Allah'ın Boyası ile Boyanmak

Dr. Mehmet Öztürk

Tarih: 2011-06-08

İN’İKAS VE İNSİBAĞ

Herhangi bir insanla karşılaştığınızda daha görür görmez; “Bu şahıs, eminim falanca cemaat, grup ya da topluluk mensubudur.” biçiminde değerlendirmelerde bulunduğunuz, ya da bu tür nitelemelerde bulunan insanlara tanık olduğunuz olmuştur. Gerçekten de öyle insanlar vardır ki kendi cemaat lideri ya da topluluk önderinin sanki kopyası, ruh ikizi gibidirler. Tavır ve edaları, tutum ve davranışları, üslup ve sohbetleri, jest ve mimikleriyle pozitif anlamda adeta ‘alter ego’ nitelemesini hak eden bir hüviyet taşırlar. Bu yansıma yalnızca psikolojik boyutta olmayıp fizyonomi itibariyle de söz konusu olabilmektedir. İşte bu tezahürün temel nedeni “in’ikas ve insibağ” olgusudur.

Kelime olarak “in’ikas” aksettirme, aksetme, yansıma; “insibağ” ise boyanma, boyama, rengini alma gibi anlamlar taşımaktadır.

Yaratıcı kudret, yarattığı varlıkları çevrelerine adapte olup uyum sağlayacak pozisyonda yaratmıştır. Canlı varlıklar, yaşadıkları ortam ve iklime çok rahat intibak sağlarlar. Özellikle de insanlar, soludukları atmosferin fiziksel, kültürel, sosyal ve psikolojik tüm karakteristik özelliklerini yansıtacak biçimde dizayn edilmişlerdir. Bu hususiyet; canlı varlıkların ümmet, millet, cemaat, topluluk ve grup davranışı sergileyebilmelerini temin eden en temel etmendir. Aynı zamanda da insanoğlunun sosyalleşebilme dinamiğidir. Bu tespitten hareketle in’ikas ve insibağ olgusu, toplumsal hayatta bir arada yaşamanın ana omurgasını teşkil ediyor denilebilir.

İnsanoğlu, zıt özelliklerin bir arada bulunduğu karmaşık bir varlıktır. Hem liderlik, önderlik, halifelik gibi çok güçlü yanları hem de fizyolojik ve psikolojik yapısı itibariyle bir çok zaafları söz konusudur. Tezatların bir arada kâim olabildiği böylesi başka bir varlık pek göremezsiniz. Bir bakarsınız, adeta ‘küçük dağları ben yarattım’ edasıyla dolaşır. Bir de bakarsınız en küçük bir olay karşısında alabora olmuş ya da küçücük bir mikrop karşısında teslim bayrağı çekmiştir.

Bu iki zıt duygu dengelenmediği takdirde insan, narsizm ile aşağılık kompleksi arasında med-cezirlerin yaşandığı patolojik bir anafora sürüklenebilir. Bu hal, özellikle tek başına kalmış insanlarda daha sık görülür. İnsanın kalabalıklar içerisinde yalnızlaşması çok tehlikelidir. Bunun önüne geçmenin en güvenli ve sağlıklı yolu “cemaatleşme” olgusudur. Cemaat dayanışması, insan aşırılıklarını firenleyen balans sistemi gibidir. Her bir üye, grup içerisinde diğer üyeler için ayna konumundadır. Ayrıca önder pozisyonundaki şahsiyet, cemaatin emniyet sübabı olduğu için aykırılıklar da bertaraf edilmiş olacaktır.

Cemaat ve önderin belki de en önemli fonksiyonu, in’ikas ve insibağ mekanizmalarını müteharrik hale geçiriyor olmalarıdır. İnsan hem “taklit eden” hem de “taklit olunan” bir donanıma sahiptir. “Sığınma” güdüsü insanın en temel karakter özellikleri arasında yer alır. “Kulluk” keyfiyetinin ana eksenini de bu sığınma güdüsü oluşturur. Taklit, Allah’a sığınmaya götüren sürecin egzersizleri gibidir aslında.

Ümmet ya da cemaat içerisinde öyle bir iklim vardır ki, zaman içerisinde insanlar birbirlerine benzeşir, homojenleşir adeta aynileşirler. Bu ortam, interaktif terbiye ve eğitim atmosferidir. Herkes, dominant ahlak ve karakter özelliklere sahip lider, murakıp ya da mürşid etrafında kenetlenerek, bu üstün şahsiyete in’ikas olup onun rengiyle boyanırlar. Böylelikle insibağ tahakkuk etmiş olur.

İn’ikas ve insibağın motoru; sevgi, taklit ve sohbettir. İslami terminolojide bu durum “sahabe mesleği” olarak ifade edilmektedir. ‘Sahabe’ kelimesi de zaten ‘sohbet’ kökünden gelmektedir.

“Sohbette in’ikas ve insibağ vardır.” hükmünün en mükemmel prototipi Rasulullah (sav) Efendimiz ve sahabe arasında tahakkuk etmiştir. “O’dur ki ümmîler içinde kendilerinden bir Rasul gönderdi. Üzerlerine O’nun ayetlerini okuyor ve onları temize çıkarıp parlatıyor, kendilerine kitap ve hikmet öğretiyor. Halbuki bundan evvel açık bir dalâl içinde idiler.” (Cuma, 62/2) ayeti, açıkça bu hakikati ortaya koymaktadır.

Efendimiz’in sohbetlerinde, in’ikas ve insibağdan başka incizap (çekme, çekilme), nazar ve himmet (manevi tasarruf) da söz konusudur. Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde ancak gerçek anlamda irşad mümkün olabilir. Bir murakıp ya da mürşid, bu özellikleri ne kadar çok yansıtabiliyorsa o nispette başarılı olup taliplerini hedefe ulaştırabilir. Bunda da en birincil şart, önderin gerçek anlamda âlim ve âmil olmasıdır. Cemaat içerisinde böylesi bir manyetik alan ve elektriklenme oluşmuyorsa bir yerlerde problem var demektir.

ALLAH’IN BOYASIYLA BOYANMAK

“(Ey müminler! Deyiniz ki, bizim boyamız) Allah’ın boyasıdır. Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak O’na ibadet edenleriz.” (Bakara, 2/138)

Bu ayet-i kerimede ifade edilen “Allah’ın Boyası” kavramı esas itibariyle “İslam ve iman fıtratı”na atıf yapan bir mana taşımaktadır. Merhum Elmalılı, bu ayetin tefsirini şöyle yapmaktadır: (Hıristiyanlar, çocuklarını “ma’mudiye” dedikleri sarımtırak bir suya daldırırlar ve buna “ta’mid” yani “vaftiz” derler. Bunun da bir temizleme olduğunu söylerler ve ne zaman birisi çocuğunu vaftiz ederse, çocuk için, “İşte şimdi hakkıyla Hıristiyan oldu.” derler. Buna karşı Cenabı Allah, Müslümanlara buyuruyor ki, siz böyle yukarıda anlatıldığı gibi tevhid ile, hiç fark gözetmeksizin iman ettiğinizi söyledikten sonra şunu da ekleyiniz ve deyiniz ki; ‘Biz, Allah boyası olan ve yaratılıştan gelen iman ile iman ettik. Sudan imana, suni (yapay) boyaya tenezzül etmeyiz. Allah boyasına bakınız, Allah boyasına. Zira Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır? Maddiyatta, tabiatta ve bütün kâinatta, dikkat ediniz O’nun boyasından daha güzeli var mıdır? Ağaçlara ve otlara, bütün çiçeklere, bilhassa insanların simalarına ve göz renklerine şöyle bir göz atınız. Onlardaki doğuştan boya ile insanların sonradan sürdüğü suni boyalar arasında kıymet ve güzellik bakımından ne kadar büyük fark olduğunu görürsünüz. Özellikle insan bedenlerine sürülen ve yaratılışı bozan boyalar ne kadar arızî, ne kadar çirkin ve mülevves şeylerdir. İşte maneviyatta, din ve ahlakta da durum böyledir. Din fıtrî bir din, iman ilahî bir iman, temizlik doğuştan bir temizlik, güzellik doğuştan bir güzelliktir. Sonradan elde edilen bütün temizlik ve güzellik, aslında doğuştan gelen güzellik ve temizliğin korunmasına yöneliktir, sonradan ona ârız olmuş birtakım pisliklerin giderilmesine dönüktür. İnsanları bir paçavra boyar gibi, renkli bir suya sokup çıkarmakla elde edileceği sanılan iman, sudan bir imandır, çok temelsiz bir dindir. Bunun ne kıymeti var ki? İman ile dini, bir boyaya benzetmek gerekirse, biz Allah boyası olan bir fıtrî iman ile ve Allah tarafından boyanmış olmayı üstün tutarız. Maddi ve manevi bütün temizlik çabalarımız ve güzelliklerimiz hep ilk oluştan, doğuştan gelen temelin muhafazasına yöneliktir. İslam dini ve tevhid imanı, insanların Allah tarafından boyanmasıdır. İman en güzel Allah boyasıdır. Ve işte böylece biz ancak O’na ibadet ederiz, yalnızca O’na kulluk eyleriz. O’nun kulları, O’nun köleleriyiz. Diğer bütün peygamberlere inanmamız, O’nun gerçek peygamberleri olmalarından ve O’nun emirlerini bildirmelerinden dolayıdır. Yoksa biz onları ilahlaştırıp tanrı yerine koymayız. Hele hele Hıristiyanların Hz. İsa’ya yaptığı gibi şirke sapmayız, hatta kendi peygamberimize de tapmayız. O’nun hakkında da “Şahitlik ederiz ki Muhammed Allah’ın kulu ve rasulüdür.” diyerek kelime-i şehadet getiririz.)

Buradan da anlıyoruz ki in’ikas ve insibağ; insanın cevherini teşkil eden “ilahi boya”nın ortaya çıkarılmasına yönelik keyfiyeti ifade ediyor olmaktadır. Zaten ayette geçen ‘sıbğatullah’ kelimesi ile ‘insibağ’ kelimesi de aynı kökten gelmektedir ve “Allah’ın boyası” manası taşımaktadır.

İmam-ı Rabbani de bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Bizim ifade ve istifademiz akis (in’ikas) yoluyladır. Talip, sahip olduğu muhabbet sayesinde her dem tâbi olduğu mürşidin rengiyle renklenir (insibağ). Akis yoluyla onun nurlarıyla nurlanır… Görmez misin ki karpuz, her dem güneşin ışığıyla yetişir ve nihayet olgunlaşır. Ne karpuzun geliştiğini bilmesi, ne de güneşin olgunlaştırdığı şeyin karpuz olduğunu bilmesi gerekir.” (c.II, 260. mektup)

İN’İKAS VE İNSİBAĞIN EN ETKİLİ YÖNTEMLERİNDEN BİRİ DE “RABITA”DIR

Rabıta; bağlantı kurmak demektir. Rabtiye, irtibat, ribat kelimeleriyle aynı köktendir. Yine İmam-ı Rabbani; “Onun (mürşidin) bakışı gönül dertlerine deva, teveccühü manevi hastalıklara şifadır. Onun hidayet irşad nuru, güneş ışığı gibi elinde olmadan bütün her şeyi kaplamaktadır. Gerçi onun iradesi kendi elinde değildir, ama ya bir de kendi iradesi ile bir kimseyi aydınlatırsa ne olur! O çoğu defa kendi iradesini arar, fakat onu bir türlü bulamaz. Onun nuruyla hidayeti bulan kimselerin bu sırrı bilmeleri gerekmez. Hatta bunlar, gereği gibi irşat olunduklarını bile bilemeyebilirler. Buna rağmen öncü mürşidin kemâlâtından nasiplerini alır, insanları hidayete sevkederler. ALLAH’a vuslat yollarını mürşid elbette bilir. O, seyru sülukun tafsilatından haberdardır. Diğerleri onun bilgisiyle yetinir, onun aracılığı ile kemâl, tekmil mertebelerine ulaşır, fena ve bekayla şereflenir.” buyurarak rabıta ve in’ikasın önemini vurgulamaktadır.

Rabıta bazı nasipsizlerin iddia ettiği gibi asla şirk değildir. Şirk; ibadet kastıyla bir takım şahıs ve objeleri Allah’a ortak koşmaktır. Oysa rabıtada böyle bir ilişki asla söz konusu değildir. Rabıta yapan kişi, rabıta yapılan kişiye ibadet kastıyla yöneliyor değildir. Allahu Teala’dan mürşidine gelen füyüzâtı, hayal yoluyla kendine çekme keyfiyetidir. O halde rabıta, bir ibadet değil eğitim metodu olmaktadır. Gerçek bu olduğuna göre hâşâ şirk iddiası, had bilmezlikten de öte, iddia sahibini küfre sokacak iftiradan başka bir nitelik taşımamaktadır.

İnsan neyi seviyor, ilgi duyuyorsa onun hayali otomatikman o kişinin zihnini istila eder. Bu doğal bir süreçtir. Kadın seven kadın, makam seven makam, para seven para hayali kurar. Onların rabıtasını yapar. Ne gariptir ki böyle durumda olanlar hiç şirkle suçlanmazlar da, sırf Allah’tan gelen feyzi celbetmek için, sevdiği Allah dostunu bir eğitim metodu olarak hatırına getirdi diye muvahhid mü’minler şirkle itham edilirler. Bu ne cüretkar cehalet, ne ahmakça bir terbiyesizliktir.

Rabıtadan murad; Allah’ın boyasıyla boyanmış bulunan mürşide in’ikas olarak Hakk’a müteveccih olmaktır.

Mürşid ve murakıplar; rabıta, in’ikas, sohbet, zikir… gibi yol ve yöntemlerle talipleri Allah’a ulaştırmaya çalışan salih insanlardır. Ölçüleri, Kur’an ve sünnettir. Bu şahsiyetlerin etrafında toplanmak şirk ve şekavet ehli olmak değil, bilakis saîd ve saâdet ehli olmak demektir. Bu hususu kanıtlayan şu hadis ne kadar da uyarıcıdır:

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Rasulullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: Allah’ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu Teala’yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini ‘Aradığınıza gelin!’ diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, onları en iyi bilen olduğu halde meleklere sorar:

“Kullarım ne diyorlar?”

“Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana ta’zim (temcid) ediyorlar.” derler. Rabb Teala sormaya devam eder:

“Onlar beni gördüler mi?”

“Hayır!” derler.

“Ya görselerdi ne yaparlardı?”

“Eğer seni görselerdi ibadette çok daha ileri giderler, çok daha fazla ta’zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı.” derler. Allah tekrar sorar:

“Onlar ne istiyorlar?”

“Cennet istiyorlar.” derler.

“Cenneti gördüler mi?” der.

“Hayır ey Rabbimiz!” derler.

“Ya görselerdi ne yaparlardı?” der.

“Eğer görselerdi, cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.” Allah Teala sormaya devam eder:

“Neden korunuyorlar?”

“Cehennemden” derler.

“Onu gördüler mi?” der.

“Hayır Rabbimiz, görmediler!” derler.

“Ya görselerdi ne yaparlardı?” der.

“Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı” derler. Bunun üzerine Rabb Teala şunu söyler:

“Sizi şahit kılıyorum, onları affettim!”

Rasulullah (aleyhissalâtü vesselam) sözüne devamla şunu anlattı:

“Onlardan bir melek der ki: Bunların arasında falanca günahkar kul var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi.” Allah Teala: “Onu da affettim. Onlar öyle bir cemaat ki ONLARLA OTURANLAR DA ONLAR SAYESİNDE BEDBAHT (ŞAKİ) OLMAZLAR.” buyurur. (Buhari)

Düşünebiliyor musunuz; o cemaatten olmayan günahkar bir kişi dahi sırf onların arasında bulunduğu için saîd ve salihlerden kabul ediliyor. Allah’ın boyasıyla boyanmanın, in’ikas ve insibağın ne denli öneme haiz olduğunu bu hadis-i şeriften daha çarpıcı ifade eden başka bir izah bulunabilir mi?

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”, “İnsan, arkadaşının dini üzeredir.”, “Bir kavim kime benzerse ondandır.” hadis-i şerifleri de konumuza ışık tutan delil mahiyetindeki kudsi beyanlardır.

Boyanma keyfiyeti müspet manada olduğu gibi menfi manada da tezahür edebilir. İnsanlar, içerisinde bulundukları ortam ve cemaatin rengini aldıkları gibi, yapmış oldukları negatif ya da pozitif eylemlerinin de boyasıyla boyanırlar. Sevap veya günahları yüzlerine yansır:

“Suçlular, SİMAlarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.”(Rahman, 55/41) ayeti ile;

“Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Beraberindekiler ise kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûda, secdede hep Allah’ın lütuf ve hoşnutluğunu ararken görürsün. YÜZLERİNDE DE SECDE İZİ VARDIR. Bu, onların Tevrat’taki tasvirleridir. İncil’deki tasvirlerine gelince; onlar filiz vermiş, git gide güçlenmiş, kalınlaşmış, nihayet gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki ekincilerin pek hoşuna gider. Onlarla Allah, kafirleri böylece öfkelendirir. Onlardan iman eden ve güzel işler yapanlar için, Allah bağışlanma ve büyük bir ödül vaad etmiştir.” (Fetih, 48/29) İlahi beyanı, yaptığımız işlerle de boyandığımızı ortaya koyan uyarıcı hakikatlerdir.

Sentetik ve suni renk ve boyalardan arınıp “Allah’ın boyası” ile boyanmak en büyük dua ve temennimizdir.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Seyyid Şenel İlhan’ın Dilinden “Tefekkür Ve Ahlak”

“Kültür ayrı bir şey ahlak ayrı bir şeydir. Mesela bir insan çok ahlaklı, çok cömert olabilir ama aynı insan ağzını şapırdatarak da yemek yiyebilir ve yemek yerken ...

Sana Sığınıyoruz Allahım!

Sonsuzluk yolculuğunda dünya hayatı; geçici bir gölgelik, muvakkat bir konaklama menzilidir. Dâr-ı mihnet, dâr-ı meşakkat denilen yeryüzüne gelişte insanoğlunun hiç...

Hazreti İnsan

İnsan kromozomlarına yüzlerce ciltlik bilgi yüklenmiştir. Her insanda ortalama yüz trilyon hücre olduğu düşünülürse ortaya çıkan dehşet boyutta kodlanmış bilgiyi in...
Tüm Yazıları