Seyyidim Efendim...

Dr. Alper Yücel Zorlu

Tarih: 2010-08-10

Evet, hiç şüpheniz olmasın; onun attığı fırçalar dahi -dahisi fazla- ilimdi, ölçüydü, ahlaktı ve hala da öyledir. Nitekim o kızmalarını fırça olarak algılayanlar, o sözlerden hakkıyla istifade edemez. O daima, insanların meşrebini de göz önünde bulundurarak kimin neyi, nasıl alacağını gayet iyi bilirdi. Bu özelliği yazılarına da her boyutta yansımıştır. Okurları gayet iyi bilir... Bu konudaki en büyük mahareti de keşf vb. şeylerini, "psikoloji bilmek" adı altında gayet güzel saklaması ve kamufle etmesiydi. Neyi, nasıl anlatacağını çok iyi bilirdi ki siz buna ister "demiri tavında dövmek" deyin, isterse zamanlama, tavır ve düşünceli olmakta "süper seçicilik" deyin... Önemli olan, hadisenin böyle oluşu ve böyle tecelli etmesidir.

İlimde israf sahibi değildi. Verdiklerini tam anlamıyla isterdi. Yani mutlaka anlattıklarının pratiğini yaptırır ve zamanla insanı o kıvama getirirdi. Onun işiydi bu... Bu nedenledir ki yanında bulunanlar, her halükarda sırtlarını ona dayamış ve sadece dayamakla kalmamış, istismar boyutunda da rahat etmişlerdir. O bizler için çok büyük bir nimet ve lütuf olmasına rağmen, sanırım onun yanında olmanın en büyük vebali de o rahatlığı istismar etmektir. Niye rahatlık olmasın ki!.. Dışarıda binbir türlü ölçü bozukluğu içinde kıvranan insanlar bunalım ve streste, kafaları kaos içinde, kalpleri ezik büzük, davranışları dengesizken onun yanındaki her insan, çok usta bir psikoterapistin kafa ve kalp temizliğinden geçmiş bir akıl duruluğu içinde, oldukça rahat bir yaşantı sürerlerdi. İsterse envai çeşit dertleri olsun bu yine de böyleydi. Nitekim Seyyidim insanları, kesinlikle hayatı omuzlayacak kadar güçlü kılmaya özen gösterirdi. Kendisi hep bu durumun yani onun yanında olmamızın kadrini ve kıymetini iyi bilmemizi, çünkü bu günlerin geçeceğini ve ehil insanların, öğrettiği ölçülerle bir çırpıda başı göklere erecek kadar terakki edip bir gün bizleri sorgulayacaklarını ve onların "kabiliyet deryası" olduklarını ifade ederlerdi. Bugün, yakın çevremize katılan ve kısa sürede terakki eden insanları gördükçe o sözlerin ne kadar yerinde ve isabetli olduğunu, kendi adımıza üzülerek hatta derin bir hayıflanmayla görüyor ve gözlüyoruz. Allah (c.c) bizleri affetsin... Çünkü onun verdiği ilimler baştan sona İslam ve İslam da baştan sona ilahi bir kaynak, çerçeve ve içerik...

Evet, Seyyidim insanı aç bırakmazdı, ahlaklarıyla doyururdu. Bu anlamda Seyyidim, her ferdin şahsında, belki de tüm insanlığı doyurmaya adaydır. İnancımız odur ki Rabbimiz inşallah ona bu fırsatı verecektir. Bunu, talep sahibi insanlar olarak yakın gelecekteki güzel günlerin kaçınılmaz bir şartı olarak görüyoruz. Çünkü insanlık böyle ölçülere, dengeye, estetiğe, iç ve dış oluşa alabildiğine

muhtaç... Seyyidim'in hayatında alime, avama, evliyaya, herkese hitap eden taraflar vardı. Çünkü Seyyidim, Allah'ın (c.c) lütfettiği kendi derinliği içinde, kime nasıl davranacağını gayet iyi bildiği gibi, kime ne vereceğini de çok iyi bilirdi. Daha doğrusu o şahsın neleri alabileceğini… Çünkü kimin hangi boyutta neye ihtiyacı varsa rahatlıkla O'nda bulabilirdi. Evet, her seviyedeki insanı ya da talep sahibini, söz dinleyen, nasihat almak isteyeni bulunduğu yerden daha ilerilere taşımakta çok mahirdi. O, insanın kişiliğini, problemlerini, kendini zorlayabilme sınırlarını, potansiyelini ondan daha iyi bilir ve gayet güzel yönlendirirdi. Bunu yaparken hiç şüphesiz akıl, ruh, zeka, nefs, sosyal statü, yetişme biçimi, yetişme bozuklukları, sevebilme gücü ve ihtiyacı, zorluklara dayanabilme direnci, hizmet aşkı, aşk, şevk ve muhabbet dahil daha pek çok şeyi bir bilgisayar gibi belirler; o kişiyi "çözerdi." Aslında tabiri caizse yeniden imar ederdi ve o insana, kendinden daha fazla tanıdığı yeni bir " ben " sunardı. İleride gelmesi ve olması gereken; çalışırsa olabileceği "bene" binaen...

Tüm bu çaba ve çalışmaları esnasında da yorulmak, durmak, dinlenmek nedir bilmezdi. Zoru, daha da zoru, en zoru zaman faktörüne de yayarak en kısa zamanda, olabilirlik sınırları içinde bir şekilde başarırdı. En güzeli de çevresindekiler, Seyyidim onları kendilerine tanıttığı kadar, gerçek anlamda kendilerini tanır ve bir o kadar da Seyyidim'i idrak ederlerdi. Yani size sizi tanıtırdı kendi kapasiteniz kadar ve siz O'nu tabii olarak kendi kapasitenizce algılardınız. Yine de Seyyidim, çevresindeki insanların kendisinden faydalanma geleceklerini, onların Seyyidim'i algılamadaki yetersizliklerine bırakmamıştır. İnsanları sevdiği, onlara acıdığı için... Bu meyanda Seyyidim, insanların nakıslıklarını da düşünerek, insanların onu algılayabileceği boyutta kendini algılatırdı. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v)'in İnsanların akıllarını sahildeki kum tanelerine benzeten ve kimisinin büyük, kimisinin küçük olduğunu ifade eden hadisine uygun hareket ederdi.

Herkesin, kendisini anlayabileceği ölçüde algılamalarını sağlardı. Dolayısıyla bu da çevresindeki talebelerinin ne seviyede ve nasıl olduklarını kendi gözlerinde de iyi belirlerdi. Yani size sizi tanıtırdı kapasiteniz kadar ve siz O'nu, O'nun size tanıttığı kendi kapasitenizce algılardınız. O nedenle günler, herkesin kendi şahsında, zor bir bilmeceyi zevkle çözer gibi geçerdi. Bu esnada insan kendini, eski bir kazağın sökülen iplerini sonuna kadar söken ve iyi bir yıkama ve boyamadan sonra aynı iplikle yeniden örülen şık bir kazağın keyfiyet ve serencamı içinde görürdü. Sonra insan, giydiği o yeni elbiseyi çok beğenirdi. Sanki; "Benim gerçek rengim bu, işte bu benim derim, benim tenim, benim modelim." der gibi... Kimliği, şekli, şemaili ameliyatla değişmiş asık suratlı bir insanın; eski mutlu ve gerçek kendini araması gibi sırlı ve zorlu bir işti bu aslında... Yani biz eğer doğru yetiştirilseydik belki de hiçbiri üzerimizde olmayacak yetişme bozukluklarından, davranış bozukluklarından, düşüncesizliklerden kurtarırdı. Asık suratlı yerine mütebessim, kendisiyle ve çevresiyle barışık insanlar haline getirirdi. İşte tüm bunlar, Seyyidim'in, insanı ve insanın iç dünyasını ne kadar iyi tanıdığının gayet açık göstergeleridir.

Tasavvufa itibar ettiği halde onu ağdalı bir estetik olarak görenlere, tasavvufun somut, pratik faydalarıyla kaçınılmaz bir şekilde yaşanması gerektiğini ve bunun da tamı tamına İslam ahlakının ta kendisi olduğuna insanı ikna eder ve o insana ulaşabileceği zirveleri gösterirdi... Tasavvufun bir evliya mektebi, bir manevi sistematik olduğunu ve "kestirme" bir şekilde, kısa yoldan insanı Allah'a (c.c) ulaştıracağını, insanı sadece Allah (c.c) rızası peşinde koşan halis bir kul yapacağını bizzat yaşantısında gösterir ve bu da söylediklerine dört dörtlük inanan ve yaşayan insanın sohbeti olduğu için O'nu dinleyenlerin üzerinde çok etkili olurdu. O daima, Allah (c.c) yolunda herşeyin hesabını iyi yapan, attığı her adımda bir mesaj, bir tedbir, bir teşvik ve tebliğ değeri olan bir fiil adamıydı, amel adamıydı, Allah eriydi... Bu anlamda, verdiği selamın bile hesabını ince ince yapardı. Hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin, Allah (c.c) ile kendi arasına girmesini istemezdi ve aksini şiddetle reddederdi. Yani kendini Allah'a (c.c) ulaştıracak ne varsa hepsinin aşığı, tüm engellerin de kıyasıya düşmanıydı. O daima en hızlıydı. Hatta; "Allah (c.c) ile arama ne girerse onu yok ederim. Kim, ne olursa olsun!.. Hatta bu kendim olsam yine öyle..." derdi. Allah (c.c) için sevmenin olduğu gibi, Allah (c.c) için öfkelenmenin de aşkını görürdük O'nda. Her zaman, nakıs aklımız ve kalbimizle, bazen nötr kaldığımız duyguların yerinde ve gerektiği gibi tahlil edilememesinin nasıl bir zafiyetin eseri olduğunu gösterirdi bize. Ne kadar eksik olduğumuzu... Bu yönüyle de tabir yerindeyse "Sıkı eğitirdi..."

Seyyidim kadar tevazulu bir insan görmedim. Kelimenin tam anlamıyla tevazu... Burnu büyük kibirdanelere en güzel dersleri verdiği gibi, hiç kimsenin ilgilenmediği insanlara bile derinlemesine merhamet besler ve en hayati problemleriyle hiç usanmadan ilgilenirdi.

"Günah ihtiyaç mıdır? Haya ile riya arasında ne fark vardır? Gerçekten ihlas nedir? İhlasın tanımı yeterli midir ,ya da ihlas anlatılabilir mi?" gibi girift konuların ince ince tahlillerini yapar ve bu konularda ortaya konabilecek en güzel ölçüleri gayet beliğ bir şekilde ifade ederdi. Benim kanaatimce, bu çok önemli bir özellik. Çünkü insan ne kadar derin düşünebilir ve ne kadar anlamlı yaşarsa ancak ona, daha güzel, daha derin ve daha kuşatıcı bir şekilde ifade etmek nasip olacaktır. Yani heybesinde ne varsa onu gösterebilir insan; olmayanı gösteremez.

İnsan ve psikolojisini böyle derinlemesine bilen, herşeye "nefs" deyip geçmek yerine, nefs hastalıklarıyla davranış bozuklukları arasındaki, yetişme bozukluklarıyla davranış bozuklukları arasındaki ilişkiyi gayet güzel tesbit eden ve bütün bunları değişik cepheleriyle inceleyen, o anda, insanın bunlardan hangisinin tesiriyle ne durumda olduğunun tahlilini gayet güzel yapan ve birbirleriyle olan irtibatlarını çok iyi çözen bir insandı Seyyidimiz. Bu konudaki vukûfiyeti tamdı. Çünkü yıllarca, dünyaya ve insanlara bu anlamda bir "laboratuar" gibi bakmış ve kendi akıl denizinde insanları, insanların davranışlarını, duygularını yüzdürmüş; en densiz davranışları bile merhamet sahillerine taşıyarak incelemişti.

Seyyidim insanı aç bırakmazdı, ahlaklarıyla doyururdu. Üzerinde hep, Allah'ın (c.c) emirlerinin ve tecellilerinin ince izlerini; hareket ve fiillerinde Resulullah'a (s.a.v) ittibanın keskin yansımalarını görürdük. Evet, O'nun yanındayken insan, İslam'dan uzak şu dünyadan bambaşka bir alemde olduğunu akıl, ruh, düşünce hatta bedeni rahatlama ile beden boyutunda da bariz bir şekilde hissederdi. O'nun yanından ayrıldıktan sonra bile, uzun süre o halet-i ruhiyeyi muhafaza etmek isterdik. Susuz bir insanın susuzluğu, aç bir insanın açlığı dinerdi O'nun yanında... Adi nefsin bütün direncine rağmen, yanlışları doğrularıyla değiştirir ve öylece gönderirdi insanı. Ancak nasipsizler istifa edemezdi O'ndan; belki de son kozlarını oynayıp fırsatlarını en kötü şekilde değerlendirerek... Evet, adeta nefsi tersyüz ederdi. Nefsin sahte havasını kırar ve insanı kendine getirirdi; gerçek kendine... İnsanın kendisinin kendisine saygı duyacağı bir forma dönüştürürdü onu. Evet, Seyyidim yanında "adam gibi adam" görmek isterdi hep.

