Dünyaya Üstünlük Sağlayabilmek

Şeyda Dal

Tarih: 2010-10-11

Zaman, her saniyemizi mazi yapmaya ayarlı, her yeniyi eski yapmakla mükellef; ânı yuttukça geleceği yırtarak ilerleyen muamma… Zaman bir yemin, zaman bir değişim ve başkalaşım. Bazen zaman bir türlü geçmek bilmez haliyle, bacağa saplanan kramp gibi, bizi öylece kaskatı bırakan. Zaman bir pusu, ta ki kıyametin gelene kadar. En güzeli de zaman her şeye ilaç, acıları yıllandıran ve unutturan…

Çocukken hiç de bu kadar önemsemezdik zamanı. Zaman mefhumu çocuğun algı dünyasına uzak olduğu için o çağlarda hayat, yerinde bir sayımdı bizler için. Gelecek kaygısından uzak, geçmişe yönelik derinliği olmayan, anlık heyecan ve mutluluklarla göklere uçulan, aslında üzüntülerin de anlık yaşandığı ciddiyet içermeyen bir yaşam. Biraz uçarı, biraz arsız, biraz şımarık ve en çok da masum. Zaten bunun için, hayatın bitmek bilmeyen zorluklarından bıkınca, o saflıkla dolu çocukluk yılları çağırır bizleri yanına. O çağlarda zaman, az gittik uz gittik diye başlayan masallarda günlerce yol alındıktan sonra bir arpa boyu yol almak gibi bir hızla ilerler. Yani hep cömerttir ve hep cicim aylarını yaşatır. Sokakta arkadaşlarıyla oynayan çocukların, annelerinin eve çağırışlarına kulak tıkamaları gibi, duyarsız kalınır takvimden birer birer düşen yapraklara. Bakkaldan alınan sıcacık ekmeğin ucundan koparıp yemektir, hayatın anlamı ve güzelliği.

Çocukluk ve ergenlik derken çoktan geride bıraktık o güzel günleri. Modernleşen dünyanın hızlı yaşayan toplumları olarak artık zamanın hızına yetişmekte bir hayli zorlanıyoruz. Su gibi akıp giden zaman, otuzlu kırklı yaşlara merdiven dayanınca önünde bir arpa boyu yol kaldığını hüzünlü bir biçimde de olsa kabul ettiriyor insana. Hayat, saça düşürdüğü aklarla, göz kenarlarına attığı ufak tefek çizgilerle, çaktırmadan bizleri daha farklı psikolojik sürece doğru taşıyor taşımasına ama zamanı manevi açıdan lehimize çevirebiliyor muyuz acaba? Manevi dinamiklerin içinin daha çok dünyevi tutkular ve zevklerle doldurulması sebebiyle, toplumun genel bir çoğunluğu bu konuda başarısız olmakta haliyle.

Kapitalist sistemin oluşturduğu doyumsuzluk anaforu, insanın hırslarına ve şehvetlerine yönelik yaptığı çalışmalarla hemen herkesi kendine doğru çekmeye çalışıyor. Bu anafor, insanların mutluluk sandıkları zaaflarına yenik düşmesi sebebiyle giderek daha da büyürken, ömür denilen en kıymetli sermaye de harcanıp gidiyor. Zamanı, uhrevi anlamda lehine çevirmesi gereken insan, bu yozlaşım akımının tesiriyle giderek benlik kıskacının arasında daha da çok sıkışıp kalmakta ve deniz suyunu içerek hararetini daha da artırırcasına alışveriş çılgınlığı gibi ilaç sandığı avuntularla ruhunu farklı bir çıkmaza sokmaktadır aslında. Ortalama bir ömür dikkate alınacak olursa insanın otuz-kırk yaşına geldiğinde gerçekten ahireti için daha fazla planlar yapması, zamanı ebedi alemi için müspet bir şekilde kullanarak daha sıkı bir mücadele vermesi gerekir. Her geçen gün yaşlılığa bir adım daha yaklaşıldığı halde, hâlâ on beş yaşındaymış gibi, yolun başındaymış gibi yaşamak kadar aymazlık olamaz. Görünen o ki çağımızın olumsuz etkileriyle insanlar, imkanları geniş de olsa giderek daha da cimrileşen, kapısını başkalarına daha sıkı kapatarak sosyal ilişkilerini azaltan, "AVM"lerde gezinerek marka ürünleri aldığı için mutlu olduğunu zanneden, aile içi iletişimlerini de genellikle soğuk ve sahte temeller üstüne bina eden ya da en kısa şekilde herşeyi kestirip atan ve ilkelleşen bir kitleyle karşı karşıyayız. Bu içi kof anlayışta ısrar edilirse bizden sonrakilerin daha duygusuz, mekanik ve bencil olamayacağını kimse garanti edemez.

Sanırım hepimiz az ya da çok etkilendik, en çok da kanaat duygumuzu süpüren bu çağın vebasından. Ne kadar da çok insan, "Elalem ne der?" mantığıyla kanaat duygusundan ödün vererek kendisini maddi-manevi sıkıntıya sokuyor gerçekten. Moda ve trend adıyla bizlere adeta dayatılan şeylerin etki alanına her kesimden insan düşüyor. Özellikle de kadınlar. Gösteriş budalası olanlar ise tamamen moda denilen illetin ağına takılmış durumda. Bir giydikleri kıyafeti üst üste aynı ortamda giymeyi kendileri için zül saymış durumdalar. Rasûlullah Efendimiz'in buyurduğu gibi, çoğumuz bize bahşedilen zamana ve sıhhate karşı çok vefasız davranıyoruz. O güzel zamanlar, ailemiz ve sevdiklerimizle birlikte daha kaliteli bir şekilde geçirilecekken ne de basit şeylerle tükeniyor. Başkalarının beğenisine fazlaca endeksli bu yaklaşımın soğuk nefesi ensede hissedilirken huzur da kaçıyor tabi ki. Fakat karşınızdakinin, sizden çok kıyafetinize, evinizdeki sıcaklıktan çok ne ikram ettiğinize ve eşyalarınıza pür dikkat kesilmiş olduğunu görünce otomatikman bazı şeyleri önemsemeseniz de önemsemeye başlıyorsunuz. Sonra ne oluyor? Sonra samimiyetsizlik, misafir kabul ederken zorlanma, özel bir yere gidecekken günler öncesinden ne giyileceğinin tasarlanması, sınırlar zorlanarak evdeki herkese yeni kıyafetler alınması ve kimilerinin yüzünde güzel giyinmiş ve giydirmiş olmanın verdiği gizli bir kendini beğenmişlik ile ortalıkta boy göstermesi, hatta en kötüsü de güzel giyinemeyen, alamayan ya da beceremeyip rüküş giyinenlerin gizli bakışlarla ezilmesi, falan filan…

Tabi böyle sıralayınca "Sadece dışa mı bakıyoruz!" gibi bir savunma ya da "Biz güzel yaşamayı hak etmiyor muyuz?" tarzında sorular geliyor peşinden akıllara. Mesele güzel giyinip giyinmemekte değil, dünyevi arzu ve istekleri sendrom haline dönüştürerek kompleksli yanlarınızın sahip olduğunuz şeylerle örtülmeye çalışılmasında. Oysaki insanın bu kadar çok sadelikten uzaklaşması, yetinme duygusunu unutması, başkalarına kilitlenmesi ya da herkesin kendine kilitlendiğini zannetmesi kişiyi farkına varamadığı bir yere doğru taşır. Çünkü dünyaya ölçüsüz bir şekilde bağlanılması değerlerin çoğunu altüst eder ki kalbinizin dikiz aynası size cömertliği, tevazuyu, merhameti, fedakârlığı gösterecekken daha saçma sapan şeyleri dikkat alanınıza sokarak kalbinizi işgal eder. Çünkü aşk gözü kör ettiği gibi dünyaya tamah da gönlü kör eder. İnsan, arkadaşının parasından, konumundan çok hangi güzel ahlaklarıyla kendisini geçtiğine bakarak bu konuda onunla yarışmalıdır. Nitekim Allah da kendi yolunda yarışmamızı emrediyor bizlere. Ebu Derda demiştir ki: "Herkesin aklında eksiklik vardır. Çünkü gece-gündüz birbiri ardınca onun ömrünü yutarken buna üzülmez de dünya malı biraz fazla gelse sevinir. Ömür azalırken dünya malının artması neye yarar ki?"

Peki, dünyadan hakkıyla istifade edemeyecek miyiz? Müslüman duruşu bazı kesimlerin düşündüğü gibi bir hırka bir lokmalık yaşantıya talim etmek değildir. Hint fakirleri gibi pejmürde bir yaşantı ya da mübah olan şeyleri takvalık adına kendine yasaklamak, Müslüman'a özellikle de şu günlerde daha da karizmatik olması gereken Müslümanlara hiç de uygun bir duruş olamaz. İslam denge dinidir. Kanaat ehli olalım, zühd hayatını tercih edelim derken dünyaya da tamamen düşmanca davranmak zühd ahlakının doğru bir şekilde algılanmadığı anlamına gelir. Evet, zühd bir şeye karşı isteksiz olma, az bir şeye razı olmak demektir. Zühd ahlakı, kişinin maddeye karşı bağımsızlık ve üstünlüğünü sağlar. Zâhit olan, maldan ve servetten kendini soyutlamaz. Zühd, bir hırka bir lokma tarzı yaşamak yerine, kişiye kendine nasip olan nimetleri denetimine alma gücü sağlar. Bu sebeple de dünyalıklar bu kullara Allah'ı unutturmaz. Dışarıdan gözlemlendiğinde dindar bir kişi olmaları sebebiyle dünyalıkla fazla uğraşıyormuş gibi bir düşünce uyandırabilirler bazı kimseler için.

Çünkü İslam'ı parayla bütünleştiremeyen, dindar olanı zengin görmek istemeyen ya da daha saf bir niyetle bu konuyu yanlış yorumlayan Müslümanlara göre, dindar kişi fakirdir ve garip olmalıdır. Elit tabakanın yararlandığı şeylerden imkanları da olsa yararlandıkları görülünce hemen gerçek dindar olmadığı düşüncesiyle bazı sözlerle yaftalanırlar. Açıkçası, dindar olmayan zengin malına mal katarken çok görülmez de, dinine bağlı olan bir Müslüman yaşadığı mekanı güzel bir şekilde dizayn edince bile kendisine çok görülür. İşte, bu paraleldeki düşünceler ve sözler tamamiyle bir ölçü bozukluğu olduğu gibi din düşmanlarının da hasetlerinin galeyanıyla söylenmiş, haddini aşan sözlerdir. Zâhit bir insan özellikle de hizmet ehliyse şartları ölçüsünde evini ve kendini güzelleştirmekten kaçınmaz. Dünyanın ahirete hitap eden yönü olduğu gibi nefse ve ruha hitap eden yönü de vardır ki, Allah dünyadaki sayısız güzellikleri bizler için yaratmıştır. Dünyalık nimetlerden faydalanırken aşırı abartıcı, olmazsa olmaz şeklinde büyük bir tutkuyla rağbet edici ve israfçı bir tutum takınmadan kişinin ailesini ve kendisini rahat bir biçimde yaşatması kadar doğal bir şey olamaz. Zaten tebliğ ederken daha güçlü ve etkili bir imaj sergileyebilmek için de şartların olabildiği ölçüde güzel olması gerekiyor. Zâhidi zâhid olmayandan ayıran en önemli ayrıntı ise kalbin dünya ile iç içe olmaması, haddinden fazla dünyaya yönelmemesidir ki, mübah da olsa dünyaya fazlaca rağbet Allah'ı unutturabilir. Hz. Rabia‘ya, bulunduğu makama hangi ameliyle geldiğini sormuşlar.

O da, "Allah'ı bana unutturacak herşeyden sakındım." diye cevaplamış. Zâhit bir insan, şehevi arzuları denetlediği gibi dünyalık nimetlere karşı da kalbini kontrol altına alır. Gün gelir cebinde çok parası olur, gün gelir milyarlarca lirasını Allah yolunda harcar, gün gelir kendisine getirilen iyi bir iş teklifini kendisine Allah'ı unutturacağı korkusuyla reddeder. Gün de gelir arabasını yeniler, eşyasını yeniler ama yine amaç, Allah içindir. Dikkat edilirse çok zengin olup sanki zengin değilmiş gibi sosyal ilişkilerinde dengeyi yakalamış, gücüyle, nüfuzuyla başkalarını ezmeyen insanlar vardır. Onların evinde misafir olduğunuz zaman kendinizi gayet rahat hissedersiniz. Hatta biz böylelerine "mala, paraya doymuş" deriz. İşte zâhid insanın da bu anlayışı kazanması, dünyaya doymasından çok, sahip olduğu mal ve mülklerinin emanetçisi olduğunun bilinciyle yerleşir. Şu hadis-i şerifte anlatıldığı gibi; "Dünyada zâhitlik, helal olanı haram etmek veya malı telef etmekle olmaz.

Gerçek zâhitlik, Allah'ın elinde olana kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir musibete düştüğün zaman getireceği sevap sebebiyle onun devam etmesine rağbet etmen demektir." Büyük velilerden Süfyan-ı Servi (r.a.) zühd ahlakını şöyle tarif etmiştir: "Zühd, yamalı elbise giymek, arpa ekmeği yemek değil, dünyanın faydasız şeylerine gönül bağlamamak ve uzun emel sahibi olmamaktır." Para, mal ve mülk, kişinin zâhit olmasına mani değildir. Dünyalığı bulunmayan da zâhit sayılmaz. Dünyanın faydasız şeylerine aşırı düşkün olup olmadığı araştırılıp ona göre hüküm verilir. Bir kimsenin elinde dünyalığı vardır ama zâhittir. Bir kimsenin de dünyalığı yoktur ama zâhit değildir. Mal, insanın silahı gibidir. Yani insan, canını, dinini, sıhhatini ve şerefini mal ile korur.

Ancak, herşeyde olduğu gibi bu konuda da itidal şarttır.

Dünya, ne gard alıp beklenilecek kadar kötü, ne de hafife alınacak kadar güçsüz ve saf…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları