Gazze Yolunda Neler Yaşadık /Mehmet Muhlis Turan'la Söyleşi

Tarih: 2010-07-23

FEYZ: Gazze'deki zulmü durdurmak için yaptığınız sivil hareketi bize anlatır mısınız?

Mehmet Muhlis Turan: Sözün başında böyle güzel bir ortamda bulunma ile beni müşerref kıldığından dolayı Allah'a hamd ediyorum. Gerçekten geminin ortamı, içinde bulunduğumuz atmosfer, basının tabiriyle dehşet tabir edilen olaylar bir mümin için dehşet değildir, bilakis birrahmettir. Onun için Allah'a ne kadar hamd etsem azdır.

İHH kuruluşuna gerçekten bir teşekkür borcumuz olduğuna inanıyorum. Müslümanların, ahireti tamamen kendi hayatlarından çıkarttıkları bir zamanda, tabiri caizse hepimizin gözünün içine sokarcasına bize ahireti hatırlattı. Hatırlatırken de korkutarak değil bilakis teşvik ederek, bizlere şefkat kollarını açarak hatırlattı.

Şehitlerimizin hepsini rahmetle anıyorum. Bu olaydaki şehitler çok büyük şehitlerdir. Çünkü tamamen savunmasız bir şekilde ve yalnızca yardım götürmek niyetiyle yola çıktılar. Tek gayeleri 1.5 milyon Filistinli kardeşlerinin duygularına tercüman olmaktı… Tabi mesajımız sadece onlara değildi, bütün dünyaya, mazlumun yanında yer alan bütün insanlaraydı. Nitekim gemide gördüğünüz 150-200 gayrimüslim buna şahittir. Bu şehitlerimiz çok büyük şehitlerdir çünkü karşılarındaki düşman Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bu yana Müslümanların baş düşmanı. Tam donanımlı, her türlü maddî imkânlarının olduğunu biliyoruz. Düşünün ki her askerin üzerinde üç tane silah var, yani elinin ulaştığı her yerde bir silah var. Bu askerlere karşı gemide alınan karar şu: " Hiç kimseyi bırakın öldürmeyi, zarar bile vermeyeceksiniz sadece etkisiz hale getireceksiniz." Yani elinize imkân geçse bile linç etmek, öldürmek yok. Sadece nefs-i müdafaa yapılacak. Bunun için bu şehitler çok büyük şehitlerdir. Rabb'im makamlarını âlî eylesin. (Amin)

Şehid olmak tamamen bir nasip meselesi. Meselâ şehid olan Cevdet kardeşimiz 33-34 yaşlarındaydı. Geminin en korunaklı yerindeydi. Çünkü basın koordinatörüydü ve bu arkadaşa bir İsrail askerinin ulaşabilmesi, geminin tamamen teslim alınmasından sonra mümkün olabilirdi. Fakat Rabbim şehadeti nasib edince… O esnada canlı yayınla ilgili bir problem var, arıza nedeniyle, onun bir yerden bir yere geçmesi gerekiyor. Geçerken de elinde fotoğraf makinesi var bu arada bir iki fotograf çekeyim diyor. O sırada bir metre mesafeden alnından vuruluyor. Ama diğer tarafta askerlere ilk mukavemet eden arkadaşların şehit olmadıklarını da gördük. Yani şehidlik tamamen nasip meselesi…

Bu yardım gemisinin amacı tamamen meşru bir zeminde, insanî yardım noktasında, insanların dikkatini Gazze'de olan drama çekmekti. Gazze'de dört yıldır olan ambargonun kalkması için dünyanın bundan haberdar olması lâzımdı. En azından "Haberim yoktu." denmemesi için bir kanıt göstermemiz gerekirdi. İHH bunu yaptı. Değil silah, top, tüfek oraya çikolatanın bile girmesi yasak olan bir bölge Gazze. Böyle bir ambargo düşünün. Gazzeli çocuğun bunda ne suçu var? Onun çikolatasının girmesini nasıl engelleyebilirsiniz? İşte medenî dediğimiz batı, buna çok rahat bir şekilde göz yumabiliyor. Bu meseleyi gündemine almayabiliyor. Ama diğer taraftan iki tane İngiliz İran'da tutuklandığı vakit İngiliz Hükümeti "Ben bunu savaş sebebi sayarım ve İran'a çıkartma yaparım." diye tehditte bulunabiliyor.


FEYZ: Gazze'ye yardım için giden bu gemide kimler vardı?

Mehmet Muhlis Turan: İHH sivil toplum örgütleri ile beraber Türkiye'den olsun, dünyadan olsun, kapısını bütün katılımcılara açtı, 750-800 kişinin katıldığı bir hareket oldu. Tabi gemideki arkadaşların her birisinin ayrı bir dünyası vardı, her birinin ayrı bir düşüncesi de vardı. Biz 6-7 gün beraber yolculuk yaptık, bu yolculuk esnasında hiçbir tartışmaya, hiçbir kavgaya şahit olmadık. Bu bize şunu gösteriyor: Biz amel edersek eğer Rabbim de bu amelin bereketiyle aramızdaki ihtilafları kaldırıyor.

Tabi uluslararası bir hukuk var. Bu uluslararası hukukta sizin de kendinizi sağlıklı bir zemine oturtmanız için söylemleriniz, yaklaşımlarınız meşru daire içinde olması gerekiyor. İHH mümkün mertebe buna dikkat etti. Burada kimse İHH'yı suçlayamaz. İHH'nın niyeti eğer farklı bir şey olsaydı yapacak çok farklı şeyler vardı. İnanın eğer istenseydi esir alınan 10 askerden alınan üçer silahtan toplam 30 silah yapıyor, emin olun o her silahla ikişer asker vurulabilirdi. Çünkü onlar yukarıdan aşağıya iniyor ya da aşağıdan yukarı çıkmaya çalışıyor. Adam size silah doğrultmuş, siz adama boş soda şişesini, elinizdeki telefonu fırlatıyorsunuz. Bu hususta yapılanlar tamamen meşru müdafa idi. Niyet sadece yapılan insanlık dışı bu muameleye insanlığın dikkatini çekmekti. Biz Türkiye'ye döndükten sonra öğrendik bu kadar infial olduğunu. Hamd olsun, yapılan bu hareketin hedefini bulduğunu hatta şehitlerimizin kanıyla bereketlendiğini ciddi manada gördük. Filistinli kardeşlerimiz 40-50 yıldır bu mücadeleyi veriyor. Şehitlerinin sayısı belli değil, gördükleri kötü muamelenin ise haddi hesabı yok. Kadınların çektiği işkencelerin de haddi hesabı yok. Düşünün biz farklı bir ülkenin vatandaşları olarak oradaydık, bize bile erkek ve kadın olmak üzere tacizde bulundular. Psikolojisi tamamen bozuk bir ordu. Psikolojisi tamamen bozuk bir askerle karşı karşıyasınız ve bunların yapmayacağı hiçbir şey olmadığını gördük. Biz, yaralı arkadaşları işkenceyle şehit ettiklerini gördük. Ben güvertedeydim, bu olayın yanındaydım. Dolayısıyla burada olan hadiseler İsrail'in bugün bilgilendirme yapması, ‘efendim yok olay öyle değil de şöyle gelişti' gibi mazeretler öne sürmesi tamamen gülünç, komikliğin bir ifadesi…

FEYZ: İlk çıkışınız Antalya'dan oldu. Oraya nasıl toplandınız ve günleriniz nasıl geçti? Bu vesile ile İsmail Çetin Efendi'yi de gördünüz…

Mehmet Muhlis Turan: Buradan cumartesi günü gemileri yolcu etmiştik. Benim gideceğim kesin değildi. Daha sonra kesinleşince işlemleri başlattık. Gemi cumartesi İstanbuldan Antalya'ya hareket etti, benim gideceğim pazartesi günü kesinleşti Yolcular Antalya'dan gemiye alınacağı için üç günlük bir süremiz vardı. Bu süre içinde biz Antalya'ya pazartesi günü 16:45 uçağıyla geçtik. Antalya'da Kepez Belediyesi aktivistlere bir salon ayarlamış, bizim niyetimiz o gece hareket etmekti yani kalınırsa da çeşitli oteller ayarlanmıştı.

Evet, bu da seferin bir bereketi oldu. Ben şahsen İsmail Çetin Efendi'yi çok geç tanıdığım için çok hayıflandım. Keşke hocam (Ebubekir Sifil) daha önce bizi götürmüş olsaydı, bir türlü nasip olmadı. İsmail Çetin Efendi normal bir hoca profilinde değil. Yeri geldiğinde celallenen, aynı zamanda günün şartlarında bilgili, yani bizim doğudaki hoca efendiler gibi değil sadece medresesinde oturan dersini veren hocalardan değil. Gündemden haberdar olan birisi, zamanın koşullarını anlayan, yaşanılan zamanın şartlarına hâkim birisi. Biz böyle bir yolculuğa çıkacağımızı söyleyince İsmail Çetin Efendi; "O kardeşlerimize yardım etmek farzdır, siz şu anda bir farzı yerine getiriyorsunuz. Bizim üzerimizdeki mesuliyeti de kaldırmış oluyorsunuz." dedi. Onun için o kardeşlerimizin mutlaka yanında olmamız gerektiğini, mutlaka bunu gündemimizde tutmamız gerektiğini ve Müslümanların en büyük ve tek düşmanının Yahudiler olduğunu, bize söyledi. Tarih boyunca da bu böyle olmuştur, Allah Resulü'nden bu yana… İsmail Çetin Efendi'yi görmek sefer için bir ayrıcalık oldu. Çıkmadan O'nun duasını aldık…

Antalya Kepez'deki salonda yaşadıklarımızı paylaşmak istiyorum biraz, gerçekten insanlar bir hedefe kilitlendikleri vakit yapmayacakları hiçbir şey yok. Bunu Müslüman ve gayrimüslim birlikte yaptılar. Çünkü gemide bizden biri alındığında gayrimüslimlerin, Yunanlıların nasıl tepki verdiklerini gördük. Yunanlılar işkenceye uğramayı göze alarak askerlerin üzerine akıyordu. Orada herkes bir hedefe kilitlenmişti yani Gazzeli mağdurlara yardımı teslim etme hedefi. O hedefi de gerçekleştirmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdı. Bizim başımızdaki arkadaşlar; " Biz kendimizi bir hedefe adadık, kamuoyunda bizi haksız kılacak hiçbir şeye teşebbüs etmeyelim. Burada ferdi bir hareket, hedeflediğimiz amaca gölge düşürebilir. Münferit hareketlerden kaçınalım." diyerek bizi uyarıyorlardı.

Kepez Spor Salonunda her akşam bir program oluyordu. Avrupa'dan gelen gemileri beklememiz gerekiyordu. Bizim niyetimiz bütün gemilerin aynı anda hareket etmesiydi. Bizim Antalya'da kaldığımız her saat gündeme biraz daha girmemiz demekti. Üç gün Antalya'da kalmamız bizim Türkiye'de gündeme daha çok girmemizi sağladı. Kepez spor salonunda ciddi bir kardeşlik ortamı vardı. Gerçekten amel edildiğinde kardeşliğin de ciddi manada tesis edildiğini gördük. Hatta orada sahabenin arasındaki ihtilafın onların arasındaki kardeşliğe mani olmadığını da anlıyorsunuz çünkü insanlar farklı bir hedefe kilitlenmiş. İslâm'ı yaşamaya kilitlenmiş, -sahabe için-. Buradakiler içinse Gazze'ye gitmek hedeflenmiş. Bu bizim için bir ibadet, gayrimüslim için bir aktivite olabilir, ama bir Müslüman için bu bir ibadetti. Dolayısıyla bu hedefe kilitlendiğiniz vakit diğer ufak tefek şeylerin teferruat olduğunu görüyorsunuz. Gayrimüslimlerin katılımı insanî bir tepki, Müslümanların katılımı İslamî bir tepki ya da dinî bir kaygıydı. Daha doğrusu bizim orada olmamız gerektiğine inandık. Bu bütün Müslümanların Gazze meselesine sahip çıkması meselesiyse, burada Dârü'l Hikme'nin de mutlaka yer alması gerektiği şuuruyla biz de hareket ettik. Hamdolsun isabetli olduğunu müşahede ettik. Kepez spor salonunda güzel şeylere şahit olduk. Çok rahat insanlar, insanlar Rabbine tevekkül edince orada bir rahatlık, bir huzur görüyorsunuz. Bu huzur dünyada rahat etme huzuru değil dini yaşamanın izzeti. Adamın önüne ölüm yağsa bile adam çok mütebessim bir duruş içerisinde…


FEYZ: Gazze'ye varmadan daha doğrusu İsrail saldırısından önce yolculuk kaç gün sürdü ve gemide günleriniz nasıl geçiyordu?

Mehmet Muhlis Turan: Müdahaleye kadar yolculuk 5 gün sürdü. Gemilerin tamiri bitti, Avrupa'dan gelecek arkadaşlar gelince Perşembe günü akşam bizi gemilere aldılar. Antalya'da konvoy oldu, ciddi bir iştirak oldu, Anadolu'nun değişik yerlerinden bizi yolcu etmeye gelenler vardı. Ciddi manada insanlarla bir irtibat kuruyorsunuz. İnsanlar soruyor bu nerenin bayrağı. Tebliğe de ciddi anlamda bir zemin, daha gitmeden hamd olsun bu bereket başladı. Bizi yolcu ettiler, 600-700 kişinin yerleşmesi ciddi bir zaman aldı. Gemide yerleşim planlanmıştı sadece bayanların yeri ayrıydı. Gerisi Arap, Türk, Yunan karışık yerleştirildi. Bir de basın yeri ayrıydı. Gemide çok farklı insanlar vardı. Mesela bizimle birlikte Arap asıllı bir İsrail milletvekili vardı. Antalya'dan İsrail limanına kadar bize yardım etti. Bütün tecrübelerini bizimle paylaştı. İkincisi 89 yaşında eski Filistinli, başpiskopos Kapuçi diye bir papaz vardı. Onun da hikâyesi çok enteresan, o adam yıllar önce orada bu görevini yaparken mücahitlere kendi özel arabasıyla silah gönderirken yakalanıyor. Biliyorsunuz din adamlarının araçlarına biraz daha tolerans gösterilebiliyor. Yakalanınca İsrail ona 12 yıl ceza veriyor. Vatikan devreye giriyor, Vatikan devreye girdikten sonra ceza 12 yıldan 4 yıla düşüyor. Fakat, "Bir daha Filistin topraklarına dönmemek şartıyla yurtdışına gönderiliyor". Şayet dönersen bu 8 yılı da yatarsın, diyorlar buna rağmen o 89 yaşındaki adam gemiye iştirak etti. Hatta ben kendisiyle görüştüm, görüşlerini aldım. Ne gerek var bu yaşınızda kendinizi yoruyorsunuz, önünüzde 8 yıllık bir hapis hayatı var ve bu hapis normal bir hapis değil, İsrail zindanları ve muameleleri çok kötü. Şöyle cevap verdi: "Bir baba çocuklarını terk edebilir mi? Benim çocuklarım orada, üzerlerine top tüfek yağdırılacak, her türlü insanî haklarından mahrum bırakılacak, ben de Avrupa'da oturacağım!.. Bir babaya sorun bir baba buna razı olursa ben de buna razı olurum." Bu duyguyla hareket ediyordu. Son saldırının olduğu gece arkadaşlarla birlikte namaza durdu…

Neyse geminin içine yerleştik. Herkes kaynaşıyor, tanışıyor. Gemide 35 tane milletvekili vardı. Daha sonra bu sayı 50'ye çıktı. Avrupa'dan 15 milletvekili geldi. 10 tane Cezayir'den, 2 tane Mısır'dan milletvekili vardı. Yunanistan'dan da vardı birkaç tane…

Orada bazı davetçiler sohbet ediyor, bu sohbetler anında Arapçaya, İngilizceye tercüme ediliyor. Raid Salah meşhur davetçi, aynı zamanda Filistin'de tanınan, Mescid-i Aksa ile ilgilenen yani kendisini buna feda etmiş bir isim. Hatta İsrail'de 9 ay hapis cezası almasına rağmen, bunu da göze alarak bizimle gemideydi.

Gemide insanlarla kaynaştıkça yeni yeni şeyler öğreniyorsunuz. Meselâ daha önce Lübnan'dan gemiyle Gazze'ye gitmek isteyen Lübnanlı bir Müslüman da gemiye iştirak etmişti. Böyle bir gemi var böyle bir fırsatı kaçırmamalıyım deyip gemiye iştirak edenlerdendi. Bu adam gemide yüz yüze çarpıştı. Ben onu en son sedyede gördüm. Herkesin ellerini bağladıktan kelepçe vurduktan sonra yaralıları, şehitleri taşımaya başladılar. Sedyede taşınırken, omuzlarından aşağısı tamamen sarılı bir şekilde gördüm o Lübnanlı Müslüman kardeşimizi.

Gemide tamamen bir kardeşlik ortamı vardı. Gemide her gece saat üçte teheccüd namazına kalkılıyor, teheccüdde uzun bir dua da yapılıyordu.

Bir Kadiri şeyhi de vardı gemide hem de 80 yaşında. Bir çok yerden insanlar vardı. Ahmet Varol, Mustafa Özcan vardı, Hakan Albayrak, gibi tanınmış yazarlar vardı. Tabi bunlar tanındıkları için, insanları biraz daha toplayabilme, canlı tutma etkileri de oluyordu.

Tabii bu günler içerisinde gemide kimse birbirinden ayrı gayrı değil. Basın toplantısı yapılsa bile herkesin haberi oluyor. Hemen hemen her gün bir mesaj veriliyordu. Sonra biz Akdeniz açıklarında Kıbrıs'ın güneyinde iki gün durduk, İrlanda'dan gelen bir gemiyi bekliyorduk. Mısır karasularına Gazzeye girmek istiyorduk...


FEYZ:İsrail ordusunun baskın anını anlatır mısınız, nasıl oldu bu korkunç ve elem verici hadise?

Mehmet Muhlis Turan: Açıkçası bize müdahale edileceğini hiç beklemiyorduk. Şundan dolayı beklemiyorduk, çünkü bu, İsrail'i tamamen haksız duruma düşürecek bir şey. Herhalde basireti bu kadar bağlanmaz dedik. Ya da kendi gazetelerinin manşetiyle "Bu kadar aptallık olmaz"dı yani, fakat oldu. O akşam 22:30'da basın toplantısı düzenlendi. Biz yola çıkıyoruz dediğimiz anda operasyonu başlattılar. Çünkü saat 23.00 gibi biz güvertedeyken bunların ışıklarını gördük. Doğrusu biz o akşam operasyon beklemiyorduk. Çünkü daha uluslararası karasularındayız. Operasyon olması mümkün değil kanaatindeydik. Fakat benim şahsi görüşüm bu akşam müdahale olacak, yönündeydi. Bir de ertesi gün biz Gazze'ye varacağız, bunlar operasyonu gündüz yapmazlar, gece yaparlar. Çünkü gece yapılan operasyon onlar için daha avantajlı. Hem de alınacak görüntüler net olmaz. Neyse müdahale ederler etmezler derken, biz sabah namazına kalktık. İki tane geminin bize daha çok yaklaştığını gördük. Saat 04:20 idi, sağdan soldan iki tane hücum botun bize yaklaştığını gördük. Bunları görünce ilkin savaş olacağına inanmıyorsunuz. Biz, geliyorlar bakıyorlar işte falan filan diyoruz. Biraz geri çekildiler, sonra botlar arkadan geminin pervanelerine saldırdı. Bu arada sis bombaları, ses bombaları parça tesirli bombalar kullandılar… Onların uluslararası karasularında müdahale etmesi hedefimizin gerçekleşmesi noktasında bizim için daha iyi oldu. Çünkü İsrail hiç müdahale etmeseydi, bu olay bu kadar ses getirmeyecekti. Sadece 5-6 tane geminin yardım götürmesi olacaktı. Hedef bu yardımlarla birlikte dünya kamuoyunun dikkatini çekmekti. Bundan sonra üzerimizde helikopterler gidip gelmeye başladı, sağımızda iki tane solumuzda iki tane firkateyn vardı. Her birisinin arkasında onar tane hücum botu vardı.

Şunu özellikle belirtmeliyim ki hiçbir arkadaşta bir panik görmedim. Ya da ölümden korkma, hani bir psikoloji olur ya çekinirsin, korkar sinersin böyle bir psikoloji asla olmadı.

Bu arada gemiye inmeye çalışıyorlar, kimse yerinden ayrılmadı. Baktılar kimse yerinden ayrılmıyor, yukardan insanları taradılar. Taradıktan sonra ip sarkıttılar, tabii arkadaşlar ilk müdahalelerini yaptılar. Ölümüne de olsa… Şu an 6-7 arkadaş GATA'da, 9 kardeşimizide orada şehit verdik. İnsanlar ölmeyi göze alarak o silahlı askerlere müdahalede bulundular. Görmeliydiniz o kahramanlığı… Hamdolsun, orada onların bu meselede ne kadar kararlı olduklarını ve bu baskıların onların psikolojisini bozmadığını, etkilemediğini gördük. Tabii bizim tüm çabamız onları üç dört saat oyalamaktı, biz yine teslim olmamak için üç saat bilfiil direndik. Tabii bu arada 10 helikopterden asker iniyor, her birinden dört kişi inse 40 asker eder. Yukarıdaki ekibi etkisiz hale getirdikten sonra yaralılar dâhil herkesin ellerini bağladılar. Bundan emin olduktan sonra geminin aşağılarına doğru inmeye başladılar.

Tabi gemimizde 15-20 tane doktor vardı. İki hastanenin başhekimi vardı. Ciddi bir özveriyle çalıştılar. Bir doktor benim yanımda bir yaralıya üç defa müdahale etti, fakat İsrail askeri bunu engelledi. En sonunda asker dipçikle doktorun kafasına vurdu. Doktorun kafası yarıldı, yere düştü Allah ondan razı olsun.

Taraf Gazetesi muhabiri Ayşe Hanım vardı, "Ben artık bir tercihle karşı karşıyayım, ben gazeteci miyim, insan mıyım diye. İnsanî görevimi mi yerine getirmem lâzım yoksa gazetecilik mi ve gazeteciliği bıraktım yaralılara yardım etmeye başladım" diyor.

Doğrusu üç saat silahsız insanların tam donanımlı komandolara karşı direnmesi İsrail için yeterince bir mağlubiyettir. İsrailliler utanmadan kalkmış açıklama yapıyorlar, diyorlar ki: gemideki yolcular bizim askerlerimize sopayla saldırdılar. Tam donanımlı bir komando, bu haliyle sopa yiyorsa yesin kardeşim, böyle saçmalık olur mu ya… Bir de bunu kamuoyuyla paylaşıyorsun, kendini mazlum yerine koymaya çalışıyorsun. Ciddi manada psikolojisi bozuk bunların... Bu direnişi tarih yazacaktır. Dokuz şehidin kanını verdik, bu şehitler bu uyanışı daha da bereketlendirecektir yani… Hepsi gençti, bir tanesi hariç; Muşlu bir bey altmışlı yaşlarda, ama gerisi genç yaşlarda, 30-35 arası. Bu mücadeleye istikamet taşları oldular.

Biz Müslümanız dedik mi her şeyin bittiğini zannediyoruz, öyle değil arkadaşlar! biz üç gün yaşadığımızı bakın hala nasıl anlatıyoruz. Filistin 50 yıldır bunu yaşıyor. Filistinli anne 50 yıldır bunu yaşıyor. Filistin'de şehidin olmadığı aile yok. Bu olaylar kendimize bir çeki düzen vermemize vesile olmalı. Bu sadece sıcak bir tepki olup gitmemeli. Hatta Filistin davası, İslam Ümmetinin kurtuluşu için ilk adım olarak tespit edilmeli ve bu adımda ciddi çalışmalar yapılmalı. Gemideki insanlar üç saat direndiyse bu direniş bir orduyu bu kadar haksız konuma düşürebiliyorsa, bu onlar için bir mağlubiyettir.

