların, âlimlerin, meşayihlerin çok önemli değerlendirmeleri var. Bunlardan istifade etmek, araştırmak herkes için çok faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Ama bu aşamaya gelmek, okumak, araştırmak büyük bir iştir; aynı zamanda külfetlidir. Kimin için külfet? Fasıklar için, şuursuzlar için. Hadislerle Mehdi’yi arama zahmetine girmeyen, kendi dünya görüşü ve kıstaslarıyla Mehdi’yi bulacağını zanneden zavallılar yanılıyorlar. Hem de ne büyük yanılgı! O Mehdi’yi sana seçtirirler mi hiç? Be hey akılsız! Sen kendi kıyafetini dahi seçemiyorsun, evindeki eşyayı seçmekten acizsin, Batı’nın yönlendirmesine muhtaçsın! O zaman Mehdi’yi seçmeyi de sana bırakmazlar; Batılı hemen seçer o Mehdi’yi. Ama Elhamdülillah hadislerimiz var, kapı gibi ölçülerimiz var elimizde. En kıymetli cevherlerden daha değerli olan bu hadislerin ipiyle ancak bu kuyudan çıkabiliriz.

Kısa kısa bahsetmek istiyorum Hz. Mehdi’yi işaret eden hadis ve âlimlerin yorumlarından:

Mesela, “Doğuştan keşif ve feraset sahibi olacak.” buyruluyor. Efendime söyleyeyim “Ehl-i Beyt olacak, olağanüstü halleri ve özellikleri olacak.” deniliyor. “Heybetli ve acar olacak, yiğit olacak.” deniliyor… İşte bu hadis ve yorumların açtığı yoldan yürümek gerek kardeşlerim.

Bu hadisler ışığında aranan Mehdi, Allah’ın izniyle muhakkak bulunur. Ben şimdi düşünüyorum: İnsanımızın “Bu Mehdi mi acaba?” dediği kimselerden bazısını, bizim Ulus’taki İsmetpaşa semtine tek başına gönderiyorum zihnimde. Yahu bakıyorum, o adamcağızı orada iki dakikada kaybederler. Bu nasıl Mehdi anlayışı kardeşim? Adam zavallı, kendini korumaktan aciz bir bedene ve sönük ruha sahip; seni nasıl kurtarsın? Demek ki Mehdi’nin heybetli ve acar olması lazım diyorum.Keşif, feraset bir yerde teville, mübalağayla yakıştırmayla hallediliyor bazılarına göre; ama bunu ne yapacağız? İnsan biraz amel ehli olur, biraz ilim ehli olur, az çok güzel ahlak sahibi olur olmaya da hemen Mehdi olmaz kardeşim; akl-ı selim olmak lazım. Ben, Mehdilik iddia edenlere kötü insanlar demiyorum. Elbette onlar da “Şu Ümmet-i Muhammed’i kandıralım, hepsini cehenneme dolduralım.” demiyorlar; ama akl-ı selim olmak lazım.

Bakın bir başka hadiste Efendimiz: “Mehdi kuru ağacı yeşertir.” buyuruyor. Bizim içimizde kuru ağaçlar var, hem de çok fazla var. Ama bir de elektrik direkleri var ki bunlar sohbetle irşat olmaz, çok daha fazlası lazım bunlara… Sözün kısası Seyyidimiz’in “Mehdilik Delilik mi?” yazısı bu konu için tam bir ölçü niteliğindedir. Orada belirtildiği gibi ayne’l yakîn delil görmeden biz kimsenin Mehdiliğine inanmayız; delilsiz de hiçbir Mehdi adayının Mehdiliğini inkar etmeyiz. Teyakkuz hâlinde ayne’l yakîn delilleri görmeyi, bulmayı umarak bekleriz ve ahir zaman bilincinden de asla gafil kalamayız.

Sözün özü bilinçli olalım. Her konuda akıllı, makul kararlı olalım. Dünyaya bir kere gelme şansımız vardı, o da bitmek üzere…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Feyz'den 278. Sayı / Abdulbaki İlhan

Feyzli geçen Ramazan ayının ardından gelen bayram tebessümüyle stabil hayatımıza nihayet döndük... Yine almaya satmaya yaşamaya devam edeceğiz. Neydi bizim yaşam fe...

Ümmetin Birlik ve Beraberliği

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salât ve selam, ölüm kendisini buluncaya dek Allah yolunda cihad eden Resulullah’a, O’nun ashabına, Ehl-i Beyti’ne, ezvâcı tâhir...

Feyz 262. Sayı Editörden / Abdulbaki İlhan

İnsan, Rabbanî hakikatleri süflî menfaatlerden kıymetli tuttuğu müddetçe kemâlât bulur. Allah için fedakârlık, karşılıksız sevgi, şefkat ve tüm insanları sanki akra...
Tüm Yazıları