Rüya Deyip Geçmeyin!

Dr. Mehmet Öztürk

Tarih: 2011-04-08

Rüyalar ve uyku; bilim adamlarının, farklı psikolojik ekollerin, parapsikologların, spiritüalistler ve dinlerin farklı biçimlerde açıklamaya çalıştıkları, hâlen esrarını koruyan bir inceleme alanıdır. Rüyaların anatomik ve biyolojik içeriği, işleyiş mekanizması tümüyle anlaşılabilmiş değildir. Rüya olgusuna bilimsel yaklaşım, varsayımlar düzeyinden pek öteye gidememiştir. Bu durumun en temel nedeni, rüyaların “nesnesiz” boyutla ilgili oluşlarıdır. Oysa bilimin temel enstrümanı; nesneler, objeler yani maddedir. Rüyalarda algılanan varlıklar klasik madde tanımı içerisine girmedikleri için böylesi bir gerçeklik karşısında bilim, yetersiz ve nötr olmak zorunda kalmıştır.

Bu ilginç kompozisyon, çok enteresan açılımlara kaynaklık teşkil etmiştir:

Rüyalar; Allah’ın varlığı, eşyanın hakikati (künhü, arkhesi), kaderin gerçekliği, zaman-mekan algısındaki rölatiflik, ahiretin varlığı, İslam’ın hak oluşu, materyalizm ve pozitivizmin çürütülmesi, ruhun varlığı, sonsuzluk, sınır ve son problemi, fizik-metafizik ilişkisi, değişik boyutların varlığı, gaybın bilinmesi vb. çok değişik konularda müthiş deliller ortaya çıkartan bir inkişaf sahası olmuştur.

Tarih boyunca insanlar, anlamlar taşıdıklarına inandıkları rüyalardan çeşitli mesajlar çıkarmaya çalışmış, gelecek hakkında bir takım öngörülerde bulunmuşlardır. Rüyaların dili, tabiri ve yorumunda simge ve semboller büyük önem taşımıştır. Ancak bu yazının konusunu “rüya tabirleri” oluşturmayacaktır. (Bu hususu, ehli olan mütehassıs uzmanlarına havale ediyoruz.)

Çoğu zaman rüya deyip geçtiğimiz, hafife aldığımız bu gerçeklik, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hayatı ve ölümü anlama ve anlamlandırmada bir “dünya görüşü” elde etme bakımından insanlara çok değerli argümanlar sunmaktadır. İnsanları hayrette bırakan değerlendirmelere neden olmakta, imani birtakım hakikatlerin kanıtlanması ve anlaşılmasında da çok büyük katkılar sağlamaktadır.

RÜYALARA ANALİTİK BİR YAKLAŞIM:

Söz konusu yaklaşımımıza şöyle bir varsayımla başlayalım:

Annenizden doğduğunuz günden bugüne kadar hiç uyanmadığınızı, gözlerinizi açamadığınızı ve sürekli rüya gördüğünüzü varsayın. Bir şahıs rüyanızda gelip size; “Şu anda rüya görüyorsunuz, bu algıladığınız renkler, nesneler, kokular, yaşadığınız olaylar, arabalar, dağ, taş, insanlar… hepsi sanal varlık, hepsi birer görüntüden ibaret. Bu yaşadığınız hayat da gerçek bir hayat değil, asıl hayat siz ölünce (rüya bitince) karşınıza çıkacak.” dese, dünyadan hiç haberi olmayan, sürekli rüya gören kişi olarak siz, bu iddiaya inanmakta büyük zorluk çekersiniz. Çünkü algıladığınız şeylerin gerçekliği konusunda hiçbir kuşkunuz yoktur. Rüyada aklınız vardır, duygularınız vardır. Yiyip içmekte, gezip tozmakta tüm beşeri fonksiyonlarınızı icra etmektesinizdir. Zaman vardır, mekan vardır. Kısacası dünya hayatından farklı hiçbir şey söz konusu değildir.

Böyle bir durumda, rüya gören siz “rüya hayatı”nı “gerçek hayat” zannedecek, belki de itiraz ederek; “Olur mu hiç, resmen yaşıyorum, algıladığım her şey de gerçek.” diyeceksinizdir. Çünkü dünyadan hiç haberiniz bulunmamaktadır.

Bu varsayım doğrultusunda ve bir takım sorular eşliğinde analizi şu şekilde geliştirebiliriz:

Bilim adamlarının tespitine göre, rüyadaki algılama sistematiği ile dünyadaki algılama sistematiği arasında herhangi bir fark söz konusu değildir. Aşağıda sıralanacak ilginç bazı sorular, enteresan kimi hakikatlerin ortaya çıkmasına zemin teşkil edecektir:

-Her rüyada sahnelenen bir senaryo söz konusudur. Bu senaryoyu kim yazmaktadır?

-Rüyada gördüğünüz arabanın, diyelim mavi değil de kırmızı olmasına kim karar vermiştir?

-Nesnelerin yerlerini ve koordinatlarını kim belirlemektedir?

-Rüyalarda kendimizi de görmekteyiz. Rüyadaki beni (kendimizi) gören “ben” nedir, kimdir?

-Herhangi bir ışık kaynağı olmaksızın bir objenin görülmesi imkansızdır. Bu bilimsel bir tespittir. İnsan kafatasının içi insanın en karanlık bölgesidir. Rüyalar insanın en karanlık bölgesinde bulunan beyinde görülmektedir. Beyin içerisinde herhangi bir aydınlatıcı ışık kaynağı, ampul vs. bulunmadığına, uykuda gözler kapalı olduğuna, herhangi bir ışık olmaksızın görme olayının vuku bulmayacağı da bilimsel bir gerçeklik olduğuna göre, görme olayı nasıl gerçekleşmektedir?

-Gözler kapalı olduğuna göre, gören nedir, kimdir?

-REM (Hızlı Göz Hareketi), uykunun rüya görülen evresidir. Yapılan araştırmalara göre en uzun görülen rüyaların süresinin ancak saniyelerle ölçüldüğü tespit edilmiştir. Saniyelerle ölçülen kısacık bir zaman diliminde bir ömür yaşanmakta, hatta uyanınca saniyeler kadar süren bu rüyalar saatlerce anlatılabilmektedir. Bu nasıl olmaktadır?

-Rüyalarda dünyadaki ölçü kalıplarına uymayan olaylar yaşanmaktadır; insanlar uçabilmekte, herhangi bir nesne olduğundan çok farklı görülebilmekte, dünyevi kriterlere göre saçma denilebilecek bir çok olgu, rüyalarda hiçbir şekilde yadırganmamakta, normal karşılanmakta, hatta akla ve mantığa da uygun olarak algılanmaktadır. Öyleyse “akıl izafi” midir? Neye kodlanmışsak ona göre “akla uygun” veya “akla aykırı” şeklinde yargılarda bulunmaktayız, diyebilir miyiz? O zaman, rüyalar âleminde geçerliliği farklı bir akıl standardı var demektir. Buradan hareketle, başka âlemlerde de farklı akıl standartlarının olabileceğini benimsemek hiç de zor olmayacaktır. Böyle bir durumda, aklı her zaman ve her yerde standardı tek olan temel referans kabul etmek, geçerliliğini yitirmiş olmayacak mıdır?

Rüyalardaki algılama mekanizmasıyla dünyadaki algılama mekanizması arasında hiçbir fark olmadığını ifade etmiştik. “Dünyadan haberi olmayan ve sürekli rüya gören kişi, rüyayı gerçek hayat sandığı için dünya hayatını inkar edebilmektedir. Ama ne zaman ki rüyadan öldüğü (uyandığı) vakit rüyanın ahireti olan dünyaya gözlerini açmakta, aynen bunun gibi dünyada ölen kişi de ahirete gözlerini açmaktadır.” Bu şekilde kurulacak bir paralellik ahiretin varlığı hususunda bir karine teşkil edecektir.

Böyle bir yaklaşım, ahiretin varlığını anlama, kavrama noktasında büyük bir kolaylık sağlayacaktır. Çünkü rüyalar, insanın değişik boyutlarda yaşayabileceğine büyük bir delil teşkil etmiş olmaktadır.

Rüyalar, “madde algısı” üzerinde de önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Rüya gören kişi rüyadaki objeleri hakikat gibi algılamaktadır. Ne zamanki uyanıp gözlerini dünyaya açmakta, o zaman rüyadaki madde algısının buharlaşıp kaybolduğunu görmektedir. Rüya gören, rüyadaki varlıklarla ilgili olarak; “Hayır, bunlar mutlak varlıktır. Gerçek hayat rüyadaki hayattır, dünya hayatı yoktur.” iddiasında bulunup rüyada pozitivist ve materyalist bir tutum sergileseydi, uyandığında bütün bu iddialarının boş bir kuruntu ve hayal olduğunu görecekti.

Aynen bu örnekte olduğu gibi, ahirete nispetle dünyadaki varlık da izafi bir değer taşımaktadır. Aslolan ahiret yurdudur.

-Rüyalarda gördüğünüz objeler, nesneler gerçekte var mıdır, Yok mudur? Yok iseler o zaman gördükleriniz nedir? Var iseler peki uyandığınızda varlıkları hususundaki hüküm ne olmaktadır?

Bu ve benzeri sorular bizleri, varlığın ontolojik ve epistemolojik sorgulamasıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki eşya için “mutlak varlık” ya da “mutlak yokluk” söz konusu değildir. Varlık izafidir. Mutlak varlık ancak “vacibül vücud” olan Allah’tır.

Rüyalar; felsefede panteizm, tasavvufta vahdet-i vücud gibi yanlış ve hatalı anlamaları da tashih etme noktasında algılama kolaylığı sağlamaktadır. Maddedeki “sınır ve son” tartışmalarına son noktayı koymakta, “Allah” ile “yarattıkları” karşılaştırmasında (haşa) birbirlerini sınırlamaları veya birleşik olmaları gibi akla üşüşen çağrışımları da ortadan kaldırmaktadır. Teşbihte hata olmasın, nasıl ki rüyada görülen varlıklar izafi de olsa vardır ama kesinlikle varlıkları, rüya gören kişiyi sınırlandırmamaktadır; benzer şekilde varlık alemi de Yüce Yaratıcı ve yaratılanlar arasında herhangi bir sınırlama ve son problemine neden olmamaktadır. Bu konuda İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubât adlı eserinde, ses ve harflerle “mana” arasında karşılaştırma yaparak sorunu kökünden çözmektedir. Şöyle ki: “Ses ve harf” vardır, bir de bu ses ve harflerin taşıdığı “mana” söz konusudur. Ses ve harfler ile bu ses ve harflerdeki mana nasıl ki birbirlerini fiziksel anlamda sınırlandırmamaktadır, benzer şekilde, yaratılan bütün varlıklar da mutlak varlık olan Yaratıcı karşısında izafi birer varlık konumunda bulundukları için Yaratıcı ile yaratılan varlıkların birleşmesi ya da birbirini sınırlandırması gibi vesveseler de böylelikle izale olmuş olmaktadır. Çünkü varlık âlemi Allah’ın esma, sıfat ve şeen tecellilerinin görüntülerinden başka bir şey değildir.

SALİH RÜYA, KADERİN BİR NEVİ KODLANMIŞ ve ŞİFRELENMİŞ HÂLİDİR

“Gelecekten haber verme” ya da “gayba muttali olma” hususu rüyalar sayesinde vüzuha kavuşmaktadır. Bu konuda tecrübe edilmiş sayısız rüya örnekleri söz konusudur. Rüyalar esas itibariyle üçe ayrılır. Rahmani, psikolojik ve şeytani.

Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır: “Zaman yaklaşınca mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecektir. Esasen mü’minin rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” (Buhari) Rüyalarda semboller diliyle ya geçmiş, ya şimdiki zaman, ya da gelecekten birtakım haberler verilmektedir. Bunun en büyük delili Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Yusuf kıssasıdır. Ayrıca Kur’an’da rüyalara atıfta bulunan birçok ayet-i kerime de bulunmaktadır: “Onbir yıldızla güneş ve ayın secde ettikleri” rüya, “yedi inek, yedi başak” rüyası, “Hz. İbrahim’in oğlunu boğazladığını gördüğü” rüya… gibi.

Allah, abesle iştigalden azadedir. Rüya konusu kitabımız Kur’an’da yer bulmuşsa mutlaka büyük bir öneme haiz demektir. Yusuf sûresi 101. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin…”

Yine Hz. Yusuf, zindan arkadaşlarının gördükleri rüyaları tabir ederek başlarına gelecek hallerden haber vermektedir. Nitekim bu hususla ilgili ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınıza gelince), biriniz (daha önce olduğu gibi)efendisine şarap içirecek; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından (beynini) yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz iş (bu şekilde) kesinleşmiştir.” (Yusuf, 12/41)

Bu ayet-i kerimelerden bakınız ne gibi enteresan sonuçlar çıkmaktadır. Sıralayalım:

-Rüya tabiri bir ilimdir.

-Rüyaların hakiki tabirini ancak Allah’ın tabir ilmini lütfettiği kişiler yapabilir.

-Rüyalar gelecekten haber verebilir. Örneğin Hz. Yusuf, zindan arkadaşının asılacağını haber vermektedir. Bu, gelecekten haber vermek demektir.

-Kişinin ileride asılacağını bilmek ve söylemek, Allah’ın izniyle “gaybtan haber vermek” demektir.

-Bazılarının “Gaybı Allah’tan başkası bilemez.” iddiaları çürümüş olmaktadır. Çünkü Kur’an’da bu hususla ilgili istisnalar söz konusudur.

-Kulların gaybı bilmesi de yine Allah’ın bildirmesiyle mümkün olmaktadır.

-Gelecekte vuku bulacak olaylar, gerçekleşmesinden önce haber verildiğine göre “Kader”in varlığı ispatlanmış olmaktadır. (Asılacak, şarap sunacak… gibi).

-“Kadere İman” esasını imanın şartlarından saymayan veya nötr kalanların sapkın anlayışı da bu ayetle çürütülmüş olmaktadır.

Tüm bu gerçeklerden hareketle, sadık rüyalar bir nevi, kaderin kodlanmış ve şifrelenmiş hâlidir denilebilir.

Rüyalar tabir edildiği üzere çıktığı ve bu durum Kur’an’da beyan buyrulduğuna göre; Allah’ın varlığı, İslam’ın doğruluğu ve Kur’an’ın Allah kelamı olduğu böylelikle kanıtlanmış olmaktadır.

Gelecekten haber veren rüyalar, aynen tahakkuk ettiğinde “Ruh”un varlığı da kanıtlanmış olmaktadır. Psikolojik rüyalar konusunda bazı açıklamalar yapabilen Freud ve modern bilimin, gelecekten haber veren rüyalar karşısındaki tutumları ise ancak dillerinin tutulması ve derin bir sessizlikten başka bir şey değildir.

Çünkü geleceğin nasıl bilinebildiği hususunun bilimsel hiçbir açıklaması bulunmamaktadır. Bu noktada pozitivizm ve materyalizm iflas etmektedir. Konunun tek bir izah tarzı vardır. O da “Ruhun varlığı”nın kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıktığı gerçeğidir. Akıl, sonsuzluk, hayal, harf ve seslerdeki mana… örneklerinde olduğu gibi rüya ve rüyadaki görüntü varlıklar da, her şeyin maddeden ibaret olduğunu iddia eden materyalizm ve pozitivizmi çürütmüş olmaktadır.

Rüyalarda olduğu gibi “uyku”nun kendisi ve hayatımızda geçirmiş olduğumuz bazı evreler de bir takım derin hakikatlerin ortaya çıkmasına yardımcı olan mesaj ve hikmetlerle yüklüdür:

Diyelim sekiz saat uyudunuz. Uyandığınızda size bir “an” gibi gelmektedir. İsterseniz günlerce uyuyun fark etmez. Nitekim Ashab-ı Kehf, Kur’an’da beyan buyrulduğuna göre 309 yıl uyumuşlar ve uyandıklarında geçen bu süreyi algılayamamışlardır. Zaman ve mekan bilinci uykuda kaybolmaktadır. (Zaman ve mekan izafiliği)

Anne karnında geçirilen dokuz aylık, ve doğduktan sonraki ilk birkaç yıllık süreyi “var” olduğumuz halde “yok”muşuz gibi hiç hatırlamayız. Ortalama 60 yıllık hayatı bulunan bir insan, günde sekiz saat uyuyarak ömrünün üçte biri olan 20 yılını uyuyarak geçirmektedir. “Hareket” ve “bilinç” olmayınca hesaplar altüst olmaktadır. Tüm bu gerçekler, insanların üç boyutta (en, boy, yükseklik) ve zaman kaydında sınırlanmış aciz yaratıklar olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Anne karnındaki bebeğin eli, ayağı, gözü, kulağı… gibi organlar anne karnında iken bir işe yaramazlar. Bebek, tüm hayat fonksiyonlarını kordon denen göbek bağı ile gerçekleştirir. Sıvı bir kesenin içerisinde boğulmadan dokuz ay yaşar. Anne karnında bir işe yaramayan gözün, kulağın, ayağın… gelecekteki dünya hayatına delil teşkil etmesi gibi, rüyalardaki semboller de kaderin dolayısıyla ahiretin varlığı hususunda haber vermekte ve delil teşkil etmektedir. Anne karnındaki bebeğin organlarının doğacağı dünya hayatına yönelik mesajlar taşıması gibi, rüyalar da barındırdıkları şifre ve manalarla geleceğe ve dünya hayatından sonra doğacağımız ahirete yönelik sırlı mesajlar taşımaktadır.

Anne karnında, dünyada, rüyalar boyutu gibi değişik hayat standartlarında yaşanılabildiğine göre cennet, cehennem vb. hayat formlarında da yaşanılabilmesi için hiçbir engel yok demektir.

Elest bezmi, ruhlar âlemi, anne karnı, dünya hayatı, âlem-i berzah ve ahireti kapsayan sonsuzluk yolculuğunu yukarılarda zikredilen hakikatler zaviyesinden değerlendirmek, insanı fırtınalı kesret okyanusunda boğulmaktan kurtaracaktır.

Kainatta her bir varlık; Allah’tan gönderilmiş, açılıp okunmak için alıcısını bekleyen bir mektup gibidir. Okuma-yazma bilmeyen ümmi bir Peygamberin (sav) şahsında tüm insanlığa ferman buyrulan “ikra (oku)” emrinin altında yatan Rabbani sır da bu olsa gerektir.

Bu mektupları iyi okumak, anlamak ve gereğini yerine getirmek şiarımız olmalıdır.

Kulluk denen şey de zaten bu değil midir?

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Seyyid Şenel İlhan’ın Dilinden “Tefekkür Ve Ahlak”

“Kültür ayrı bir şey ahlak ayrı bir şeydir. Mesela bir insan çok ahlaklı, çok cömert olabilir ama aynı insan ağzını şapırdatarak da yemek yiyebilir ve yemek yerken ...

Sana Sığınıyoruz Allahım!

Sonsuzluk yolculuğunda dünya hayatı; geçici bir gölgelik, muvakkat bir konaklama menzilidir. Dâr-ı mihnet, dâr-ı meşakkat denilen yeryüzüne gelişte insanoğlunun hiç...

Hazreti İnsan

İnsan kromozomlarına yüzlerce ciltlik bilgi yüklenmiştir. Her insanda ortalama yüz trilyon hücre olduğu düşünülürse ortaya çıkan dehşet boyutta kodlanmış bilgiyi in...
Tüm Yazıları