Seyyidim hepimizi ilginç bir şekilde imtihan eder ve nefsimizin binbir suratlı yüzünü bize gösterirdi. İmtihanları öyle ilginçti ki çoğu zaman kimse fark etmez ve ancak çok çok sonra fark edilirdi. Yanından ayrılan her insan, O'nun ilginçliğinin boyutları hakkında aklının sınırlarını zorlar, ama pek de birşey şekillendiremeden kendi aciz ve nakıs dünyasına geri dönerdi. Evet, O'nun yanında hemen hemen herkes, kendini adeta karikatür gibi hissetmekten alıkoyamazdı. Nasıl alıkoysun ki. Bir tarafta sahte kendisi ve kendisinin de farkettiği sahte kişiliği, bir yanda ise gerçek bir insan... Seyyidim de bunu bildiği için, çevresindekilerin robotumsu ya da zombi gibi hallerini görür, ama yine de merhametinden birşey kaybetmezdi. Oysa o zombilerin nefisleri alabildiğine dinç ve diriydi. Seyyidim ise insanı manen döverken de severdi. Çünkü hep bir amaca yönelikti fiilleri. Nitekim hanımı O'na "nefs katili" sıfatını takmıştı. Evet, ismi "nefs katili"ydi O'nun. Allah'a (c.c) düşman olan herşeye düşmandı çünkü O. Sadece kendi içinde değildi mücadelesi, maddi yardımlarını dışarı taşımakla kalmaz; en önemlisi maneviyatı, manevi yardımlarını esirgemez ve hiç ihmal etmezdi. Bu anlamda talepli olan herkesin sermayesiydi Seyyidim. Saatlerce konuşurdu; yorulmadan, bıkmadan, gücenmeden, beklentisi olmadan...

Çilelerle geçmiş hayatı, sanki bütün çilekeşlerin fevkindeydi... O nedenle, hayatı acılarla geçmiş insanlar çilenin kadrini kıymetini bilircesine, Seyyidim'in değerini daha iyi anlarlardı. Çünkü Seyyidim karşılaştığı bir insanın kemalatını ya da ne tür etkilerle büyüdüğünü anlarken aynı zamanda onun acı çizelgesinde neyin eksik olduğunu da gayet iyi bilirdi. Çok büyük acılarla büyümüş ve bugün manen terakki etmiş bir arkadaşımızla yaptığı bir özel sohbetinde ona; "Belli bakımlardan çok hoşsun ama bu olgunluğa göre henüz bana anlatmadığın çilelerin, sıkıntıların olmuş senin!.." demiş ve o arkadaşımız da o gün Seyyidim'e, hiç kimseye anlatmadığı bir kısım acılarından bahsetmişti. Aynı arkadaşımızın, Seyyidimle ilk karşılaşmasını anlatırkenki ifadesi çok ilginçti: "Bir sohbeti 25 senemi sildi. Gözlerinde, evet gözlerinde her şeyi bulmuştum. Artık acı çekmek yok, çünkü ben varım diyordu."

Evet, yukarıda da söylediğim gibi; Seyyidim insanları aç bırakmazdı, ahlaklarıyla doyururdu. Resulullah (s.a.v) Efendimiz'in; "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." hadis-i şerifinin ışığında tefekkür eden bir insan ancak, bunun ne kadar zor bir cehd olduğunu bilir ve anlar. Bu güçlük nedeniyle olsa gerek, Seyyidim'in hayatını anlatma düşüncesi gündeme gelince; "Ben Seyyidim'i anlatamam, anlatmaya kalkarsam bu ağır yükün altında kalırım." mülahazasıyla ağlamış ve uzun bir müddet elime kalemi alamamıştım. Bu nazik konuda da okuyucularımızın affına sığınıyorum.

Bu güzel insanın hayatını böyle, bir solukta ilk akla gelen duygularımla anlatmak mümkün değil ama hiç olmazsa bazı kilometre taşlarından yola çıkarak belli cephelerini siz kıymetli okurlarımız için anlatmaya çalıştım.

Hatalarım varsa affola…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Nefisle Nasıl Mücadele Edelim?

“Nefsin her türlü pisliği yapabileceğini kabul etmekle” başlar kadim irfan. İnsanlık tarihinde bireysel kötülüklerin ötesinde toplu gelen bela ve afetlerin veriliş ...

Türkiye'de Cemaat Algısı Yıpranırken...

Türkiye Hür Dünya İçin Değerlern Koçbaşıdır... Muzaffer Özak Hoca’nın güzel bir konuşması var: “Âmentübillah ila murâdillah.” Yani Allah (c.c.) nasıl inanmamızı...

Seyyid Şenel İlhan'da Ölçü ve Hikmet

PEYGAMBER AHLAKINDA HOŞGÖRÜ SINIRI “Peygamberimiz (sav), kendi şahsına karşı yapılan kusur ve kabahatlerde son derece affediciydi. Bağışlamasının bu konuda nere...
Tüm Yazıları