İnsanın En Acıklı Macerası Kendini Tanıyamamasıdır!..

İnsanın En Acıklı Macerası Kendini Tanıyamamasıdır!..

Dr. Alper Yücel Zorlu

Tarih: 2011-01-07

Günümüz insanının kendini tanıma, kendiyle buluşma macerası çok acıklıdır. Bunu başarabilmiş insan sayısı ne yazık ki çok azdır. İnsanın kendi açısından bir meçhul olması ontolojik açıdan bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Bu aslında kaçınılmaz bir şey olduğundan, kendi üzerinde bir sistem tarafından insanın insana tanıtılması elzem olmaktadır. Bu nedenledir ki insanla ilgili tanımlayıcı bilgilerin en sağlam kaynağı “vahiy” ve “nebevî haberler” olmak zorundadır. Aksi halde, bizzat insanın kendine attığı kazıkları çıkarması bile mümkün değildir. Çünkü bu kazıkların her biri kısa sürede birer ruhi travma olarak insana geri döner ve zihnindeki yanlış yaklaşımlar yüzünden insan kendisine önce duygu, sonra düşünce, sonra da fiil olarak zarar verir. Yani aslında bu zarar hem maddi hem de manevi geleceğine yönelik bir zarardır. Çünkü insan bu hâliyle manevi bütünlüğünü, manevi tutarlılığını koruyamaz ve darmadağın olur gider. Özellikle hikmet yolunun yolcuları için bu böyledir, yani gerçekten arayışı olanlar için… Oysa mahrum oldukları bilgi, her insanın ihtiyaç duyduğu temel bilgi, doğru bakış açısı ve doğru ölçülerdir. “Günahsızlık” gibi bir düşüncenin tâlibi olursa insan, daha işin başında çok büyük bir hüsrana uğramış demektir. Çünkü bu düşüncesini düzeltip hakikatle, kendisiyle ilgili gerçeklerle bir an önce yüzleşmezse, her an günaha düşmesi muhtemel olan insanı, düşünce tekrar ayağa kalkamamak gibi bir açmaz beklemektedir. Oysa ayağa kalkmak ümittir, diriliştir, amelde sürekliliktir, kulluğa talip olma ve devam edebilme keyfiyetidir... Yani insana verilen en büyük avantaj ve hikmettir bu. Günaha düşünce tekrar ayağa kalkabilmenin temel şartı, nefsi ve insana fısıldadıklarını doğru değerlendirebilmekten geçer. Geçmişte Seyyidimiz Şenel İlhan Bey’den dinlediğimiz bir kısım sohbetler, adeta bizi “tümdengelim metoduyla” böyle düşündürtmekte ve sağlıklı bir düşünme kapısı, duru bir zihin, sağlam bir ölçü ile hadiseye yani kendimize yani insana yaklaşmamızı, her insanın kendisiyle ilgili gerçeği idrak etmemizi sağlamaktadır. Bu bilgilerin kaynağı da Kur’an hakikatleri, Peygamber Efendimiz’den gelen insana dair doğru bilgiler, tüm peygamberlerin tâbi olduğu ilahi hakikatlerdir. Bugün bizler bu bilgileri, bizde sağlıklı davranış ve düşünme biçimine yol açacak, kendimizle ilgili gerçeği kavrayacak bir bütünlük ve ölçü içinde kıymetli büyüğümüzün sohbetlerinde öğrenme imkanı bulduk. Günaha düşünce ayağa kalkmayı, içimizden geçen duygular yüzünden durduğumuz yerde kendimizi parçalamamayı, kendimizle barışık yaşamayı, şeytanın ve nefsin oyuncağı olmamayı bu değerli ölçüler sayesinde idrak ettik. Bu sayede bir insanın aklına gelen uç duygularla nasıl mücadele edileceğinin en sağlam ipuçlarını öğrendik. “İyilik ve güzellikler, paylaştıkça artar.” düsturundan hareketle, sohbet esnasında doğaçlama kaleme alabildiğimiz kısmını sizler için burada yayınlamayı uygun bulduk. Hiç şüphesiz Seyyidimiz ile yüzyüze bunları paylaşabilmek, kendi ağzından dinleyebilmek tarifsiz güzeldi. Buna da nasip ve binlerce kez şükürler olsun diyerek, Seyidimiz’in çok faydalı temel sohbetlerinden birini burada siz kıymetli okurlarımızla paylaşarak sözü üstadına bırakıyorum:

NEFSİN YAPISI VEİNSANIN SORUMLULUK ALANI

“Bir insanın içinde her türlü günah arzularının olması normaldir. Bunun kaynağı nefs-i emmaredir. Nefs-i emmare, yaratılışı itibariyle hazcı ve zevkçidir. Hiçbir ahlaki kuralı tanımaz. Şeytandan farkı yoktur. Seviyesizliğinin sınırı yoktur. Allah’ı inkardan tutun, homoluk, lutîlik ve ensest ilişkiye kadar her türlü uç günahı veya normal sayılabilecek günahı, vahşi hayvanlara taş çıkartacak vahşeti, şeytana taş çıkartacak fitnesi, şerri vardır. Bunu böyle bilmek çok önemlidir. Kur’an ve hadisler bu gerçeği ifade eder. İşte bu bilgiden hareketle, insanların içlerinde her türlü günah arzusunu hissetmeleri normal karşılanmalıdır. Yani varlık olarak, yaratılıştan bu duygular bizde olunca bunların hükmü diğer organlarımız (göz, kulak, ağız...) hükmündedir. İnsanlar bu duyguların varlığından değil, bunları kontrol etmekten sorumludur. İnsan bunları Allah’ın istekleri doğrultusunda denetlemeli ve kendi hâline bırakmamalıdır. İmtihan bundandır. İnsan bazen denetimi kaçırır ve günaha düşer. Günaha düşünce yapılacak şey hemen tevbedir. Tevbe, elbiseyi kirden temizleyen deterjanlı su gibi, insan ruhunu günah kirlerinden arındırır ve temizler.

Allah (cc), insanlardan hiç günaha düşmemelerini beklemez. Yani Allah’ın kuldan asla böyle bir beklentisi yoktur. Beşerden hiç günaha düşmeme, hiç hata yapmama gibi bir şey beklenmez. Zira bu, pratikte mümkün de değildir. O sebeple günah nedir, tevbe nedir iyi bilinmesi gerekir. Dedik ya nefs, her türlü günahı içinde potansiyel olarak taşır. Bizler bu potansiyel kötülüklerin bir kısmını yapıp diğer bir kısmını yapmasak bile içimizde hissederiz.

Nefsimizde hissettiğimiz günahların üç derecesi vardır. Kötünün de kötüsü denebilecek boyuttaki “uç günahlar” ki Kuran’da “haddi aşmak” olarak da tabir edilen günahlardır. Bunlar: Allah’a şirk koşmak, inançsızlık, cinselliğin abartılması, nefsin şımarması olarak tabir edilen ensest ilişkiler, lutîlik olarak ifade edilen homoseksüellik veya Hz. Muhammed’e haset gibi uç duygular… Bunun dışındakiler ise zina, içki, kumar gibi haddi aşmanın en azından altında kalan büyük günahlar. Diğerleri de küçük günahlardır. İşte nefste bu tür günahların varlığı doğaldır. Toplumda bu günahların hepsini en azından içinde vesvese gibi taşımayan insan yok gibidir. Bu durumda bir insana özellikle “uç günah” vesvesesi geldiğinde yapılacak şey çok önemlidir. O da şudur ki, kişi bu duygu karşısında panik yapmamalı ve “bu duygunun kendine asla yakışmayacağı” düşüncesiyle hemen o duyguyu reddetmelidir. Bir an için, böyle uç günah duygularının çağrışım (tedai) kanunları gereği insana gelebilmesi normaldir. Yani limona duyarlı birsinin limon görünce hemen ağzının sulanması gibi. Aç bir insanın haram bir yemek de olsa görünce bir an iştahlanması gibi. Buna tedai kanunları denir. Tedai kanunları bilimsel, fizyolojik bir gerçekliktir. Fakat daha sonra insan bu duygunun peşine takılıp giderse yani bu duyguları eyleme dönüştürürse o zaman asıl sorumluluk başlar. Yoksa bir anda gelip gitmesi, insanı günahkar da yapmaz, adi, şerefsiz birisi de... Bu incelik çok önemli… Böyle bir durumda kendini suçlamayacak ve bundan dolayı kendine karşı dürüst olmadığı düşüncelerine de girmeyecek. “Bana nasıl böyle bir duygu gelir, demek ki ben aşağılık ve kalitesi düşük bir insanım!” gibi duygulara asla girmeyecek. Eğer bu konumdaki kişi, cahilliğinden yani bu anlattığımız bilgileri bilmediğinden veya tam olarak kavrayamadığından dolayı kendini kötü ve aşağılık birisi gibi hissederse şeytana yakayı kaptırdı demektir. Halbuki bu duygulara, zihnin çalışma prensiplerinden olan çağırışım kanunlarının gereği bir anlık yuvarlanmalar, ne insanın kalitesiz olduğunu gösterir, ne de günahkar… Evet, burası çok önemlidir. Nefsin bu tür adilikleri içimizde kaldığı müddetçe asla bir günah ve sorumluluk yoktur. İçimizden fiiliyatımıza taştığında ise sorumluluk başlar. Bu duruma gelindiğinde yapılacak şey de hemen şiddetle ve öfkeyle mücadele ve öncesinde de hemen tevbe olmalıdır.”

Evet, Seyyidimiz’in bu güzide sohbetinden sonra, tasavvuf büyüklerinin “bil, bul, ol” düsturunca amel etmenizi diliyoruz.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Bütün Yollar Kapalı Sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yolu Açık…

Son Peygamber… Diğer bir deyişle Ahir zaman peygamberi… Allah’ın (c.c.) “Habibim” dediği “En Sevgili…” Bütün insanlığın Şahı… İnsanlık âleminin son şansı ve nasibi…...

Nefisle Nasıl Mücadele Edelim?

“Nefsin her türlü pisliği yapabileceğini kabul etmekle” başlar kadim irfan. İnsanlık tarihinde bireysel kötülüklerin ötesinde toplu gelen bela ve afetlerin veriliş ...

Türkiye'de Cemaat Algısı Yıpranırken...

Türkiye Hür Dünya İçin Değerlern Koçbaşıdır... Muzaffer Özak Hoca’nın güzel bir konuşması var: “Âmentübillah ila murâdillah.” Yani Allah (c.c.) nasıl inanmamızı...
Tüm Yazıları