Yanılıgılar ve Gerçekler

Şeyda Dal

Tarih: 2011-01-11

İnsan, Allah'ın kendisine yüklediği en kutsi anlamla O'nun halifesi olma şerefine ulaşırken, ferdi planda da halife olmanın gerektirdiği vasıfları şahsında olabildiğince bütünleyen ve bu ahenge de özgün kişiliğiyle farklılık katabilen bir varlıktır. Beş duyumuzla yaşamımızı, duyular ötesi yeteneklerimizle de ahirete yönelik var oluşumuzu gerçekleştirebilecek şekilde yaratılmış olmamız, Allah'ın rahmetini, azametini ve bizlere ne kadar değer verdiğini gösterir ve bu var oluş ekseninde, insan giderek peygamberî ahlaka doğru yaklaşır.

Yeter ki istemeyi bilsin ve mücadeleye sımsıkı sarılsın. Esasen Cenab-ı Hakk'ın insanda tecelli olan isim ve sıfatları, kemâlâta ulaşma yolunda bizlere çok geniş hatta sınırsız derecede imkânlar sunmaktadır. Mümin bir kul, İslam'ın emirlerini, öğretilerini basit bir ölçekte değerlendirmeden kuvveden fiile, bilgiden bilinç boyutuna sıçrayarak İslam'la bütünleştikçe, hakikatler basamağından birer birer çıkarak Allah'ı, Peygamberi, özde ise kendi algı dünyasını keşfeder. Keşfettikçe değişir, değiştikçe daha farklı şeyler öğrenir benliğine dair. Hayata daha aydınlanmış gözlerle bakarken, kendisine özgür alanlar oluşturduğu gibi başkalarına da gerçek benliklerini bulma yönünde kapılar açar.

Çünkü öze yapılan yolculuk, diğer insanları kişinin nazarında benliği için bir tehdit olarak görmekten çıkardığı gibi, kendisi de çevresindekilerin gelişimi için bir tehdit olmaktan çıkar. Bu manada ipin ucunu bırakmayanlar aşama aşama hem dünya hem de sonsuz âleme yönelik olgunluğa doğru ulaşır. Zaten gerçek bir var oluş da İslam'ın gerçeklerini özümsemekle mümkündür. Dinimizi doğru ve sağlam algılar üzerinde temellendirenlerin ne kadar üstün meziyetlerle donandıkları sayısız tezahürleriyle ortadadır. Fakat insan eşref-i mahlukat olsa da İslam'ın emir ve ilkelerine teslimiyet bağlamında nefs ve şeytanın itmesiyle oluşan iradesini tercih ederse, otomatikman kötü emellerinin güdümlü alanına gireceği için çok aşağı konuma bile düşebilir.

Bu tabiat her ne kadar çoğunlukla şeytanla eş zamanlı olarak hareket eden nefs-i emmarenin sıfatı olsa da, insanın özünde yaratılış gereği inişler ve çıkışlar olacağı için, kemâlât tam meyvesini vermediyse en ufak bir istikrarsızlıkta sekteye uğramak kaçınılmaz olacaktır. Rasûlü Ekrem Efendimiz'in "İbadetin az da olsa devamlı olanı iyidir." buyurması da nefsin tabiatının başıboş bırakmaya gelmeyecek kadar azgın ve arzularına düşkün olduğunu gösterir. Nefs başıboş yaşamaya hevesli, üstüne sorumluluk almak istemeyen hâliyle, nihai amacını unutarak fani hazlar ve lezzetler peşinde koşmak ister. Oysaki gaflete düştüğü her an, şeytan tarafından gafil avlandığının resmidir.

Nefs ve şeytanın nasıl irtibatlandığı, insanın zayıf noktalarından nasıl yakalandığı, şeytanın hangi taktikleri uyguladığı ve bu aldatmacalara karşı müminin çıkış yollarına dair analizler İslam'la birlikte süregelmiş, hedef aynı olsa da İslam'ın zenginliği içinde farklı yorumlar ve usullerle cevap arayışları doğmuştur. Öncelikle dinin klasik anlamından yola çıkarak konuyu değerlendirecek olursak dinin, "akıl sahiplerini kendi hüsn-ü ihtiyarları ile bizzat hayırlara sevk eden ilahi bir vaaz" olduğunu göreceğiz. İhtiyar kelimesi yatkınlık, doğruya meyletmek üzere insanoğluna verilmiş güç anlamındadır.

Kişinin doğruya ve gerçeğe ulaşabilmesi için Allah'ın fıtratına yerleştirdiği iyiliğe olan eğilimini keşfetmesi gerekir. Aslında her insanda bu yatkınlık vardır. Bu nüveyi keşfettiği anda, ilahi vaazlara aklıyla ve gönlüyle açık hâle gelir ki, işte bu faziletlere yöneliş sırasında şeytan, insanın bazen cehaletini bazen de kötü ahlaklarını kullanarak içindeki öz iyiyi görmemesi yönünde çalışma yapar. Bu basiretsizlik giderek artıp meleke hâline gelince, insan iyiyi kötüden, gerçeği yanlıştan ayırt edemez hâle gelir. Çünkü kalp artık mühürlenmiştir.

Unutmamak gerekir ki bütün güzel ahlaklar dört temel erdem olan hikmet, adalet, iffet ve cesaretten südûr eder; kötü ahlaklar da bunların zıddı olan cehalet, zulüm, iffetsizlik ve korkaklıktır. Güzel ahlakların fazlalığı ya da noksanlığı yine olması gereken bir karaktere kişiyi ulaştıramaz. Tabi bilgili olduğu halde diğer üç temel ahlakta orta yolu tutturamamış insanların da ahlaklı olduğu iddia edilemez. Fakat bilgi olmadan da diğer ahlaklara yol gösterici ve onları dengeleyici bir unsurdan söz edilemez. Allah yolunda vermenin ne kadar üstün bir meziyet olduğunu bilmeyen ve bu konuda şuurlanmayan bir kişinin, cömertlik yapması çok zordur. Fakat olması gerekeni bilmek, kişiyi her zaman olması gereken davranışa ulaştıramaz. İşte burada, insanın fıtratından getirdiği güzellikler, bu ahlaka ailesi tarafından alıştırılması gibi çevresel faktörler, maddi imkanlar ve çok önemli olan ahlaki mücadele devreye girer ki insanlar arası farklılıklar bunların azlığı ya da çokluğundan kaynaklanır.

İnsanın Allah'ın koyduğu ölçü dairesinde hayra yönelmesi için, İslam'ın sac ayağını oluşturan inanç, ibadet ve ahlakla ilgili olan esasların birbirinden ayrılmaz bir parça olduğunu ve birbirleriyle etkileşim içinde olduğunu kavraması, buradan hareketle de Allah'a ve Rasûlü'ne itaatin, insanı hem özüyle hem de dış dünyayla ne kadar uyumlu yapacağını bilmesi gerekir. Kuşkusuz bilmeyen insan bilgi-değer dengesini ayarlayamayacağı gibi, doğruyla arasına duvarlar örerken yanlışın da her an etkisine girmeye hazır bir duruştadır.

Cehalet insana, İslam'ın temel dayanaklarına önem verme ve sorumluluk alma açısından eksik ve sığ bir düşünce yapısı sunarken, kişiyi taklidî iman düzeyinde kalıplaşmış bir şekilde bırakır. Bilgi ise kulluk bilinciyle aynı oranda işlediği takdirde dinimize geniş bir perspektiften bakış sağlayarak gerçek sevgiyi, bunun akabinde de ahlaki açıdan terakkiyi sağlar. İşte şeytan da kişinin en köklü ve deruni yerinde olan inanç dünyasını altüst edemeyeceği ya da ilk hamlede sarsamayacağı için ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili eylem ve önem noktasında yoldan çıkarmak üzere çeşitli taktikler izler. Şeytan kişiyi arzularına uydurmak için vesvese bombardımanına tutarken, arzuların peşinden götüren her eylem bir sonraki olumsuz fiile daha kapı açmaktadır.

O fiilin basit bir günah olduğu vesvesesi, insanı bir manada rahatlatırken hüsn-ü ihtiyarı, fıtratının ve imanının güzelliği de ona yaptığının kötü olduğunu haykırır durur aslında. İnsanı tevbeye, geri adım atmaya çağıran bu sesi perdelemek isteyen şeytan daha etkili bir hamle yaparak kişinin vesveselerini inanç dünyasına doğru taşır, yani şüphelere…

Daha açık bir ifadeyle bu durum, bir emre sadece itaatte değil iman etme noktasında bir sarsıntıdır. Bu sürecin en acıklı sonucu da insanın artık günahlar sebebiyle müspet benliğini ortaya koyamayacak kadar kendi gözünde küçülmesidir. Alışkanlıkların bırakılması ve insanların kendi nazarında saygınlığını geri kazanması çok zor olduğundan heva ve heveslerin peşinden koşmamak gerekir.

Çünkü şeytan ve nefs tevbeden sonra da devreden çıkmadığı için, insan sanki büyük bir kara leke gibi önüne sunulan geçmişiyle devamlı yüzleşir ve en iyi ihtimalle ileriye yönelik bir gelişme kaydedemez. Peygamber Efendimiz bunun için mekruhlardan bile Ümmet-i Muhammed'i sakındırmıştır. Kısaca konunun özünde günaha karşı alerjide azalmanın yattığı görülür. Öte yandan toplumun doğru-yanlış düşünmeden herşeyi peşin peşin alanlara yaptırım uygulamaması, aksine günahı bir ihtiyaç gibi göstermesi de fıskı daha da alevlendiriyor tabi ki. Nitekim büyük şehirlere bakıldığında oruca karşı hassasiyette bile azalma meydana geldiği gözlemlenmekte. Nefs ve şeytan birlik olunca yanlışa her zaman bir kılıf bulmak mümkündür.

İnsanoğlu Allah'ın teklif ettiği forma girmeyerek çoğunlukla muhalif bir portre çizerse, dinin onaylamadığı başka formlara uyacaktır tabiatıyla. Aslında reddettiği ya da sırf tembelliğinden yapmak istemediği şeyler, ayetlerde de ifade edildiği gibi "insanın nefsine yaptığı bir zulümdür."Ayrıca inanmak fıtri bir ihtiyaç olduğu gibi amel de fıtri bir ihtiyaçtır. İslam, bizim deşifre edemediğimiz metafizik yanımızı, getirdiği prensipler ve güzelliklerle sükûna erdirerek manevi yönden estetiğe soktuğu gibi, yaptığı detaylı açıklamalarla da akli yönden bir doyum sağlar. Bu sebeple İslam'la fazla diyaloğa girmeyenler nihai amaçtan uzaklaştıkları için ne kadar şahsiyetli, erdemli ya da kariyerli olurlarsa olsunlar, fıtri ihtiyaçlarının oluşturduğu boşluğu başka şeylerle doldurma çabalarından dolayı mutlu olamazlar. Çevreden toplanılmış şeyler Allah'ın koyduğu ilkelerin yerini dolduramaz çünkü.

Dinimizi, herkesin yorumuna açık bir sahaymış gibi değerlendirenler, dini rahatça ahkâm kesilecek bir merci gibi görürken kendilerini de dini kurallar açısından dokunulmazmış gibi görmekte. Bu kimilerinde "-dir, -dır"larla ahkam kesme olarak kendini gösterirken, İslam'ı felsefik bir tarza indirgeyenlerin "Düşünüyorum öyleyse varım, seviyorum öyleyse varım." tarzındaki sözleri ucuz var oluş çabalarının göstergesidir. Oysa dinimize yine İslam'ın ışığıyla bakmak gerekir ki gerçek sevgi özünde imanı taşır ve iman da insanı teslimiyete götürür. Teslimiyetten uzak sevgi söylemlerinin, sevginin anatomosinin dışında, İslam'la etkileşime girmeyen sahte, en azından dar kapsamlı bir sevgi olduğu söylenebilir. Toplumda böyle modeller olunca küfrün cirit attığı asrımızda araştırmacı ve gözlemci olmayan bilgiden yoksun insanların, sadık bir dost aramak yerine bu ve bunun gibi olumsuz örnekleri rol model olarak almaları da kaçınılmaz oluyor hâliyle. İşte şahsiyet ve dine karşı duyarlılık geliştirilmeyince yani kul, Allah'la birlikte var olamayınca kendisine sunulan başka sözde varlık alanlarına dahil oluyor doğal olarak. Kısaca, Allah'a rağmen bir duruş, aslında Allah'a rağmen bir esaret…

Oysa Allah'la birlikte bir varlık, insana öyle bir güç verir ki bu gücün alt başlıkları içinde şahsiyet, hakkaniyet, idealizm, ahlak, amel, kısaca Müslüman'ı Allah için bedel ödemeye hazır hâle getirici her türlü normlar silsilesi yer almaktadır. Bu sayede vicdani muhasebe daha derin hatlara kavuşur. Dine bakış açısı yanlış bir ivme kazandığı için olumsuz modellere açık hâle gelen bir genci düşünelim.

Özünde Müslüman, gelenekçi bir aileden gelmekle beraber İslam'ın, ailesine gariplik ve dışlanmışlık kattığını düşündüğü, yani algıları yanlış odaklardan beslendiği için teslimiyet noktasında devamlı gelgitleri oynamaktadır hâliyle. Bazen dini bir sohbet dinlediğinde biraz vicdani muhasebe yapıp yanlışlarını müşahede etse de algı bağlamında geçmişten getirdiği pürüzler ve güncel etkileşimlerden sıyrılmadığı müddetçe hüsn-ü ihtiyarını ortaya koyamaz. Yani ilkesiz ve zayıf bir tutumun gölgesinde, batıdan uyarlanmış sözde medeniyet anlayışının yaptırım alanında kalmak kaçınılmaz olur.

İnsanın doğrulardan ödün vermeyecek gücü kazanması için en başta doğru insanlarla arkadaşlık kurması, kendisini ibadetlere ve faziletlere alıştırmak için sıkı bir mücadele vermesi, bununla birlikte ahiretin gerçekliğini de devamlı taze tutması gerekir.

İbn Hazm şöyle diyor: "Erdemler ile erdemsizlikler, ibadetler ile günahlar arasında nefsin nefret etmesi ile ünsiyet kurmasından başka bir ilişki yoktur.

Mutlu kişi, nefsini erdemlere ve ibadetlere alıştıran, onları sevdiren; erdemsizliklerden ve günahlardan uzaklaştıran, nefret ettiren kişidir.

Mutsuz kişi ise nefsini erdemsizliklere ve günahlara alıştıran, onları sevdiren; erdemlerden ve ibadetlerden uzaklaştıran ve onlardan nefret ettiren kişidir." Mutluluk da mutsuzluk da elimizde.


Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları