Kulluğa Konsantre Yaşamak

Kulluğa Konsantre Yaşamak

Şeyda Dal

Tarih: 2010-06-27

Mükemmel bir hayatı arzularken İsteyip de yapamadığın, hayal edip de kavuşamadığın şeylerin içini didik didik eden kuruntularıdır o gölgeler. Gölgeler düşürürsün peşine her seferinde. Mükemmel bir hayatı arzularken isteyip de yapamadığın, hayal edip de kavuşamadığın şeylerin içini didik didik eden kuruntularıdır o gölgeler. Onlar senin dev aynasına yansıttığın hataların, maziye gömemediğin günahların, onlar senin şahsına yönelik yargısızca infazların.

Çocukken kendi gölgenden korktuğun zamanları hatırlatır gibi sağından, solundan, önünden, arkandan ‘sobeler' seni o gölgeler. Yaz gününde kıştan kalma günler yaşatır sana, ilkbaharın ne de çabuk hazana döner. Ve bir gün kendine layık gördüğün duruşun yüzünden, gölgen bile seni geçer. Sen o yitirdiği şeylerin acısını sineye çeken insanın ruh haliyle, gölgeni takip edersin artık, hak etmediğin halde. Ve lokmaların boğazına dizilir gibi, kalbindeki ayıklamadığın taşların acısını hissedersin derin derin.

İnsan, fıtratındaki güzelliklere gölge düşürmeyecek potansiyel gücü bünyesinde toplamış bir canlı. Biyolojik yapısı tam bir muamma olduğu gibi ruhsal yanı da keşfedilmeye ve geliştirilmeye muhtaç ve müsait olarak programlanmış. İnsan görmediği, duymadığı, konuşamadığı bir dünyayı hayal bile etmek istemez. Hem duymak ister hem de manen duyumsamaya ihtiyaçlıdır. Fakat anlam dünyası dinimize aykırı şeylerle işgal edilince, kişi manevî yönden körelirken, özüne aykırı ve duyarsız bir sürece doğru taşınır. Bu süreci, kalbe çöreklenecek olan bu zulmeti engellemenin yolu ise "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzuladım. Bunun için mahlûkatı yarattım" diyen Allah'ı tanımaktan geçer. İşte bu noktada ise, bilmenin ve anlamanın önemi ortaya çıkmaktadır. Bu kalıpçı olmaya uzak, övünme vesilesi olmaktan arınmış, kişinin ilimle iç içe girdiği bir haldir ki buna "irfan" denilir. Bu yakîn, az ama yeterli bir ilimle bile sağlanır.

Müslüman bir kul, İslam olmakla şereflenmiştir. Müslüman olmak başlı başına bir şeref ve övünç kaynağıdır insan için. Fakat İslam'ın özüne inmemiş bir kulluk anlayışı, basite indirgenmiş, âdetçi bir yaklaşımı getirecektir peşinden. Hâlbuki Allah, teslim olmamızı, sevmemizi emrederken, tâbi olduğumuz şeylerin özüne de gerektiği kadarıyla inmemizi isteyerek, mükellef olduğumuz konulara yönelik kuru bir sevgiyi engellemiştir. En küçük ayrıntıda bile akletmeye, düşünmeye yönlendiren ayetler, hadisler ve kıssalar da hikmetler çerçevesinde insanların aklını ve kalbini doyurucu niteliktedir. İnsan önce öğrenir, anlar, tanır sonra da sever ve giderek sevgide boyut atlar. Yani Allah, güçlü ve kalıcı bir sevgi ve sorumluluk için, bizi şuurla beslenmiş bir ilme sevk ediyor. Severken bile bilmemizi istiyor.

Bu şuur kapasitesi, kişinin iç dünyasına yönelik farkındalıkla paralellik içermektedir. İnsan kendisini tanıyarak gelişimine ışık tutarken, bir yandan da Rabbini tanıyarak yakînini artırır. Ne kadar kendisine garip yaşarsa o kadar kendisine düşman ve yabancı olur ki, giderek asosyal, bencil kısaca ilkel bir yaşantıya sürüklenir ister istemez. Dolayısıyla çevreye karşı sevgisizliğe ve husumete sebep olan baş aktör, kendine yabancı ve düşman benlikten başka bir şey değildir. Bunun için "Nefsini bilen Rabb'ini bilir" buyurulmuştur. Nefs-i emmarenin sıfatlarını, kişiyi hangi yöne taşımak istediğini, bu sıfatların nasıl ve kimlerden yardım alınarak iyileştirilebileceğini bilmeden, insanın seyr-i sülûk yapması mümkün olamaz. İnsan bazen hak etmeyen kişileri yerlere göklere sığdıramaz, bazen de yanlış davranışlarıyla kendisini yerden yere vurur. Kimi zaman tavus kuşu gibi tüylerinin güzelliğiyle böbürlenir, sonra da ayaklarının çirkinliğini görünce bütün havası söner, zillete düşer. Zordur dengeyi yakalamak. Üstü kapatılmış zillet hastalığı, kibir, ucub ve alaycı ifadelerle dışarıya yansır. Zaten başkalarına karşı sevgimiz, saygımız, haklı ya da haksız yargılarımız, zanlarımız hep bize ait olan duygu ve düşüncelerin izdüşümü değil midir? Kendimizi seversek başkalarını da severiz, kendimizin farkında isek başkalarının da farkına varırız, kendimizi affedemezsek etrafımızdakileri de affedemeyiz. Kısaca muhalif hareketler, başkalarından çok insanın benliğine yaptığı bir zulümdür. Nefse zulmetmek işte budur. Günah fiiller, alışkanlık yapmasıyla ayrı bir zulüm, unutulmaması ve kişiyi komplekse sokması nedeniyle ayrı bir zulümdür. İnsanın günahının ağırlığının altında ezilmemesi zor bir durum olduğu için, Allah dostları her fırsatta nefsin heva ve heveslerine uymaktan sakındırırlar çevrelerindeki kişileri. Çünkü günah olan eylemler, başta insanı yaldızlı süslerle kendisine çekse de, tövbeden sonra toparlanmak ve kendine gelmek zordur. Bazı insanları işlemiş olduğu günahlar, bir gölge gibi takip eder ömrü boyunca. Kendisini affetmediği için, o gölgesini ezecekken kendisi gölgesi altında ezilir.

Çözüm yolu ise, nefsi sadece kabataslak bir şekilde bilmek değil, onun yapısını bütün bütüne tanımaktan geçer. İnsan nefsin devamlı kötülüğü emrettiğini anlamadan, o kötü ahlâkların kendinden ayrılmaz bir parça olmadığını kabul etmeden, her hatasıyla kendisini özdeşleştirmekten kurtulmadan ve kötü ahlâklarını bir insan gibi karşısına alıp onunla savaşma yolunu seçmeden istikamet üzere bir yaşantı çizmesi asla mümkün olamaz. Yani insan kendisine karşı adaletli olacak. Şu bir gerçek ki mümin bir kul hatalarını, günahlarını hatırından çıkarmayıp an be an hatıra defteri saklar gibi canlı tutarak gözünün önüne getirirse, Allah affede affede yine de o, kendisini affetmeme gibi bir densizliğe düşmüş olur. Affedilmeyen şeyler insanın eline, ayağına dolanır durur ve şeytan sinsice kulun gözüne gözüne sokar hatalarını ve pek çok kimseye de "Senden adam olmaz" düşüncesini kabul ettirir. Bu anlayışın etkisinden kurtulamayanlar, belli bir seviyeye gelseler bile sahip olduğu değerlerin çok altında duruş sergilerler. Hâlbuki Ashab-ı Kiram İslam'la şereflenmeden önce dinimizin pek çok emrine muhalif yaşamış olsalar da, İslam olup azaptan kurtularak, kurtuluş yoluna girmek onlara yaşadıkları her şeyi unutturdu. Affedilmiş ve Ashaba katılmış olmanın büyük sevinci ve gururuyla, bir daha arkalarına dönüp bakmadılar.

Adalet deyince insanın aklına Hz. Ömer gelir şüphesiz. Adil olma noktasında kılı kırk yardığı gibi diğer ahlâklarıyla da Resulullah Efendimiz'in her an takdirlerini ve övgüsünü kazanmış zirve bir şahsiyet. Gözümüzden kaçan bir gerçek var ki, o da, Hz. Ömer'in kendisine karşı da son derece adaletli olduğu, nefsine yönelik muhasebelerde de çevresine olduğu kadar kendisine de vicdanlı davrandığıdır. Cahiliye devrinin kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdetinden o da kendisini kurtaramamış ve yaşanan bu olay, her hatırladığında onu ağlatan, içini yakan bir acı hatıra olarak kalmıştır. Fakat o üstün insan, İslam'a girdikten sonra yaşanan bu elim olayı devamlı gündeminde tutarak kendisini levmetme yerine, Allah'ın kendisini affettiğinden emin bir şekilde yoluna sağlam adımlarla devam etmiştir.

Müslüman bir kul, korksa da, savaşa giden bir mücahid olmalı. Kitap okurken geri dönüş yapıp zaman kaybedenler gibi devamlı geçmişe dönmek yerine, her daim hedefe kilitlenmesi gerektiğini aklından çıkarmamalı. Sahip olduğu değerlerin altını kalın kalın çizmeli. Allah, unutmayı, unutulması gereken şeyleri unutmamız için yaratmış. Allah'ın samimi bir tövbeyle kendisine yönelen kullarını affedeceği bilindiği halde, sanki rahmet kapıları kapanmış gibi bir tavır sergilemek ya da eksik yanları ön plana alıp ortalıkta kompleksli kompleksli gezinmek, Müslüman duruşuna çok uzaktır. Aslında gelişimin önündeki en büyük engel de, değerlerinden bîhabermiş gibi davranmaktır. İstikamet, kulun ömür boyu nefis mücadelesine konsantre yaşaması olduğuna göre, insanın kendisini âdil olmayan bir şekilde kınaması ve sık sık güzelliğine gölge düşürmesinden ibaret olan bu pozisyon, müminin konsantrasyonunu bozacaktır. Bazen başarı için bilgiden çok konsantrasyona, tamamen ilgi alanına odaklanmaya ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bu motive olma eksikliği sebebiyle, kişi namaz kıla kıla, oruç tuta tuta hatta zikir çeke çeke gelişim açısından yeterli performansı tutturamaz. Çünkü kendi keyfini bizzat kendisi kaçırır ve dikkatini dağıtır.

Bu sebeple bilmek, bilmek diyoruz. Önce kendini bilmek, tanımak ve anlamaya çalışmak... Aksi halde hak etmeye etmeye, en kuytularda ve köşelerde gezinirsiniz ve günün birinde baskılanmış kabiliyetleriniz yüzünden kabuğuna çekilmiş bir benlikle yüzleşmek zorunda kalabilirsiniz. Kendimize karşı adaletli olalım ve affedici…


Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları