Sömürgeci Batı Somali'de Niçin Yok!.. / Mahmut OĞUZ

Tarih: 2011-09-12

Şu anda Türkiye, Afrika’daki kuraklık için seferber olmuş durumda. Siz bölgeden yeni geldiniz. Oradaki durum nedir?

Tabi gündem Somali. Somali başta olmak üzere Kenya’nın kuzeyi, yine Etiyopya’nın bir kısmı, Uganda’nın bir kısmı bu kuraklıktan etkileniyor. Biz bunu millet olarak ancak televizyondan, gazeteden takip edebiliyoruz. Fakat bölge halkı gerçekten çok büyük bir dram yaşıyor. Binlerce Somalili, nüfusu 350 bini aşan kampa varmak için günlerce yolculuk yapıyor. Aileleriyle bu yolculuklara katlanmak zorunda kalan bebeklerin çoğu, kampa varabilse bile burada hayatını kaybediyor.

Bab-ı Âlem olarak bizim şöyle bir avantajımız var: Afrika’dan öğrencilerimiz var ve bize bölgeden sıcak bilgiler aktarıyorlar. İstanbul’da üniversite okuyan, lisans, yüksek lisans yapan öğrenciler bunlar. Hatta şu an Kayseri’de İmam Hatip Lisesi okuyup tatil sebebiyle İstanbul’da olan, burada takviye Türkçe dersleri verdiğimiz on beş tane öğrencimiz var Somalili. Bu öğrenciler kanalıyla daha sıcak bilgiler alma imkânımız var. Üniversitede okuyan Somalililerin çoğu tatil sebebiyle şu an memleketinde. Şu an Somalili öğrenciler; (kimisi bizim öğrencilerimiz) Türkiye’deki dernekleri, vakıfları, yardım kuruluşlarını oraya götürüyor, orada rehberlik ve tercümanlık yapıyor, kuraklık bölgesini gezdiriyor, oradaki tüm ekiplere, Türkiye’den giden bütün kurum ve kuruluşlara fedakâr bir şekilde yardımcı oluyorlar. Yine iki gün önce Somalili Muhammed Abdurrahman kardeşimiz de Kızılay ile bölgeye gitti. Evvelinde giden öğrenciler vardı, onlar da bu çalışmanın dâhilinde. Yine başka bir öğrencimiz de bu günlerde gidecek. Bu öğrencilerimizle zaman zaman telefonla görüşüyor, bilgiler alıyoruz.

Afrika’da yaşanan bu olay bir insanlık dramı olarak karşımızda dururken bu coğrafyanın aslında neden bu konuma geldiğinin iyi irdelenmesi gerekiyor. Yıllarca vahşi Batı’nın sömürdüğü Afrika bugün kaderiyle baş başa bırakıldı. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Asıl değinmek istediğim, Somali’deki bu mesele sadece bugünün meselesi değil. Kıtlık kuraklık tabii, Rabbim’in verdiği bir imtihan neticede; ama bunu sadece bu şekilde düşünmek ve değerlendirmek nakıs olur, yanlış olur. Somali’nin daha doğrusu Afrika’nın maalesef acı bir kaderi var. Müsaadenizle bundan bahsedelim.

Afrika’daki problem 300-400 yıllık bir problem. Avrupa insanının, başta İspanyollar ve Portekizliler olmak üzere, coğrafî keşifler diye dillendirdiğimiz macera sebebiyle farklı toprakları, bölgeleri keşfetmeye ve görmeye çalışmalarıyla başlayan süreçte, tekniğin ve sanayinin gelişmesi suretiyle bu topraklardaki zenginliğin farkına vardı bu insanlar. Ve gittikleri yerlerde kendi imkânlarının fazla olması sebebiyle o bölge insanını köleleştirdiler. Evvela İspanyalılar ve Portekizliler bu işin öncüsü oldu. 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’daki sanayileşmenin sonucunda da İngiltere ve Fransa başta olmak üzere diğer devletler de zaman zaman bunlara dahil olmuştur. Ama bu iki devlet başta olmak üzere Afrika’yı keşfetmişler ve Afrika’nın tabiri caizse altını üstüne getirme çalışmasına başlamışlar. Nitekim bunun sonucunda bugün Afrika’da -Önceden 53 farklı devlet vardı, şimdi Güney Sudan’la beraber 54 devlet diyebiliriz- 54 devletten yarısına yakını Fransızcayı, diğer yarısı da İngilizceyi resmi dil olarak kullanıyor. Bu da şunu gösteriyor ki yapılan sömürgecilik o bölgenin sadece altınını, elmasını, petrolünü, doğal gazını çalmakla kalmamış; o ülkenin dilini, kültürünü ve maalesef dinini de çalmıştır. Nitekim bir Afrikalı büyüğün, sömürgeciler için söylediği şu söz manidardır; “Siz bu topraklara geldiğinizde sizin elinizde İncil vardı, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bugün siz bu topraklardan giderken bizim elimizde İncil var, sizin elinizde ise topraklarımız var.” Bu söz Afrika gerçeğini özetlemeye yetiyor da artıyor. Maalesef acı gerçek. O nedenle bugünkü Somali meselesini sadece basit bir kuraklık ve kıtlık meselesi olarak düşünmek, değerlendirmek eksik olur.

Afrika’nın bütün zenginliğini gaspederek, insafsız ve insanlık dışı bir sömürü düzeni kurmuştur Batı… Günümüzde de bu sömürüden bahsetmemiz mümkün mü?

Normal şartlarda, resmî olarak sömürgecilik bitmiş, tarihe karışmıştır. 1950’lerden, 60’lardan sonra çoğu Afrika ülkesi bağımsız olmuştur. Bugün tüm ülkeler bağımsızdır resmi olarak, ama asıl gerçek bu değildir. Buna “modern kölelik” diyebiliriz, “modern sömürgecilik” diyebiliriz. Bugün görüyoruz ki sadece Afrika ülkeleri için geçerli değil bu. Dünyanın birçok geri bırakılmış ülkesi için aynı şeyleri söyleyebilirim; bu ülkelerin ekonomileri büyük ölçüde egemen güçlere, büyük devletlere bağlı. Bugün birçok ülke göbeğinden Amerika’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya ve benzeri güçlü ülkelere bağlı. Bakıyorsunuz ticaretine, bu ülkenin ticareti yüzde 90-95 tek bir ülke ile yapılıyor. Bu akıl alır bir şey değil. Nasıl bağımsız? Yine sanayisine bakıyoruz; var olan irili ufaklı sanayisi, o ülkenin zengin kaynaklarının yer altı zenginliklerinin işlenmesi, buna sanayi diyorsak! Bu da Avrupa devletlerinin o ülkelerdeki modern sömürgeciliğin görünür hali. Bu sanayi maalesef o ülkenin kendi sanayisi değil. Benzeri durumlar gerek sanayide, gerek ekonomide, gerek siyasi ilişkilerde, gerek kültürel bağlamda maalesef devam ediyor. Afrika devletlerinden pek azının bu mânada Avrupa devletleriyle bir bağı yok. Çoğu bir şekilde bağlı. Hatta birçok ülkenin ders kitapları, eğitim kitapları, eğitim müfredatı batılı ülkeler tarafından hazırlanıyor; kimisi Fransa tarafından, kimisi İngiltere tarafından hazırlanıyor. Bu da işin kültürel emperyalizm dediğimiz boyutu…

Afrika fakirleşirken Batılılar zenginleşti. Son yıllarda Afrika’da, Batı’nın ihtiyaç duyduğu birçok gıda maddesi üretilip satılırken, Afrikalı’nın kendi kendine yeterlilik oranı aynı dönemde gerilere düşmüştür.

Afrika, varlık içinde yokluğun, bolluk içinde kıtlığın hüküm sürdüğü ve dünyanın utanç duyması gereken bir kıta haline gelmiştir. Afrika bu haliyle, 20. asır dünya medeniyetinin acımasız yüzünün bir fotoğrafı olmuştur.

Bundan yıllar önce Ruanda’daki iç çatışmanın altından yine Batı çıkmıştı…

Yapay ihtilaflar nedeniyle birbiri ile savaştırılan bu ülkeler her geçen gün fakirleşmekte. Eğitime ve çiftçiliğe harcanması gereken imkanlar maalesef Batılı silah fabrikalarına yatırılıyor. Her iki durumda da yine kendileri kazanıyorlar. Sudanı ikiye böldüler ve yine petrol şirketlerinin büyük oyunu...

Bu kuraklığın üç dört yıl evvelinden geleceği, bu kadar büyük bir şekilde tırmanacağı bilinen bir gerçek idi. BM neden zamanında müdahale etmedi sizce?

Evet, kuraklık maalesef Afrika’nın kaderi; bazı bölgeleri için söylüyorum, tamamı için değil. Kuraklık, özellikle sahra altı ülkelerde kimi zaman Nijer, Çad, Sudan’da çoğu zaman da Somali’de, Somali’nin belli bir kısmında, Etiyopya’da, Kenya’nın bir kısmında baş göstermekte. Hatta 20-30 yıllık periyotlarla daha tehlikeli boyutlara varmakta. Gizli bir kuraklık döneminde bu topraklar uzun süre yağış alamamakta. Ama bunu sadece bu boyutuyla ilgilenip işi oluruna bırakmak, kıtlık bizim kaderimiz demek, bu işin çözümü değil. Bunun tedbirlerinin alınması elbette ki mümkün.

Dediğiniz gibi bu bilinen bir şey. Bunu birileri çok iyi biliyor. Batılı yardım kuruluşları, Birleşmiş Milletler bunun böyle olacağını çok iyi biliyorlar. Fakat kendi çıkarları için elli yıllık, yüz yıllık projeler yapan, planlar ortaya koyan bu sömürgeci devletler, sömürdükleri bu ülkelerin, sömürdükleri bu insanların canlarını hiçe saydıklarından, üç beş sene sonra tekrarlanacak olan bu kuraklığı hiç umursamıyorlar, sağlam bir tedbir almıyorlar. Yaptıkları şey sadece göstermelik, göz boyamaktan başka bir şey değil; dişe dokunur bir şey yapmıyorlar. Siz hiç duydunuz mu kalıcı hizmetler yaptıklarını? Ama misyonerler sayesinde her türlü tezgâhı işletiyorlar.

Medeniyet Bombası!

Birleşmiş Milletler nezdinde “Dünya Gıda Programı” diye bir program var. Ama baktığınız zaman, burada elle tutulur bir şey yaptığını göremiyoruz. Bu kıtlığın, bu sıkıntıların baş göstereceği bilindiği halde ciddi bir şey yapmıyorlar. Adamakıllı bir tedbir olmadığını görüyoruz. Bu da olayın acı taraflarından bir diğeri maalesef. Hatta şöyle de diyebilirim: Somali’nin %100’ü Müslüman, Somali Müslüman olan bir ülke. Daha evvel Amerikan işgali görmüş, İngiltere işgali görmüş. Sömürgeciler tarafından altı bölgeye ayrılmış, paylaşılamamış bir ülke. Ama 1960’ta Somali bağımsızlığını kazanıyor ve iktidara kavuşuyor. Son on beş yıl bu istikrarı sürdürdükten sonra geçmişte ekilen tohumlar, bu altı bölgeye ayrılması, menfaat çatışması, toprakların zenginliği, yer altı zenginlikleri ve bu toprakların stratejik öneme sahip olması gibi nedenler göz önünde bulundurulduğunda, bu bölgelerdeki istikrar maalesef bu egemen güçlerin hoşuna gitmiyor. “Bir şekilde buranın istikrarsızlaştırılması lazım, bu insanların birbirine düşürülmesi lazım ki biz buradan en fazla oranda nemalanalım.” düşüncesindeler. Bu, Batı’nın asıl yüzü. Medyada yüzünü ne kadar başka göstermeye çalışsa da hepimiz şahidiz ki Irak’a güya medeniyet götürme bahanesiyle on binlerce bombayı bu ülkelere paketler halinde göndermişlerdir. Biz bunlara medeniyet bombası mı diyeceğiz? Bize gösterdikleri maskenin altındaki gerçek yüzlerini gayet iyi biliyoruz.

Şu anda çok önemli açlık sorunuyla karşı karşıyayız. Fakat denize kıyısı olan bu ülkelere kalıcı bazı hizmetler yapılmalı. Orada kalıcı ne gibi hizmetler yapılabilir?

Evet, kuyu açılması… Yardım kuruluşlarının bu konuda çalışmaları var, en çok da Türkiye’den yardım geliyor. Şu an devlet nezdinde de hükümet nezdinde de bu sahiplenme söz konusu. Kızılay’ıyla, TİKA’sıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla ve diğer devlet organlarıyla Somali’ye sahip çıkılması bizleri sevindiriyor. Türkiye’nin sivil toplum anlamında önceden beri bir hassasiyeti var, elhamdülillah. Çalışmalar yapılıyor, su kuyuları açılıyor, aşevleri kuruluyor, camiler, okullar, yetimhaneler yapılıyor. Sadece Somali’de değil, Afrika’da diğer yardıma muhtaç coğrafyalarda da çalışmalar sürdürülüyor. Ancak bu çalışmalar, bugünün sıkıntısını tam olarak giderecek tedbirler değil. Pansuman tedbirler olarak ortaya çıkıyor. Tabi ki bunlar güzel şeyler, olması gereken şeyler, devam etmesi gereken hizmetler. Ama asıl olması gereken, bu ülkelerin siyasi anlamda, güvenlik açısından, eğitim alanında istikrara kavuşması...

Temel problem insanların eğitimsizliği. 400 yıllık bir problemden bahsediyoruz. Bu problemin giderilmesi su kuyuları açmakla, yetimhane açmakla, aşevi açmakla tamamen giderilemez; tabi ki uzun soluklu mücadele lazım. Ama en başta bu sömürgeci faaliyetlerden vazgeçilmesi, kirli ellerin Afrika ülkelerinden çekilmesi lazım. Batı buraları çok ciddi bir potansiyel olarak görüyor. Batı, buraya yapılacak bütün müdahaleleri, gerek kültürel anlamdaki yozlaşmaları, gerek eğitimin geri bırakılması, gerek siyasi istikrarsızlaştırma, gerek ekonomik ambargo, gerek silahlı çeteler kurup bunları destekleme gibi tüm yolları meşru görüyor. Neden? Çünkü coğrafya zengin, bu zenginliği benim almam lazım diye düşünüyor. Tabi ki böyle bir zihniyet varsa bu zihniyetin karşısında su kuyuları açarak mücadele etmek yeterli değil. Bunun için de Müslümanların, ümmetin birlik halinde olması, bir araya gelmesi ve bu şekilde bu problemlerin çözümünü araması gerekiyor.

Allah rahmet eylesin; Erbakan Hoca’nın İslam Birliği Projesi dediğimiz “G8 Projesi” bugün hayata geçirilebilseydi Batı’nın Afrika üzerinde, mazlum coğrafyalar üzerinde çıkardığı problemler olmayacaktı. Yahut bu denli ileri düzeyde olmayacak, buna cesaret edemeyeceklerdi. Çünkü Allah, nimetleri Müslümanlara İslam coğrafyalarına vermiş. Petrolün, doğalgazın ve diğer önemli yer altı zenginliklerinin büyük bir kısmı Müslüman coğrafyalarında bulunuyor. Müslümanlar adil bir dünyanın kurulmasını gözetip bir birlik halinde, ümmet bilinci içerisinde bu zenginliklerini adil bir dünyanın kurulması bağlamında değerlendirse ve zalim Batı’ya karşı bunu ortaya koysa… Hatta “Ben petrolümü sana niçin vereyim? Sen Afganistan’daki, Irak’taki kardeşlerimin başına bomba atarken senin yakıtını neden ben vereyim?” demesi gerekmez mi? İşte bu büyük bir paradoks. Bu önemli problemler bütün İslam âlemine anlatılmalı. Müslümanların birlik oluşturması gerekiyor.

Afrika’ya baktığımızda devamlı bir kargaşa, devamlı bir çatışma. İşi kabile çatışmalarına kadar götüren bir çatışma kültürü var...

Bu, Afrikalının kendi kendine ürettiği, ortaya çıkardığı bir şey değil. 400 yıllık bir sömürgecilik geçmişi, Batı’nın bu topraklardaki politikaları, sinsi hedefleri maalesef bu sonucu doğurmuş. Dediğimiz gibi bugün maalesef Afrika başta olmak üzere birçok ülkenin yöneticilerine baktığımızda bunlar Batı’da tahsil görmüş, burslarla okutulmuş, o bölgenin insanı diyeceğimiz insanlar. Zahiren böyle ama Batı’da okuması suretiyle zihniyeti, dünya algısı, ahlakı, karakteri değiştirilmiş ve Batı’ya hizmet eder hale gelmiş kukla yöneticilerdir. Kendi insanından, kendi toprağından çok uzak, orada sadece bir temsil mahiyetinde durdurulan, getirilen kuklalardır… Bu anlamda da Batı’nın çok büyük çalışması var.

Amerika başta olmak üzere güçlü devletlerin misyonerlik faaliyetleri ile birlikte çalışma yaptıkları temel alanlardan birisi sağlık alanıdır, bir diğeri kiliseler kurmaktır. Afrika’nın birçok bölgesinde Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde devasa kiliseler inşa etmişlerdir. İnsanların sağlık problemlerini çözmek bahanesiyle, onlara yaklaşmak suretiyle Hristiyanlaştırma faaliyetleri yürütülür. Bir diğeri eğitim faaliyetidir. Okullar kurmuşlardır. Ayrıca yetimhaneleri vardır. Yetimhanelerde ve okullardaki zeki Afrikalı çocukları Avrupa’ya taşıyıp burs veriyor, bunları 10-15 yıl Avrupa’da en iyi üniversitelerde okutup zihin yapısını, dünyaya bakışını değiştirerek dönüşte kendi ülkesinde önemli mevkilere getirip kendi çıkarlarına hizmet ettiriyorlar. Bu durumdaki hain yahut gafil yöneticiler de kendi halkından uzak; Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın çıkarlarına hizmet ediyorlar. Kendi halkından karşısına kim çıkarsa zulmediyor. Karışıklıklar, kargaşalar bu işlerin sonucunda çıkıyor.

Osmanlı’dan sonra kabuğuna çekilmiş bir toplum iken, son yıllarda dış dünya ile gözle görülür bir şekilde iletişim içindeyiz. Afrika ile de ilişkilerimiz gözle görülür şekilde arttı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabi ki bundan on yıl öncesinde durum çok farklıydı, yirmi yıl evvelinde çok farklıydı. Gün geçtikçe insanımızın hem ufkunun genişlemesi, hem bilgi birikiminin artması, hem de ilgisinin artması bağlamında elhamdülillah güzel gelişmeler var. İnsan bir iş yapacağı zaman o işten haberdar olması lazım. Afrika dediğimiz 54 ülkenin isimlerini söylediğimizde bugün bile birçok ülkenin ismi hiç duyulmamış olarak karşımıza çıkıyor. Gün geçtikçe bunun kırıldığını, geliştiğimizi, oraları tanıdığımızı görüyoruz. İnsanların ilgisinin arttığını görüyoruz. Bir de en önemlisi, inancımız başta olmak üzere geçmişimizden kaynaklanan mazluma sahip çıkma, el uzatma gibi bir hassasiyetimiz var. Osmanlı bakiyesi bir toprakta yaşıyoruz. Türkiye, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın merkezi olmuş ve üç kıtaya adalet götüren, zalimlere dur diyebilen bir devletin şu an bir nevi doğal temsilcileri konumundayız. Mazlum coğrafyadaki insanlar, başta Müslümanlar olmak üzere bizleri bu şekilde görüyorlar. Bizim bunu daha fazla fark etmemiz lazım. Bugün, Asya olsun Afrika olsun dünyanın farklı coğrafyalarına çeşitli vesilelerle giden insanlar bunu daha iyi müşahede ediyor. Biz bunun yeterince farkında değiliz. Bugün Afrika’nın köylerinde bile Osmanlı’dan bahsediliyor. Ben yakın bir örnek vereyim. Geçen hafta Sudan’daydık. Sudan’da ziyaret ettiğimiz kişiler bizden bahsederken Osmanlı’dan, İstanbul’un fethinden, Konstantiniye’yi İstanbul’a çeviren Fatih Sultan Mehmet’ten bahsettiler. Bu çok önemli… Türkiye’deki insanlar nasıl bir misyon taşıdıklarını daha iyi idrak etmek durumunda.

İstanbul’da Afrikalı öğrenciler var değil mi?

Evet, biz Bâb-ı Âlem olarak 90 ülkeden öğrenciye ev sahipliği yapıyoruz. Bu öğrencilere, insanlara maddi-manevi hizmetler sunmaya, faydalı olmaya ve imkanlar tahsis etmeye çalışıyoruz. En azından bir insanın sohbet muhabbet edebileceği, derdini paylaşabileceği bir merkez olması adına, sadece bu kadar bile olsa bunun çok önemli bir iş olduğunu düşünüyoruz.

Bu dernek bağlamında Türkiye’de üniversite okuyan, başta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir gibi büyük iller olmak üzere diğer illerdeki “yabancı uyruklu” denilen, bizim ise “misafir öğrenci” dediğimiz bu öğrencilere sahip çıkma, dertleriyle dertlenme, sıkıntılarını paylaşma ve imkanlarımızın elverdiği ölçüde ihtiyaçlarını giderme noktasında çabamız var. “Bâb-ı Âlem Uluslararası Öğrenci Derneği” bu bağlamda kurulmuş ve çalışmalarını sürdürmektedir. Elhamdülillah gün geçtikçe hizmet alanı genişlemektedir. Derneğimizin faaliyetleri diğer illerde de artmaktadır. Somali’den de öğrencilerimiz var, onlarla bir aradayız, iç içeyiz.

Dileğimiz, Afrika’da öncelikle açlık sorunun bir düzlüğe çıkması, ardından da kalıcı hizmetlerin yapılması. Batılı bunu yapmıyor. Bu vazife de insanımıza düştü elhamdülillah.

YORUM YAZ




Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...