Yalanla Kendinizden Kaçamazsınız, Şeyda DAL

Şeyda Dal

Tarih: 2011-06-08

İnanmak isteriz her seferinde. Duyduğumuz sözlerin doğruluğuna, izlediğimiz davranışların ya da tavırların samimi olduğuna inanmak isteriz. Dostluklar talep ederiz, sahici, yalanlarla zedelenmemiş… Küçük görülen yalanlar yüzünden, doğrularını da töhmet altında bırakmayanlarla seviyeli dostluklar. Sadece canım dediklerimize, yakın arkadaşlarımıza güvenmeyi değil, birkaç saatliğine bize yol arkadaşlığı yapan kişinin sözlerinde abartı ya da yalan olmadığından emin olmayı, bir esnafın, satıcının malını pazarlarken ne derece doğru sözlü olduğunu bilmeyi, komşumuza, çocuklarımızı emanet ettiğimiz kişilere itimat etmeyi arzu ederiz. Ve duyduklarımıza gördüklerimiz gibi inanmak isterken, gördüklerimizin de bizi yanıltmamasını, belki de her şeyden çok şahit olduğumuz güzel şeylerin arkasında da yüzümüzü güldürecek saf duyguların olmasını bekleriz.

Ne var ki güven duygusu verdiğimiz kadar doğru sözler duymamız, başkalarının kalbinde bıraktığımız emin olma hissi kadar kendi kalbimizin de mutmain olması her zaman mümkün olmuyor. Doğru ve dürüst olmak… Mümin deyince akıllara gelen en önemli ve en güzel haslet… Hangi güzel ahlaktan bahsedersek edelim, cümleler doğru sözlü olmakta kesişir. Pek çok ayet ve hadiste de imandan sonra doğru sözlü olmak emredilerek, bu ahlakın imanla iç içe bir kavram olduğuna vurgu yapılmıştır. Peygamber Efendimiz’e ashaptan bir kimse gelerek “Ey Allah’ın Rasulü! İslamiyet hakkında bana öyle bir öğüt ver ki sizden sonra artık kimseden bir şey sormaya ihtiyacım kalmasın.” diye sorar. Rasulullah’ın (sav) cevabı şu olur: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” Manevi dünyadaki kaygısız ve arayışsız hallerin giderek kendisini daha da hissettirdiği çağımızda, bu kendini bilmez gidişatın sebebini en fazla da doğruluktan uzaklaşmakta aramak gerekir. Çünkü İslam’ın özü olan doğruluk, özel ve toplumsal hayatın dinamiği, sağlıklı ve güvenilir iletişimlerin temelidir. Dinimizin doğruluğa bu kadar önem atfetmesi de, yalanın peşinden birçok ahlaki kırılmayı beraberinde getireceği gerçeğinde yatar. Özü sözü bir olan kişiler, sağduyulu ve kendinden emin bir tavır sergilerken, yalancıların söyledikleri yalanlar kendilerini diğer kötü ahlakların yapamadığı şekilde küçük konuma düşürür. Doğruluk, peygamberlerin en önde gelen sıfatıdır ki diğer yönleriyle tam bir ivme kazanamamış bir Müslüman’a doğruluğu bile yeter. Nitekim Rabbimiz, doğruluğun peygamberlik derecesinden sonra gelen bir derece olduğuna binaen şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar” (Nisa, 4/69)

Doğru ve dürüst olmayı şiar edinmek Müslüman’ın en fazla dikkat etmesi gereken husus olduğu gibi, karşı tarafa inanmak da bir o kadar ihtiyacımızdır. Gerçekten de inancın ve sadakatin olmadığı bir dünyadaki kargaşayı insan hayal bile etmek istemez. Uluslararası ilişkilerden tutun da hayatın en basit bölümünde bile doğruluk en fazla aranılan değerdir. Hatta bazen karşımızdakinin yalan söylediğini anlasak bile ona inanıyormuş havası estiririz, o kişinin kusurunu ortaya çıkarmamak ve ortamın seviyesini düşürmemek adına. Bazen de yalandan nefret ettiğimiz ve bulunduğumuz yere yalanın girmesinden rahatsız olduğumuz için biraz kendimizi kandırırcasına o sözlere inanmak isteriz. Tabi böylesi haller, olası bir kırgınlık ya da tartışmanın önüne geçmek babında veya bir kişi sebebiyle diğerlerinin de yaralanabileceği öngörüsüyle kısaca müdahale etmeye gerek hissedilmeyen durumlarda gerçekleşir. Genele hitap eden sohbetler her zaman yapılır.

Takva ehlinin en belirgin meziyeti olan doğruluk, onların çevresindeki diğer kişilere de yalancılığı yakıştırmasına engel olmaktadır. Çünkü ahlaki değerlendirmede, ayna da mihenk taşı da insanın kendi nefsidir. Siz doğruluktan hiç ayrılmıyorsanız, muhatabınızı hemencecik yalancılıkla töhmet altında bırakmak istemezsiniz. Siz, Müslümanları aldatmıyorsanız, fiilleriniz sahte değilse başkalarının da böyle olacağına ihtimal vermek istemezsiniz. Bu, sezgilerin kapalı olmasından değil, doğruluğa kapı açan iyi niyet ve hoşgörüden kaynaklanan bir haldir. Nasıl ki kendi lisanımızla düşünüp konuşuyorsak vicdanımızın bizi yönettiği şekilde de kararlar veririz. Zaten yalana sıkça başvuran bir kişiye olan tavrımız, ona inanmak istediğimizi hissettirici bir mesaj taşırsa, doğruluk için bir zemin hazırlayabilir ve onun nefsanî direnişini kırmasına, vicdanıyla yüzleşmesine yardımcı olabiliriz. Rasulullah Efendimiz daha peygamber olmadan önce aldığı “emin” lakabıyla herkes tarafından güvenilen bir insan olarak övgülere mazhar olduğu gibi, insanlara güvenmek istediğini de Yahudi ve münafıklara bile olan hoşgörü ve sabrıyla defalarca göstermiştir. Yakup (as), gözünün nuru Yusuf’u (as) kuyuya atan oğullarına karşı kalbi çok yaralı ve güveni derinden sarsılmış olduğu halde yine benzer bir şekilde Bünyamin’le imtihan edilmiştir ki bu defa da oğullarına Bünyamin’i emanet ederek inancını ve güvenini tazelemek istemiştir.

Yalanın ne kadar kötü bir hastalık olduğunu anlamak için, yalancılarla kimsenin arkadaşlık kurmadığını veya en fazla bu ilişkilerin mecburi ve çok yüzeysel olacağını düşünmek gerekir. Kibir, haset, tembellik, kendini beğenmişlik, gıybet gibi kötü huylar da herkesi farklı düzeylerde olumsuz yönde etkiler. Fakat bu kusurlarınızı kontrol altında tutmaya çalışıp hata yaptığınız zamanlarda ise bunun bilincinde olarak iletişiminizi dengelediğiniz sürece saygınlığınızı yitirmezsiniz. Bazen nefsanî güdüler, kalp kırıcı şeylere sebebiyet verse de her iki tarafın sağduyusu ve özverisiyle anlaşmazlıklar çözümlenebilir. Fakat iş, yalan ve yalancıya gelince durum çok farklıdır. Yalan bütün ilişkilerin zeminine dinamit koymak gibidir. Arkadaşınızın basit arzuları sebebiyle çok kere yalanını tespit ettiyseniz, duyduklarınız sizi hiç ummadığınız anlarda yanılttıysa artık onun hangi sözüne güvenebilirsiniz ki? Ne kadar güvenmek isteseniz de bir kere kalbiniz sarsılmıştır o kişinin doğru sözlü olduğuna dair. Peygamber Efendimiz doğruluktan kıl payı ayrılmadığı halde “O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hûd, 11/112) ayetiyle muhatap olunca dosdoğru olmaktaki titizliği ve hassasiyeti nedeniyle ihtiyarladığını belirtmiştir.

Müslüman’ın kişiliği, kimliği bu yönde bir hassasiyetle şekillenmemişse sözleri de davranışları da yaşamının her alanında ve her fırsatta onu doğruluktan uzaklaştırmak isteyecektir. Yalan söyleyenler en fazla da övünmek, öne çıkmak, beğenilmek, gibi nefsanî zaafları sebebiyle, yani maddi-manevi çıkar kaygısıyla bu yanlışa düşerler. Çoğu zaman da yalan, diğer hataların örtbas edilmesi için bir kurtarıcıdır. Oysaki istemeden gelecek yalanlara zemin hazırlanır. Annesinden ya da babasından korktuğu için hatalarını gizleme çabasıyla yalan söyleyen bir çocuk, arkadaş ortamında övünme gayesi güttüğü dünyalık şeyler için abartılı ifadeler kullanan hatta yalan söyleyen bir kadın, iş hayatında yalanlarıyla biraz daha fazla kazanç elde etmek isteyen erkek, evliliğinde sorun çıkmasını istemediği için adını pembe yalan koyduğu yalanlarıyla işleri rayına soktuğunu zanneden eşler… Hep bir şeyleri düzelttiklerini veya bazı kazanımlar elde ettiklerini zannederler, vicdanları az ya da çok rahatsız olsa da. Oysa yalan, sağlıklı hiçbir sonuç doğurmadığı gibi alışkanlık haline getirildiği zaman, şahsiyet kaybına yol açacağı için kişinin en başta kendisine ihanet etmesine sebep olur. İnsan fiili ya da sözlü yalana tevessül ettiği zaman içindeki ‘ben’iyle dışındaki ‘ben’ini karşı karşıya getirir. Ve sözleriyle ya da tavırlarıyla doğruluktan ayrıldığı her an, içindeki benliğini kendisine karşı öfkelendirir. Söylediği yalanlarla kişi her geçen gün kendisini daha fazla aşağılayarak sahip olduğu kıymetlerine de gölge düşürür. Rasulü Ekrem (sav), “Sana şüphe veren şeyi terk et, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira doğruluk kalbin mutmain olmasıdır, yalan ise insanın kalbinde kuşku uyanmasıdır.” buyurmuştur. Buradaki kuşkudan maksat, kalbin yalan söyledikten sonra rahatsız olmasıdır ki bu da vicdanın sesidir. İnsanın vicdanının sesine hiç kulak vermediği anları ise günahı alışkanlık haline getirdiğine delildir. İnanan kimse, sözleriyle ve yaşantısıyla uyumu yakalayıp kendisi gibi olduğu anda, Allah’a ve kullarına verdiği sözleri tuttuğu anda, ancak gerçek huzuru yakalayabilir. Bu da ancak hataları mercek altına alan bir vicdani hareketle, eksik ya da kusurlu her yanına sıkı sıkıya bağlanan yüksek bir özgüvenle mümkün olur. Allah, gizlediklerimize de açığa vurduklarımıza da vakıfken, her şeyden kaçsanız da Allah’ın adaletinden ve kendinizden kaçamazsınız.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları