Muhabbet ve Murad

Dr. Mehmet Öztürk

Tarih: 2010-12-08

İnsanı; basit, sıradan bir varlık, hatta karikatür olmaktan kurtarıp “hazreti insan” olma sırrıyla “sultan”lık burçlarına çıkartan en ulvi dinamik sevgidir, muhabbettir.

Ben bu yazımda, mücerred manada sevgi ve muhabbetten, müşahhas anlamda da bu sevgi ve muhabbeti her dem yudumlayarak gönüller sultanı olmuş, Hak dostu; Seyyidim Şenel İlhan Beyefendi’den bahsetmek istiyorum.

Yazının ilk bölümünü ayet ve hadisler ışığında, olumlu olumsuz bir çok yönüyle sevgi ve muhabbetin teorik ve ilmi analizi, ikinci bölümünü ise “Seyyidim’i Anlatmak” başlıklı yazımda anlatılanlara ilave olarak Seyyidim’in bazı özelliklerinin naçizane tarafımdan nasıl görüldüğü hususu oluşturacaktır.

“İnsanın, başta Allah’a olmak üzere ulvi değerlere, kendisine, başkalarına, hatta bütün varlığa karşı duyduğu ilgi, bağlılık ve yakınlık hissinin şiddeti ölçüsünde ruhunda meydana getirdiği dinginlik, neşe, sevinç ve mutluluk hâlidir.” şeklinde tarif edebiliriz, sevgi ve muhabbeti.

Kişiyi yalnızlığın “bir”liğinden beraber olmanın “bir”liğine yükselten en büyük kuvvet, muhabbettir. Sevmek, “iki”liği ortadan kaldırmaktır. Hz. Mevlana: ”İnsanlara karıl, insanlarla bir ol. Bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz. Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.” buyuruyor.

Damlayı bir ulu deniz haline getiren iksir, sevgidir. Sevgisiz, muhabbetsiz bir insan; susuzluktan çatlayıp kurumuş, çorak toprak gibidir. Ondan bir şeyler üretmesini beklemek, bir verim elde etmek mümkün değildir.

Aradan mesafeleri, kini, öfkeyi, kıskançlık ve düşmanlıkları kaldıran, sırat-ı müstakim üzere ortak hareket etmeyi sağlayan bir sinerjidir sevgi.

Muhabbet, hayata pozitif bakmaktır. Yarısı boş olan bardağı, “yarısı dolu” olarak tanımlamaktır. Hayata her zaman olumlu yönden bakmanın insan beden ve ruh sağlığı açısından büyük önem taşıdığı bilimsel bir gerçektir. Aksi halde, stres dolu bir hayatla bir ömür boyu boğuşmak durumunda kalınılacak demektir.

Sevgi ve muhabbet o kadar önemlidir ki imana taalluk eden boyutu dahi söz konusudur. Efendimiz’in “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. BİRBİRİNİZİ SEVMEDİKÇE DE İMAN ETMİŞ OLMAZSINIZ. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!” hadisi, imanla sevgi arasındaki illiyeti ortaya koyan çok çarpıcı bir ifadedir.

Dünya hayatı bir sınav arenasıdır. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” [Bakara, 2/155] ayeti, ya da “Dünya mü’minin zindanıdır.” türü hadis-i şerifler, dünya hayatında rahatlığın pek olmayacağını bizlere haber vermektedir. Durum böyle olunca acılı hayatın ızdırabını asgari düzeyde hissettirecek formüller uygulamak durumundayız. Tabib-i kulub olan mütehassıslar, bunun reçetesinin “muhabbet” olduğunu ifade ediyorlar. Muhabbet iksirini kullananlar, şeker karıştırarak verilen ilaç misali musibetlerin çilesini, hayatın mihnet ve meşakkatini minimum düzeyde hissedeceklerdir.

Hepimiz imtihana tabi tutulacağımıza göre ızdıraplarımızı en az düzeyde hissettirecek olan bu muhabbet balını ne yapıp edip elde etmemiz gerekiyor demektir. “Nârın da hoş, nûrun da hoş” dedirtecek kemâli yakalamanın en kestirme yolu da bu olsa gerektir.

Sevgi ya da muhabbetin çeşitli türleri ve dereceleri söz konusudur. Süfli, beşeri sevgilerden tutun da ulvi, ilahi aşklara varıncaya kadar çok değişik ton ve renkte farklılıklar tezahür edebilir.

Habbe, hububat kelimeleri dilimize de geçmiş kavramlardır. Konumuzla ilgileri; muhabbet terimiyle birlikte “tohum” anlamı taşıyan aynı kelimeden türemiş olmalarıdır. Buradan anlıyoruz ki muhabbetin etimolojik anlamlarından biri de “tohum” olmaktadır. Sevgi öyle bir tohumdur ki ekildiği her gönülde neşvü nema bulacak demektir. O halde gönül bahçemize sevgi tohumları ekecek bahçıvanları arayıp bulmak asli vazifemiz olmalıdır.

Bu kadar öneme haiz olan “muhabbet” nasıl husule gelir, irdelemek ve analiz etmekte büyük yararlar söz konusudur:

“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” [Meryem, 19/96] ayet-i kerimesi, muhabbet tesis etmenin yolunun iman edip salih amelde bulunmaktan geçtiğini biz kullara müjdelemektedir. Öte yandan, ”(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” [Âl-i İmrân, 3/31] ayeti ise, Peygamber Efendimiz’e uymanın, en büyük gaye olan Allah (cc) sevgisini elde etmenin yegane yolu olduğunu ifade etmektedir. Demek ki en erdirici sevgi olan Allah muhabbetine ulaşmak istiyorsak Efendimiz’e ittiba etmek zorundayız. Bu da “sünnet”e uymanın ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah’ı sevdiklerini söyledikleri halde Rasûlü’nün sünnetine ittiba etmeyen kimselerin sevgi söylemleri, boş, kuru bir iddia olmaktan öteye geçmeyecektir.

“Nefsimden sonra en çok seni seviyorum ya Rasûlallah!” diyen Hz. Ömer’e; “Olmadı ya Ömer! Beni, nefsinden de çok sevmelisin.” buyuran Efendimiz’in burada neyi kasdettiğini iyi tahlil etmek gerekir. Efendimiz burada sevgiyi, hâşâ nefsini tatmin için istememektedir. Bu talebin arkasındaki saik, muhatabına duyduğu merhamettir. Çünkü bir kul, Efendimiz’i ne kadar çok severse yukarıdaki ayetin sırrı tecelli edecek ve o nispette Allah da o kulu sevecektir.

Ayrıca, “Allahım! Senden sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allahım! Senin sevgini bana nefsimden, ailemden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili kıl!” hadisi, sevginin ve bu sevgiyi elde etmek için dua etmenin ne kadar mühim olduğunu bizlere haber vermektedir. İşte bu nedenlerle, kalbimize muhabbet kıvılcımları atması için Allahu Teala’ya her dem münacat halinde olmamız icap etmektedir.

Yine, Rasûlullah buyuruyor ki:

“Allahu Teala Hazretleri şöyle ferman buyurdu: Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” [Buhârî]

Bu hadis-i kudsi, aslında herşeyi özetlemektedir. İbadetlerin sevgiye, sevginin de velayete yani Allah dostluğuna yol açtığını gayet sarih bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah’ın, bir kulun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı… olması, o kula kefil olması demektir. Böyle birine kim düşmanlık ederse Allah da o kişiye harp açacak ve o veli kulunu koruyacaktır. Bütün bunlar da muhabbet nedeniyle olmaktadır. Ne büyük bir şeref, ne muhteşem bir iltifat, ne muazzam bir teveccüh!

Peygamberimiz (sav) bir başka hadislerinde de: “Sizden biriniz kardeşini sevdiği zaman, onu sevdiğini ona bildirsin.” buyurmuşlardır. Buradan anlıyoruz ki muhataba sevgi izhar etmenin bir takım maslahatları söz konusu olabilmektedir. Böyle bir durumda, aradaki sevgi eğer Allah içinse artacak, aksi halde ise sönecektir.

Hediyeleşme, musafaha yapma, selamlaşma, gülümseme, ikramda bulunma, akraba ve hasta ziyaretleri, arkadaşlarının her türlü sıkıntılarını giderme, kardeşi için duada bulunma, zekat ve sadaka verme vb. her türlü yardımlaşma ve dayanışma, hem Hak’kın hem de halkın sevgi ve hoşnutluğunu kazandıran temel dinamiklerdir.

Bir de kötülenen zararlı muhabbet vardır ki o tür sevgilerden de şiddetle sakınmak gerekir:

“...Ve o (insan), mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.” [Âdiyât, 100/8]

“(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız. Varacağınız yer Cehennem’dir ve hiç yardımcınız da yoktur.” [Ankebût, 29/25]

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” [Mümtehine, 60/1]

Bu ilahi uyarılara azami dikkat etmek, “istikamette istikrar” için elzemdir.

Ayrıca, “Bütün kötülüklerin başı, dünya sevgisidir.” buyrulmuştur. Buradaki dünyadan maksat, masivadır. Yani insanı Allah’tan uzaklaştıran herşeydir. Yoksa ahiretin tarlası anlamındaki dünya değildir.

Muhabbet hususunda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de “sevgide ölçü” konusudur. Zira sevgide ölçüyü kaçırmak maazallah insanı dalalete dahi sürükleyebilir. Nitekim Hz. İsa’ya sözüm ona aşırı muhabbet, Hıristiyan dünyasını “teslis” gibi bir şirk batağına, Hz. Ali’ye aşırı sevgi de “gulat-ı şia” gibi bir sapkınlığa yol açmıştır.

Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de geçen isimlerinden biri de “El-Vedud”dur. “Çok seven” anlamındadır. Yaratıcımızın neleri sevip neleri sevmediğini bilmek ve bu doğrultuda hayatımızı dizayn etmek, Allah (cc) karşısındaki duruşumuzu belirlemek bakımından çok önemli olduğunu düşündüğüm bazı ayet-i kerimeleri derlemeye çalıştım.

Önce, Allah’ın sevdiği hususlar:

“…Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.”

“Hayır! (Gerçek, onların dediği değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever.”

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.”

“…İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”

“…Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”

“Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”

Yüce Allah’ın sevmediği bazı hususlar ise şöyle zikredilmiştir:

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”

“Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez.”

“De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.”

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”

“Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”

“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

“…Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.”

Allahu Teala’nın bir kulu sevmesi yahut buğzetmesi durumunda, yer ve gök ehli arasında sevgi mekanizmasının nasıl işlediğini anlamak bakımından aşağıdaki hadis-i şerifleri iyi anlamak ve ders çıkarmak vazifemiz olmalıdır:

“Allah bir kulu sevdiği zaman Cebrail’e: ‘Ben filanı seviyorum sen de sev.’ diye emreder. Cebrail de onu sever ve gök halkına: ‘Allah filan kimseyi seviyor siz de seviniz.’ der. Gökte bulunanlar onu severler sonra da yeryüzündekilerin kalplerine o kimsenin sevgisi yerleşmeye başlar.” [Müslim]

“Allah bir kuluna buğzederse Cebrail’e: ‘Ben falanı sevmiyorum sen de sevme.’ diye emreder. Cebrail de onu sevmez. Sonra Cebrail gök halkına: ‘Allah filan kişiyi sevmiyor, siz de sevmeyin.’ der. Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra yeryüzündekilerde de o kimseye karşı bir kin ve nefret uyanır.” [Müslim]

Sevgi ve muhabbetin mahalli kalptir. Kalbin gıdası ise zikirdir. Ra’d Sûresi 28. ayatte, “...Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” buyrulmaktadır. Durum böyle olunca “Zikir, muhabbetin de kaynağıdır.” demek yanlış olmayacaktır. Kim muhabbet talep ediyorsa Allah’ın zikrinde berdevam olmak durumundadır.

Muhabbetin bir türevi de “talep”tir. Mavera yolculuğunun en büyük azığı ve “Âl-i himmet” olmanın en büyük göstergesi “talep sahibi” olmaktır. Hak yolcularının kabiliyet, istidat ve kalibrelerini muhabbet ve taleplerinin şiddeti belirler. Ne kadar büyük talep sahibiyseniz o kadar büyük olmaya namzetsiniz demektir. Gavs Hazretleri böylesi biri için gıpta ve teşvik sadedinde; “Hasedimden dumanım tepemden çıkar.” buyurmuşlardır.

Kabiliyet talep miktarıncadır. Talebin tetikleyicisi de muhabbet olduğuna göre, kişi Hak yolundaki iddialarını buna göre test etmelidir. Bu yolun üç temeli vardır: ihlas, teslimiyet ve muhabbet. Bu yolda ayrıca “Nihayet bidayete derc olunmuştur.” Son, başta gizlenmiştir. Vuslat aslında daha baştan bellidir. Bazı Allah dostları; “Nihayette veli olacak olan, gerçekte bidayette de veli muamelesi görür.” buyurmuşlardır. Dolayısıyla başlangıçtaki talep ve muhabbet, akıbetteki hâlin de belirleyicisi olmaktadır denilebilir. O nedenle, her daim “daha yok mu?” diyerek büyük himmet ve talep sahibi olmak gerekir. ”Talep eden bulmuştur.” denilmiştir. Aslında şu kelam-ı kibar, konuyu gayet veciz bir şekilde özetlemektedir: “Allah vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.”

Muhabbetin enterasan bir boyutu da beraberinde getirdiği bir takım sıkıntı ve üzüntülerdir. İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubât adlı eserinin 140. mektubunda bu hususla ilgili şöyle buyurmaktadır: “Kalbinde sevgi taşıyanların sıkıntı ve üzüntü çekmeleri gerekir. Bu yolu seçenlerin dertlere, sıkıntılara alışması lazımdır. Sevgili, sevenin çok üzülmesini ister. Böylece, kendinden başkasından büsbütün soğumasını, kesilmesini bekler. Sevenin rahatlığı rahatsızlıktadır. Aşıka en tatlı gelen şey, sevgili için yanmaktır. Sükûnet bulması çırpınmakta, rahatı yaralı olmaktadır. Bu yolda istirahat aramak, kendini sıkıntıya atmaktır. Bütün varlığını sevgiliye vermek, ondan gelen herşeyi seve seve kapmak, acısını, ekşisini kaşları çatmadan almak lazımdır. Aşk içinde yaşamak böyle olur. Elinizden geldiği kadar böyle olunuz! Yoksa gevşeklik hasıl olur.” Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini seven, Allah’ın ve Allah’ın sevdiklerinin sevdiği, Allah’ın sevmediklerini sevmeyen, Allah’ın sevmediklerinin de sevmediği bir kul olmak en büyük dua ve niyazımızdır.

Muhabbetle ilgili buraya kadar yapılan tüm değerlendirmeler, daha çok, konunun teorik ve ilmi düzeyde ele alınışıyla ilgilidir. Pratik boyuttaki yansımalarını ise en kâmil manada Seyyidimiz Şenel İlhan Beyefendi üzerinde müşahede etmek mümkündür:

“Talib-i irfan olan muhabbet ehline gece uykusu haramdır.” sözü ne güzel anlatır Seyyidimiz’i. Uzun yıllar yakınında bulunan biri olarak müşahedem şudur ki; Seyyidim çok az uyuyan bir insandır. O’nu tanıyan hiç kimse, mutad olmak üzere geceleri uyuduklarına tanık olmamışlardır. “(Onlar) geceleyin pek az uyurlardı.” [Zâriyât, 51/17] ilahi sırrına ermiş nadir şahsiyetlerdendir kendileri. Sürekli olarak geceleri kaim, dua ve münacat halinde bulunmaları, en dikkat çekici hususiyetlerindendir:

”Korkuyla ve umutla Rableri’ne yalvarmak üzere (ibadet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” [Secde, 32/16]

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbi’nin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Rasûlüm) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” [Zümer, 39/9] ayetleri, kendilerini çok güzel anlatan ilahi beyanlardır.

Dua ve münacat zevki, muhabbet ve Hak’la ünsiyetin alametidir. Kendileri, hiç abartısız saatlerce dua eden, münacat ile rahat ve huzur bulan bir insandır. Hakiki manada, uzun süre dua ve niyazda bulunabilmek gerçekten çok zor elde edilebilen bir mazhariyettir, bir makam işidir. Çoğu insan kafiyeli, redifli, ezberlediği bazı süslü cümleleri tekrar ve devam ederek dua ettiğini zanneder. Oysa dua, kulun Allah’ı ile mülaki olması, O’nunla konuşmasıdır. “Akrebiyet” hâlidir. “İhsan” hâlinin şahikasıdır. İtiyad ve alışkanlığın gafletinden uzak, samimiyet ve şuur konsantrasyonu, dua için asgari şarttır. Muhabbet olmaksızın söz konusu keyfiyete vasıl olmak mümkün değildir.

Bir de “murad” ve “mahbub” olma hususiyeti vardır; orada kelam tükenir, kalem kurur. Çünkü bu keyfiyet; sözün bittiği, tariften aciz kaldığı sırlı yamaçların, mahrem vadilerin konusudur. O esrarın muhtevasına muttali olmak üçüncü kişilere haramdır. Bütün kalbimle inanıyorum ki Seyyidim, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin “azdan da az” olarak tavsif ettiği “murad” ve “mahbub” olan kullardandır. Mektubât’ta açıkladığı tüm alametleri, üzerlerinde müşahede edebilirsiniz. Allah (cc) sırlarını âli kılsın. (amin)

Seyyidim’in bir özelliği de yüksek düzeyde “feyz” alan bir kişi olmasıdır. “Feyz alma” olgusu, çoğu zaman literal anlamından ziyade “bir şeylerden istifade etme” anlamında mecazi olarak kullanılmaktadır. Oysa müstakil ve orijinal manası; Allahu Teala’nın rahmetinin, insanda bulunan kalp, ruh, sır, hafa, ahfa gibi letaifler vasıtasıyla müşahhas olarak hissedilmesidir. Bu öyle bir hissediştir ki beden üzerinde dahi müessiriyeti söz konusudur. Erbabına malum olduğu üzere, vücudun değişik bölgelerinde yanma, titreme, terleme, ağlama, cezbe, ağrı, sızı vb. çok çeşitli somut etkiler husule gelir.

Feyz’den maksat, tüm manevi kirlerden yıkanıp arınma, neticesinde huzur ve muhabbet ile tam bir inkisar ve inkıyad hâlinde Allah’a müteveccih olmaktır. Bu hâl çok az kişide tecelli eden bir tezahürdür. Seyyidim’in yanında bulunanlar, inikas yollu olarak liyakat ve kıvamları ölçüsünde bu mazhariyetten müstefid olabilmektedirler. Kendilerinin hiçbir sohbet ve konuşması olmasa bile, Ay’ın Dünyamız’a yaklaşması neticesinde deniz ve okyanuslarda meydana gelen med ve cezir misali, yanlarında bulunan insanların kalpleri de ilahi coşku, kabarma ve muhabbetle müstağrak olmaktadır.

Başkalarının dertleriyle o kadar ilgilidir ki çoğu zaman kendi dertlerini unutur. Bu yüzden bir köşeye çekilip dakikalarca ağladığı bir vakıadır. Mevlana Hazretleri; “Gökyüzünün ağlaması, yeryüzünün gülmesidir.” buyuruyor. Buradan anlıyoruz ki Hak dostlarının göz yaşları, yağmur damlalarının toprağı diriltmesi misali, halk için rahmet ve esenlik kaynağı demektir.

Seyyidim; görüldüğünde Allah’ı hatırlatan, sizi Allah’a, Allah’ı da size sevdiren bir Hak dostudur. Hüda’nın hücceti, tellal ve dellalıdır.

“Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” [Yunus, 10/62-63-64]

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Seyyid Şenel İlhan’ın Dilinden “Tefekkür Ve Ahlak”

“Kültür ayrı bir şey ahlak ayrı bir şeydir. Mesela bir insan çok ahlaklı, çok cömert olabilir ama aynı insan ağzını şapırdatarak da yemek yiyebilir ve yemek yerken ...

Sana Sığınıyoruz Allahım!

Sonsuzluk yolculuğunda dünya hayatı; geçici bir gölgelik, muvakkat bir konaklama menzilidir. Dâr-ı mihnet, dâr-ı meşakkat denilen yeryüzüne gelişte insanoğlunun hiç...

Hazreti İnsan

İnsan kromozomlarına yüzlerce ciltlik bilgi yüklenmiştir. Her insanda ortalama yüz trilyon hücre olduğu düşünülürse ortaya çıkan dehşet boyutta kodlanmış bilgiyi in...
Tüm Yazıları