FEYZ:Gemi tamamen ele geçtikten sonra neler yaşadınız. İşkenceye maruz kaldınız mı?

Mehmet Muhlis Turan: Geçen akşam bir haber kanalını izledim, bizimle beraber olan bir gazeteci televizyonda rezil bir şekilde "Biz hiç eziyet görmedik." diyor, bu adam benimle birlikteydi. Bu çok enteresan bir açıklamaydı. En sonunda orada bir bayan vardı. "Beyefendi size müdahale etmek zorundayım. Ben İngilizce biliyorum, dış basını takip ediyorum, dışardan katılan aktivistleri gördüm. İspanya'dan, İngiltere'den Almanya'dan; bunlar ülkelerine döner dönmez hepsi basın toplantısı düzenledi ve korkunç bir işkence gördüklerini, psikolojik baskı gördüklerini, taciz edildiklerini söylediler. Böyle bir şey var oda olabilir onlar görmüş olabilir ama ben göyle bir muamele görmedim diyor.
Direnç safhasından sonra hepimizi güverteye topladılar. Herkesin ellerini bağladılar,bazı batılı artivistlerin elleri bağlanmadı. İhtiyaca gitmek için izin istediğinizde dört saat sonra bize müsaade ettiler. Bizi burada adli tıpa götürdüler orada fiziki müdahale uzmanı bir bayan geldi. Ben elim arka taraftan tam altı saat kelepçeli kaldı, dedim. Elimi inceledi, eliniz o kadar sıkı bağlanmış ki, bu işkence hükmündedir, dedi.

Ondan sonra namaza duruyorsunuz, bizi oturturtmaya çalışıyorlar, sanki hiç namaz görmemişler gibi… Eliniz kelepçeli bir şeklide namaz kılıyorsunuz. Allah'tan, bizi abdeste götürürken elimizi açıyorlardı, çıktıktan sonra tekrar bağlıyorlardı. Askerlerin size davranış biçiminden psikolojilerinin çok bozuk olduğunu, çok korkak olduklarını görüyorsunuz. Mesela bir şey söylediniz ikinci sefer söylediğinizde size silah doğrultuyorlar. "Olmaz! otur" gibi.
Bu muamele İstisnasız herkese hatta milletvekillerine de yapılıyordu, Mısırlı bir milletvekili de benim yanımdaydı, hepsinin elleri bağlıydı.

Bir saat sonra gemi tamir edildi, geminin pervanelerinde bir arıza olmuş.
Burada kaptanı da zikretmek lazım, kaptan da gerçekten inançlı bir insandı. Kaptan da mukavemet etmiş, yüzünde darp izleri gördük. "Biz her şeyi göze almıştık, biz oraya gitmeye tamamen niyetliydik" diye konuştu. Hatta gemideki bebek kaptanın bebeğiydi.

İsrail'e sekiz saatlik bir yolculuğumuz var, akşam dokuzda limana vardık. Bu arada yeme içme hiçbir şey yok. Sadece bir su veriliyor, onun dışında yeme içme yok. Dokuzda limana geldik ama bu kadar kişinin teker teker sorgulandığı bir ortama... Bunun ne kadar uzun süreceğini tahmin edersiniz. Her birinin sorgusu en azından yarım saat sürüyor. Bir buçuk gün sonra her konsolosluktan iki-üç kişi gelmişti. Bizim konsolosluktan ise sadece ikinci kâtibe gelmişti ve bize aynen şunu söyledi; "Ben şimdi geldim hepinizi dinleyeceğim ama şu anda acil bir işim var." O acil işi daha bitmedi, çünkü biz bir daha onu görmedik. Bizi orada sorguya aldılar. Gemiden indikten sonra askerlerin kontrolünde sorgu odalarına götürüyorlar. Çadır kurmuşlar orada. Vardığımızda sorulan ilk soru şu "İsrail'e neden geldiniz?" Sorulan ilk soru bu. Dedik ki; "Biz İsrail'e gelmedik, siz uluslararası sularda bize müdahale ettiniz, bizi esir aldınız, buraya getirdiniz ve diyorsunuz ki neden İsrail'e geldiniz." "Hayır, siz Gazze'ye gidiyordunuz, Gazze de İsrail topraklarıdır." Ben de dedim ki; "Gazze İsrail topraklarıysa o zaman kendi topraklarınıza neden ambargo uyguluyorsunuz?"

Sorgu safhasında sağlık kontrolü yapılıyor. Size bir kâğıt veriliyor, Türkçe yazıyor, başınız ağrıyor mu, ayağınız ağrıyor mu, devamlı bir hastalığınız var mı? Evet, hayır şeklinde dolduruyorsunuz veriyorsunuz, sonra sizi bir doktora götürüyorlar, "Bir şikâyetin var mı?" diyor, "yok" diyorsunuz, "tamam" diyor. Olay bu yani.

Bu sorgulardan sonra hava alanına gideceğiz diye bekliyoruz. Ondan sonra bizi bindirdikleri araçların cezaevi aracı olduğunu gördük. Ahmet Abi vardı yanımda, bir de Ramazan Hoca vardı. Hocam, biz cezaevine gidiyoruz dedik. "Sabredelim yapacak bir şey yok, esiriz, esire her şeyi yapabilirler" dedi. Sonra bir saat yirmi dakikalık bir yola gittik. Cezaevine vardık, biz zannediyoruz ki bizi burada toplayacaklar, hala hüsn-ü zannımız devam ediyor yani… Neyse bizi içeriye aldılar, herkesin hücresi koğuşu belli oldu. Biz orada durumun ciddi olduğunu anladık, bizi burada tutacaklar dedik. Bize çamaşır sabun şu bu verdiler, gidecek adamlara bunları neden versinler. Bu arada bizim cezaevine gelmemiz sabah yediyi buldu. Gemideki müdahaleden itibaren cezaevine varmamız otuz saati buldu. Bizi hücrelere koyduktan sonra uyumamızı söylediler, ama uyuyamıyorsunuz. Uyuyun dediler ama gürültü yapıyorlardı, zaten vücudunuzun verdiği tepkiden dolayı uyuyamıyorsunuz. Bir de psikolojik durumunuz tasvip etmediğiniz bir şey, zorla getirilmişsiniz.

Onaltı saat sonra avukat geldi, İzzet Şahin kardeşimizin avukatı geldi, İHH'nın avukatı aynı zamanda. Keşke daha erken gelseydi, bilgilendirme önemli, çünkü bir dakikalık gecikme sizin birçok şey yapmanıza sebep olabiliyor. Geldi, dedi ki; "Dünya ayakta, rahat olun, bir an önce hepinizi çıkaracağız." Cezaevinde iki gece kaldık, ikinci gecenin sabahında bizi uyandırdılar, dediler ki artık sizi göndereceğiz. Ellerinde pasaport var, bir koli pasaport getirmişler, tabii kimin nerede olduğunu bilmiyorlar, isimleri okuyorlar ismi okunanları götürüyorlar. Gece 02.00'da başlayan bu isim okuma, öğlen 12.00'de bitti. 80 kişiyi, havaalanına gideceğimiz yere on saatte götürdüler. Uçağa bindik, uçakta on iki saat bekledik. On iki saat beklememizin sebebi orada hiçbir arkadaşı bırakmama kaygısıydı. En son Bülent Yıldırım Bey'i getirdiler onu hep sorguya alıyorlardı, belki on saate yakın sorgulandı. Bu arada Arap kardeşlerimiz de var, onları almak istiyorduk. Saat 12.00 gibi hareket edeceğimiz söylendi. Bu arada yine bir arbede oldu, yine bir kişiyi sorgu için almışlar beş altı kişi müdahale etmiş, bir arkadaşın kolunu kırmışlar… Süreç tekrar uzadı, gece 01.30'a kadar beklemek zorunda kaldık. Sonra gece 01.30'da hareket ettik. 02.50'de Türkiye'ye vardık. Türkiye'ye vardığımızda Bülent Arınç Bey bizi karşıladı.

Bizi Adli Tıp Kurumuna getirdiler çünkü devlet dava açma niyetinde. Bizim üzerimizdeki bütün delilleri, bulguları, bizim üzerimizdeki izleri fotoğraflayıp, belgeleyip dava başladığı vakit bunları sunacak. Sağlık kontrolünden geçtik. Arkadaşlarla vedalaştık.

Dikkat edin tarih içerisinde Mescid-i Aksa'ya hâkim olanlar dünyaya hâkim olanlardır. Osmanlı'da hâkimiyet oradan geçmiştir, batılıların da hâkimiyeti oradan geçmiştir. Bu bölgenin istikrarı da oradan geçmiştir. Bugünkü istikrarsızlık kimsenin oraya tam hâkim olamamasından geliyor. Dolayısıyla bizim için üçüncü harem olması itibariyle diğer dinlerin tahrif olduğuna inandığımızdan ötürü, oranın Müslümanlara kazandırılması dinî bir vecibedir. Orası Müslümanlarındır. Filistinlilerindir. Bu mücadeleyi verirken bizim cihat şuurumuzu yenileyecektir. Bizim şu anda Filistinli kardeşlerimize destek olmamız emin olun onları buradan alkışlamanız bile, dışarıda bayrak sallamanız bile, onlar için büyük bir moral oluyor. Onlar orada düşmüşse ayağa kalkıyorlar. Gerçekten bu şekilde biz de yaşadık, neden, çünkü biz o moral bozukluğuyla Türkiye'nin ayağa kalktığını, insanların sokağa döküldüğünü duyunca bir tekbir getirildi ve biz yeniden doğmuş gibi ve başımıza hiçbir şey gelmemiş gibi bir ruh haline girdik. Bu gerçekten çok önemli bir şey. Biz ayağa kalkacaksak bir dirseğimizi oraya basarak ayağa kalkacağız. Ve şu anda bu manada bedelin en çok ödendiği yer orası ve Müslümanların iktidar olmaya en yakın olduğu yer de orası.

Bu geminin amaçlarından bir tanesi Filistin'i Gazze'yi Müslümanların gündemine sokmaktı. Zaten Müslümanların gündemindeydi, diyeceksiniz, evet var ama hobi olarak var yada bir derneğin çalışması olarak var. Bu bir dinî vecibe olarak yerine getirilmeli. Orada Müslüman kadının ırzına tecavüz ediliyor, orada Müslüman âlim öldürülüyor, insan farkı gözetilmeksizin öldürülüyor ve biz bundan sorumluyuz. O gemide şehit olan kardeşlerimiz canlarını boşuna vermediler, bu sadece ve sadece Müslümanların gündemine girsin diye yapıldı. Yoksa gidip orada İsrail ‘gelmeyin!' dediği vakit dönebilirdik de, ama bu iş bedel ödenmeden olmuyor. Mutlaka birilerinin bedel ödemesi gerekiyor. Bizim ödeyebileceğimiz bedel bu şekildeydi ve gittik kendimizi siper ettik, arkadaşlarımızı şehit verdik, 60 tane yaralıyla döndük.

Bu mesele mutlaka ve mutlaka gündemimizde olmalı. Gittiğimiz her yerde Filistin meselesini gündemimize taşımalıyız. İsrail'in kudurmasının temelinde de bu var. Neden, çünkü bütün dünya infial gösterdi. İsrail başbakanı diyor ki, "Dünya devletleri ikiyüzlüdür. Neden yaptıkları zulme ortak olmuyorlar?"

Filistin'e bir yardım, Gazze'ye bir yardım farklı olmalı, bunun algısı sizde farklı olmalı. Bu onlar için hem maddî destek oluyor hem moral oluyor, hem insanın bir sahibinin olması ki, düştüğünüz vakit bunu hissediyorsunuz.

Bu gemi 22 tane Arap ülkesinin 45 tane İslâm Ülkesinin 256 tane dünya devletinin yapamadığını yaptı. Dünyada 10 tane ülke, biz destekliyoruz bunu dese, bu olmazdı aslında. Sessiz kalarak İsrail'in yaptığı ablukaya ortak oldular. Onun için bu sivil inisiyatif gerçekten önemli, bu sivil inisiyatife kontrollü destek mutlaka verilmelidir.

Her farz namazdan sonra Filistin'e dua etmeyi unutmayalım.

FEYZ: Sizin Gazze'ye gitmenize Arap devletlerinin liderleri ne gibi bir tepki gösterdiler. Gemide Araplar da vardı… Şimdi Arap dünyası sessizliğini koruyor…

Bizimle beraber olan Arap kardeşlerimiz kendi ülkelerinden bir beklenti içerisinde değillerdi. Fakat Türkiye'nin bu tavrına, Türk Halkının bu tavrına, Türkiyelilerin bu tavrına ve diğer ülkelerdeki tepkilere ciddi manada sevindiler. Tabi onların şartları farklı, Mısır geçen defa giden konvoya saldırdı… Ha bu da bir gelişme; öyle bir ülkeden iki tane milletvekili katıldı, bu da bizim için bir kazanım diyebiliriz.

FEYZ: Oradaki şartlar da değişebilir mi bu olaydan sonra?

Mehmet Muhlis Turan: Değişti zaten, biz daha Türkiye'ye varmadan Mısır sınır kapısını açtı, ondan önceki gün bir açıklama yaptı; "süresiz açıyoruz" dedi. "İnsanî yardımları buradan kabul ediyoruz" dedi. Dün Arap Birliği bir açıklama yaptı; "Refah Sınır Kapısı insanî yardımların geçişi için açık olacaktır." Bitti. Bu konu burada da hedefine ulaştı. Gemideki arkadaşlar farklı bir tepki eğilimine girseydi, o zaman haksız konuma düşüp; "Bunlar da terörist, bunlar kasıtlı gelmiştir zaten hedefleri buydu." gibi bilgi kirliliğiyle bu işi hedefinden saptırırlardı.

Bu meseleyi bize detayları ile anlattığınız için teşekkür ederiz. Bizi hüzünlendirdiniz ve doğru bir şekilde bilgilendirdiniz...

Filistin davası yeni bir mesele değil ama gündemde her zaman tazeliğini korumalıdır. Biz bu meseleyi her zaman canlı tutmalıyız. Geriye dönüp baktığımızda biz ciddi hiçbir şey yapmamamışız. Ama Allah (Celle Celalühü) bize böyle güzel bir çalışmayı nasip etti, herkes destek oldu herkes İsraili lanetledi. Onun için bu mesele ahir zaman da önemlidir. Her Müslüman bunun farkında olmalıdır bundan kaçış olmaz. Sorumluluklarımızın farkında ve bilincinde olmalıyız.


Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...