Kaybolan Bir Dergâh'ın Hatıraları; Dr. Ali Adil GÜNEREN

Kaybolan Bir Dergâh'ın Hatıraları; Dr. Ali Adil GÜNEREN

Tarih: 2010-06-27

Eski Zile'de bir zamanlar bir ev vardı. ‘Mühtoğun Tekke' derler, Güccük Minare'den yukarı Kisliğe doğru hafif meyilli rampaya sarınca, ilerde solda iki kanatlı heybetli dış kapısıyla Tekke Dairesi, biraz ileride sağda bahçe içinde yatan Efendi'ler vardı.

Bir buçuk asır önce kurulan bu yapı günümüze kadar ulaştı. Rahmetli Dedeme, Hoca annesi, Tekke kapısının bir at fiyatına yapılmış olduğunu duyduğunu söylemiş imiş. ‘'Bir at bir kapı oldu'' derlermiş. Bir at satmışlar, oradan gelen paraya kapıyı yaptırmışlar.. Dergâhlar kapatılana dek o kapı sabah namazıyla açılır, yatsı namazından sonra kapatılırmış. Sonra bir dönem kapalı kaldı. Sadece bayramlarda açılır, dedemin karındaşları, eski dervişler, sevenler, saygı besleyenler ziyarete gelir, sohbetler olur, kulpsuz fincanlarda sıcak şerbet ikram edilirdi. Bizler de (ağabeyim ve ben) okul öncesi /ilkokul dönemi.. kapının dibinde dizüstü oturur, boşalan fincanı alır, yeni gelene şerbet doldurur, konuşmaları can kulağıyla dinler, dedeme ve artık bize ait olan yapıya gösterilen tazimden tarifi zor bir keyif alır, güvenirdik.

Hele bir de bazı ‘emmilerin' lâstiklerini çevirip orta kapıda yolcu ederken, ısrarları sonunda kabul ettiğimiz çil çil beşlik/onluklar… (kırmızı renkli eski kuruşlardan bahsediyorum, tarihe geçsin diye not düşelim;1970 yılında on kuruş ile bakkaldan bir avuç renkli şeker alırdık, şimdi o paranın on milyon adedini bir kamyona yükleyip, Merkez Bankası'na teslim etsek, karşılığında bir adet yeni lira verirler nominal değerine bakarak) Çil çil beşlikler bizi o kapıya daha bir bağlar, ‘birileri daha gelsin, hizmet edelim, hâtıra dinleyelim, bahşiş alalım' der, mahallenin çocukları koşar - zıplar oynarken veya kapı kapı dolaşıp bayramlaşırken, biz tekkede zevkle isteyerek bekler, aşkla hizmet ederdik... Namaz vakti gelince hep beraber namaz kılınır, bazen bizler müezzinlik yapardık.

"Sevenler saygı besleyenler ziyarete gelir."..dedik ya...unutamadığım bir ziyareti burada anlatmadan geçemeyeceğim, bizim dedelerimiz, Halveti Tarikinin , Sivas merkezli Şemsiye şubesinden feyz almışlar..., Halveti Tariki, Balkanlara kadar yayılmış güçlü,köklü,geniş tabanlı bir öğreti...yine 80'li yıllarda bir gün dedem adeti üzere sabah eşeğine binip bağa-rızkı için tevessül ettiği sebebine gidecekken,"tutanlar tuttu" derdi...o gün gitmemiş, evde beklemiş...öğleye doğru kapı çalınmış.. iki adem çıkagelmiş..birisi Zile doğumlu İstanbul'da yayıncılıkla uğraşan bir ahbap, diğeri yabancı... Balkan göçmeni, İzmir'de ikamet eden nurani çehreli yaşlıca bir efendi...hoşgeldiniz..hoşgördük..bir kaç kelime...sonra dedem "Evrad-ı Şerif ‘i okumaya başlamış...Alaeddin Yayıntaş Beyefendi Amca'da "Vird-i Settar'ından birebir tekrar etmiş....yüzlerce yıl...binlerce kilometre ...iki Halveti takipçisi aynı kelimelerle aynı evradı söylüyor... ağlaşarak kucaklaşmışlar...halleşmişler... sonra..yıllarca dedeme bayram tebrikleri gelirdi İzmir'den...

Sonra yıllar geçti, ben İst'da Üniversite öğrencisiyim..babamıza takviye olsun...harçlığımızı çıkartalım diyerek anket yapmaya başladım...bazen il dışına da çıkar bir iki gece kalır ist'a dönerdim...Demirdöküm firması için bir araştırma yapılıyordu..yolum İzmir'e düştü...sokak sokak geziyor...hane sahiplerinin ısınma alışkanlıklarını araştırmak amacıyla elimdeki hazır tekstlerden ( görüşmeyi kabul ettirebildiklerime) sorular soruyor, belli sayıda anket yapıp işimi bitirmeye çalışıyorum...gittim gittim bir apartmana vardım...derdimi anlatıp sorularıma cevap almak için bir muhatap sordum..bina sahibi ile görüş dediler..sağolsun geldi...yaşlıca bir amca..."çattık şimdi bu amcaya dert anlat..soruları belki tekrar et...şimdi adamcağız da aşağıya geldi..anket yapmamak da olmaz.,bırakıp kaçsam kalbi kırılacak..neyse dedim iki anket eksik yapıveririz...kıyamet kopmaz ya "...çaresiz başladık..sorularıma güzel güzel cevaplar aldım...anketi normal bir şekilde tamamladım...en sonunda görüşme yapılan kişinin adı ve soyadı bölümü var...-efendim bir de mahzuru yoksa isminizi alabilirmiyim.. -tabi evladım yaz..Alaeddin Yayıntaş......adresini bilmem, telefonu yok...İzmir kocaman bir şehir...daha önce bir kez bile değil yüzünü, fotoğrafını görmüşlüğüm yok.Sen git git kocca İzmir'de dedenin karındaşını bul ,ona misafir ol sohbetinden faidelen...sözün bittiği yer...

Halvetî, Nakşî, Mevlevî tarikte ders verilen Tekke'nin Meydan Odası.
Yarısı üzerine katlanmış olan postun bulunduğu yere Şeyh Efendi otururmuş.
Oraya oturulmasını Rahmetli Dedeleri istemez, edebe mugayir olduğunu söylermiş.

Neyse uzatmayalım, dönelim bizim tekkenin hikayesine...Sonra terör başladı... Hz. Ali Efendimiz'i fazla sevdiğini iddia edenlerle hepsini birden sevdiğini söyleyenler birbirine düşman edildi. Kapı komşuları birbirinden selâmı kesti, gün oldu balta - nacak kavga edildi çok gönüller kırıldı. Mahalleden göç başladı. Almanya'ya gidenler de olmuştu ama onlar baba ocağını boşaltmamış, geri gelmek üzere gitmişlerdi, bu seferki gidişler tam gidiş oldu.

12 Eylül'de kapıyı tamamen kapattık. Öyle ki Aşur Ayı'nda, Muharrem'in onuncu günü pişen çorbayı bile kapalı kapılar ardında dağıttık. Aşere-i Mübeşşere, Ezvac-ı Tahirat, Oniki İmam, Ondört Masum-u Pak Efendilerimize Fâtiha okuyamadık toplu halde... Ne Hatim indirildi, ne Aşr-ı Şerifler.. Kerbelâ Mersiyeleri okuyamadık ağlaya ağlaya…

‘'SOFRA'' .....''LOKMA'' tâbir edilen günün menüsü, misafirlere/DERVİŞ' lere böyle yer sofralarında ikram edilir... Sağ el, sağ omuz, sağ diz masaya yakındır; sağ diz kurulmuş/kırılmış ve sağ topuk üzerine oturulmuştur.

Masaya tam cepheniz ile değil, bir yanınız ile dahil olursunuz; sol diziniz dışarıda dik olarak kırılmış vaziyette ve sol ayağınız yere basmaktadır. Bu şekilde dervişler bir sofra çevresinde daha kalabalık oturabilmekte, herkes biraz kımıldayınca, yeni gelen misafire rahatça yer, ‘bir kol uzanacak kadar açıklık' açabilmekte imişler.

Çorba, sağ eldeki tahta kaşıkla ve kendi önünden ortadaki yemek sahanına daldırılırken, kaşığın bir yanı yemeğe daldırılır, dolan kaşığın dibi sahanın kenarına silinir, ağıza yaklaştırılan kaşığın diğer yanı ağza değdirilip yemek ağız boşluğuna boşaltılır imiş. Bu adab üzere lokma yenir, sonra Şeyh Efendi, her iki elinin parmak uçlarını sofranın kenarına değdirerek..

DEM-İ ENBİYÂ
ŞAH-I EVLİYÂ
KEREM-İ ŞAH-I ŞEHİD-İ KERBELÂ
HUU HU diyerek ‘'DERVİŞ DUASI'' yapar, masadakiler de ‘'HUU HU'' diyerek mukabele ederlermiş.

LOKMA İkram Edilen Sofra

Çorba pişti.. bilen tasını getirdi, istihkakını aldı, evine götürdü. Tahta kaşıklarla derviş sofrasında dualı/şifalı aşure çorbası ile iftar ettiremedik kimseye.. Bir korku, bir endişe, karanlık ufuklar, yarınından tedirgin dönemler geçirdik. Sonra sistem bize ‘köşe dönmeyi' belletti. Kutsallık, mutsallık ekonomik değeri olmadığı, paraya çevrilemediği ve dahi karın doyurmadığı için rafa kalktı…

Hacı Azize Hanım Bağ Ocağı'nda Kalaylı Dövme
Bakırdan Leğan'da Tuzlu Kaynar Suyla Yaprak Börtletiyor.

Semahane Tavan Göbeğindeki Ahşap Süsleme

Gençliğimde hatırlıyorum: İki kanadı birden açar, içeriye eşek arabası, traktör, otomobil sokardık. Hiç zorlanmadan kanatlar açılır-kapanır, zelze/kilit şık diye geçer ‘mukkem' (muhkem) bir kapı idi. İlkin kapıyı bozdular.. içeri giren soysuzlar dışarı çıkmak için balta ile kilit/zelze mekanizmasını kırdılar. Gerçi tekrar tamir edildi ama ne çıkar, eski düzen bir kez bozuldu!

Tekkenin tavanında pişmiş tuğladan yapılmış bir hilâl vardı, ters kapatılmış küçük bir küpün üzerine oturan, güneş vurunca altın gibi parlayan sırlı tuğladan mamûl, açıklığı semaya bakan bir hilal = Âlem = Huzurun, özgürlüğün, emniyetin habercisi.. güvencesi.. Bir gün duyduk yine soysuz/şerefsiz birileri tekkenin tavanındaki âlemi götürmüşler.

Beyazıd-ı Bestami Câmîi'nde Leylek Yuvası

Yine tarihe geçsin diye yazıyorum: Bilinsin ki o mekân bizim dedelerimizin öz be öz kendi mülkleridir. Vakıf yeri değildir, bağış/ulûfe hiç değildir. 150-160 yıl önce Zile'nin köylüğünden gelmiş, o vakitler bir ören yeri olan Kislik Tepesi'ne yakın bu araziyi satın almış, önce harem dairesini oda oda yapmışlar, bu arada bedestendeki tarihî câmide ders verirlermiş. Sonra Tekke Dairesi'ni bina etmişler. ‘'Devlet Zamanı''ndan beri oralar ailenin tapulu mülküdür. Hatta karşıda dedelerin yattığı küçük bahçeden başka, arkada çok daha büyük, arka yola kadar devam eden büyük bir bahçe vardı. Ben hayal meyal hatırlıyorum; ağaçları üstünde bir leylek yuvası vardı. Havuz varmış, kayısı, dut ağaçları, geniş çimenlikler vs.

Tekke Dairesi'nin Bahçesindeki Kuyu

Ne zaman ki ‘'şehir suyu'' tâbir edilen Dereboğazı'ndan pöğreklerle şehre gelip evleri dolaşan eski su iptal olup, belediyenin terkos suyunu kullanmak zarureti hâsıl olmuş.. işte o günden sonra dedem arka bahçede ıspanak ve başka sebze ekip satamaz olmuş.

Paralı suyun maliyeti hesapları değiştirmiş. Çevredeki bir iki aile de tarlalarını satınca bizim büyük bahçe yolgeçen hanı olmaya başlamış. Yıkılan duvarları tamire güç yetiremez olmuşuz.

Müftüoğlu Bağındaki Kuyu ve Ceviz Ağacı

‘'KİRAZ SEYRİ ‘'yapılan bölgenin biraz daha Batı'sına düşen, Celep Pınarı'ndan yukarı Bayırköy'e çıkarken "Meydanlık" mevkiinde, kanalın hemen üstünde, sol koldaki bağ.. bizim ‘'Yakın Bağ''. 180-200 cm çapında bir granit bloğunun ortası yaklaşık 30 cm çapında oyularak, kuyuya kapak yapılmış.

Çay Mahalle sakinleri; pınarlardan akan su zayıflayınca; ‘'Müftüoğlu bağını sulasa da suyumuz gürleşse'' derlermiş. Arkada görülen ceviz ağacı ile kuyu arasındaki çayıra, haftanın belli günü, bir esnaf grubu gelir, oturur yemek yer, Ahi Evran geleneğini / âdetlerini / görevlerini yerine getirirlermiş.

O kuyunun suyu bana çok lezzetli gelir, baharın, yukarıdaki büyük havuz birçok kez ‘deşilip' bağ iyice sulanınca, kolunuzu içeri sarkıtıp elinizdeki kulplu bardağa (maşrapa) su doldurabilirdiniz.
1970/71 gibi de parselleyip satmışlar o tarlayı. Ankara'da büyük amca'ya ev alınmış bir kısmı ile. Hasılı şu anda dedemin "bir çivisini sökmedim, tavanını aktardım, sıvasını tamir ettim, bekledim'' dediği tekke halen babamızın tapulu helâl malıdır.

Bizler de dedelerden kalan bu emaneti, bizim için paha biçilmez mesabesinde olan bu binayı ayakta tutmayı, korumayı, becerebilirsek restore etmeyi arzu ediyoruz.

Semahane'nin Mihrabı ve Tavan Süslemeleri

Gel gör ki artık hiçbir şey eskisi gibi değil, köşe dönücü zihniyetin hiç bir değer yargısı tanımayan evlâtları; câmi/tekke dinlemiyor, emeksiz yemenin peşinde üç kuruş para edecek ne bulursa talan ediyorlar. Artık o kulpsuz fincanlar, sapı üstüne kıvrılan dövme bakırdan büyük cezveler, tunçtan yapılmış iki şamdan yok...

Tekke Mutfağının Çömlekleri, Sofralar ve Yayık

Buğday kaynatıp yarma pişirdiğimiz, pekmez çalıp kıyma kavurduğumuz, düğünde dernekte helva kardığımız dövme bakırdan ‘ilağanler', kazanlar artık yok. Şıra süzdüğümüz, yumurtanın akıyla maya tuttuğumuz ‘esvap kazanları' uçtu gitti. En son iki gün önce haber geldi; yine harem dairesine girmişler, eski sandıkları karıştırmış, ev eşyasının altını üstüne getirmiş, hiçbir şey bulamayınca köşede duran bir çuval şekeri götürmüşler.

Kadınlar Harem Dairesi'nden bir merdivenle Semahane'nin Kuzey'indeki ezan okunan sundurmaya çıkar, sonra çatı katına yine merdivenle yürüyüp, onlar için düzenlenmiş yerden, pencerenin arkasından içerideki ZİKR'e katılırlarmış.

Zile ahalisi.. biline ki bundan böyle tekkede çorba pişmeyecek.. pişse bile eski lezzeti ve eski bereketi olamayacak.

Ne zaman ki insanımız toplumsal hayatı şekillendiren kadim kültürünü terk ettiği gibi eski Zile'yi de terk etti, yeni Zile'ye "galörüfelli apartuman dayirelerine" taşındı. Ne zaman ki Temmuz sıcağında bile serin serin oturduğumuz altıgen tuğla döşeli, geniş sofalı bağdadî evlerimizi terkedip birbirimizden uzak beton yığınlarına sıkıştık... bu sonun başlangıcıdır.. Ve dahi artık aşağıdaki gibi nazımlar yazılamayacaktır.

Harem dairesinin bahçesindeki "SOKU".

Yarmayı pişirince sokuda büyük tokmaklarla döve döve parçalanır, ‘'BULGUR ve DÜĞÜ'' hazırlanırmış.

El değirmeni.. altındaki büyük taş kütlesini bir tahta çatalın ucuna yerleştirir, kaldıraç prensibinden faydalanarak, ağaçtan oyulmuş ‘'TEKNE''de ‘'ÇEYNENMİŞ'' üzüm ‘CİBRESİ'nden çıkarılabilecek son şıra damlalarını toplar, gerekirse toprağa yarı beline kadar gömülmüş ‘'SİRKE KÜPÜ''ne doldururlarmış.

Sancak-ı Şerif

Halılar, güllabdanlar, kitaplar
Kudüm ve ney
Bir bir yazılıp, mühür de vurulunca
Hoca Anne feryadı basmış : ‘'Bunlar babamın malı!''
‘'Sesinizi çıkarmayın'' demişler.'' onları da alacaklar elinizden..''

Karşı Bahçedeki Türbe Mezarları
Dergâhlar kapatılalı beri,
Kışları elma sereriz Semahane'ye
Her bayram şerbet sunarız Meydan Odası'nda
Üç ihtiyar Kıyam'a durunca,
Titreyen bedenler, bükülmüş beller,
Gözlerim buğulanır, düğümlenir bir şeyler...
Dedemse bekler hâlâ
‘'Bir çivisini sökmedim'' dediği ocağı
Hâlâ bekler umutla
Ocak Tütecek Çağı...


Son Eklenen Yazılar

Sosyallik İslam’ın Gereğidir / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

  İnsan, yaratılışı icabı içtimâî/sosyal bir varlıktır ve tek başına karşılaması mümkün olmayacak kadar çok çeşitli ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla insanlar, to...

Doğu Türkistan Kan Ağlıyor / Abdulahad Abdurrahman

  Doğu Türkistan Maarif Ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Abdulahad Abdurrahman Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?   İsmim Abdulahad Abdurrah...

İtikatta Azimet ve Ruhsat / Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük...