Tebliği Mi Temsil Mi? / Prof. Dr. Metin YURDAGÜR

Tarih: 2010-05-30

FEYZ: Kelam ilmi deyince ne anlamalıyız? Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; İslâm inançlarını izah etme, ispat etme ve müdafaa etmenin ilmi" diyebiliriz. Kelâm, "anlamlı söz söyleme mânasına" geliyor. Başlangıçtan, Hz.Resulullah devrinden itibaren dinin tebligâtının iki boyutu var; biri itikadî boyutu; diğeri amel boyutu hatta bir üçüncü nokta daha eklenebilir; o da ahlâk…

Böylece dinin hükümlerini itikadî hükümler, amelî hükümler ve ahlâkî hükümler diye üçe ayırabiliriz. Dinin daha çok itikadî boyutuyla ilgilenen ve -bu itikadi esaslarla ilgili olarak halk arasında bilinen kavram Âmentü'dür- Âmentü'de yer alan 6 ilkeyi izaha, ispata, müdafaaya yönelik faaliyetleri kelam ilmi gerçekleştirir. İşte bunun sonunda kişi neye inanacağını bilecek, muhatabımız neye inanmakta olduğunu kavrayacak, şayet zihni bir soru ile bulanmışsa, bu bulanıklığı giderme, müdafaa etme, inanç esasını ispat ve izah etme bu ilmin görevidir. Dolayısıyla kişi neye inandığının farkında olacak, taklidî bir imana sahip olmayacak, tahkikî iman dediğimiz imanı gerçekleştirecek; kelâm ilmi bu faaliyetleri ifade ediyor. Tabii, karşılıklı fikir alışverişi bir fikir çatışması boyutuna varırsa, iş cedel ve münazaraya da dönüşüyor.

FEYZ: İtikadî konuların ele alındığı bir branş olarak kelâm ilminde -bugün itikadın pekiştirilmesi noktasında bir kısım ispatlar var, delillendirmeler var- geçmişin tekrarını gerektiren şeyler olduğu gibi, güncel şeyler de var mı? Günümüzde kelâm ilmi gelişmeye müsait midir?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Şüphesiz inanç esaslarımız İslâm'ın değişmeyen ilkeleridir. İslâm dininin 6 iman ilkesi, Hz. Âdem'den Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e kadar bütün peygamberlerin itikadî bakımdan dâveti değişmemiştir. Onların insanları çağırdıkları noktalar, bu 6 temel ilkede özetlenebilir: Allah'a iman, peygamberlere iman, meleklere iman, kitaplara iman, âhirete iman, kadere iman dediğimiz esaslar. Bütün peygamberler itikadi olarak bu çağrıyı yapmışlardır. Bu çağrı tek bir kelimeyle ifade edilir: İnsanlar tevhide dâvet edilmişlerdir, Allah'a imana dâvet edilmişlerdir. Âmentü bir mânada "Tevhid" kelimesinin açılımıdır. Tabi bu ilkelerin etrafında her dönemde çeşitli soru işaretleri doğurabilecek tartışmalar açılmıştır. Bunlara yönelik cevapları gerçekleştiren ilim dalı, kelâmdır. Dinin değişmeyen ana prensiplerine "mesail" diyoruz. Bir de bunların değişen kısmı var. Bu değişen kısmı, bu mesailin izahı, ispatında kullanılan güncel malzemeler teşkil etmektedir. Kelâm bir mânada, bu güncel malzemelerden yararlanarak bu ana esasların izahını, ispatını yapıyor, bunlara da "vesail" diyoruz. Mesailin ispatı için vesail kullanılıyor. Dolayısıyla kelâmcı her dönmede, dönemin bilgi ufkunu yakalamak zorundadır. Bizim İslâm ulemâsı, çağını yakalamış değil, çağını aşmış şahsiyetlerdir. Kelâmcı gerçek mânada kelâmla, bu tür izah ve ispatlarla meşgulse, dönemin bütün o değişken malzemelerini bilmek ve kullanmak zorundadır. O bakımdan kelâm, çağın ulaştığı bütün bilim dallarıyla irtibat halinde olmalıdır. Ancak bunlardaki değişkenlik unutulmamalıdır. Dün Batlamyus Nazariyesi vardı, bugün Kara deliklerle meşgulüz, işte önümüzde kuantum var vs. Ama kuantum dün gündemimizde değildi, bugün gündemimize aldık. Kuantum Allah'ın varlığını ispata, bu âlemin bir yaratıcısının olduğunun ortaya konulmasına hizmet ettiği sürece kelâmcının işine yarar. Meseleye böyle bakmamız gerekiyor.

FEYZ: Eskiden kelâmdan sakındırılan bir yaklaşım vardı. Bu yaklaşım bugün tam tersine dönmek zorunda değil mi? Şimdi kafası daha karışık bir toplum var onu kastediyorum.

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Kelâm, başlangıçta bazı anlayışlarca yanlış algılanmıştır. İslâm toplumunda kelâm disiplinin, elinde doğduğu zümre, ortaya çıktığı çağ itibariyle ilk dönemlerde tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkinin sebebi benim şahsî kanaatime ve bu güne kadar yaptığım tetkiklere göre şudur: O dönemde kelâm yeni bir metot olarak ortaya çıktı. O dönemde biz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bir miras devraldık, bu mirası korumak zorundayız, dolayısıyla da bu koruyacağımız şeyde de herhangi bir şey katıştırmaya, yeni üretimler yapmaya gerek yok, o malzemeyi muhafaza edelim dediler. Tâbiri câizse bir gümrük duvarı örmek, bilgileri etraftan, hariçten korumacı bir sistem. O dönemde belki buna ihtiyaç vardı. Bu korumacı sistemin karşısında "Ama Kur'ân'ı biz anlamalıyız, başkalarına da anlatmalıyız ve üstelik bunun anlatma teşebbüsleri de var, biz yerimizde mi duracağız, bu metodumuz bizi biraz geri bırakıyor." diyen veyahut kendi içinde bunu irdeleyen bir zümre ortaya çıktı. Bu kez bu irdelemenin sonucunda karşımıza "bu meseleyi yeni bir metotla, farklı bir söylemle ortaya koymak zorundayız. İnanç alanında aklı devreye koymalıyız, yorumlar yapmalıyız, yeni açıklamalarda bulunmalıyız, ama bunlar tabii ki nasların çerçevesinde yapılmış yeni bakışlar olmalı. Çünkü insanların zihninde problemler arttı, ihtiyaçlar arttı" diyen bir arayış karşımıza çıkıyor. Bu esnada henüz kendi yöntemlerinin daha adını koymadıkları sırada, Mutezile diye bir ekol ortaya çıkıyor - bu adı biz sonra veriyoruz tabii, mezhepler tarihi bakımından- onların elinde o korumacı sisteme karşı farklı bir yöntem öneriyorlar. Bu, önce tepkiyle karşılanıyor; tabii sosyal, siyasî hadiseler de yani o dönemin şartları da belki böyle bir karşı çıkmayı gerektiriyor. Bu sefer onların bu tavrı karşısında o kişiler taraftar toplamasın diye o dönemin şartlarında, "Zemmu'l kelâm ve alâ ehlihi" diye eserler vücûda getiriliyor. Ne demek "zemmu'l kelâm"; kelâmı hoş karşılamayan ve kelâmla meşguliyeti isabetsiz bulan bir anlayış… Bunlar şöyle diyorlar; "Kelâmla meşgul olmak doğru değildir, bidattir, dinde olmayan şeyleri ortaya koymaktır " Böyle şiddetli bir tepki görünce ve bu tepki bazı ümmet büyüklerinden çıkınca, halk "acaba" diyor, kelam tereddütle karşılanıyor. Zaman ilerledikçe kelâm -çünkü kelâmın müdafaa ettiği, ispat ettiği şeyler dinin özünü aslını teşkil ediyor. Onlara inanmadığın zaman onun ardından gelen disiplinler, faaliyetler iman olmadıkça hiçbir mâna ifade etmiyor- kişiyi iman noktasında yakalıyor. Buna biz "Ûsulüddîn" diyoruz, dinin aslı, özü…. Öz olmayınca fer olmaz furûuddin olmaz veyahut furûuddin anlamlı hale gelmez. Furûuddin yani amellerimizin anlam ve değer taşıyabilmesi için önce iman şart. Bu imanı güçlendirici, onu tâbiri câizse rasyonel tabana oturtucu, kişiyi niçin, neden inandığını, ona şuur verici malzemeyi, müdafaayı, kelâm ilmi yapıyor.

FEYZ: Sokakta gezen insanlar itikat boyutunda Kaderiye mi, Cebriye mi, Mutezile mi benimsiyor bilmiyoruz; ya da işte reenkarnasyona mı inanıyor bilmiyoruz. Bugün kelâmın konularını günün ihtiyaçları çerçevesinde anlatmaya kalktığımızda Mutezilenin tekrarları var mıdır?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ;Klasik adlandırmaları tarihi sürecin ortaya koyduğu adlandırmalar veya yaşanmış hadiseler olarak bir tarafa bırakacağız. Yani bir tarih yaşanmış, bir düşünce tarihi yaşanmıştır.

FEYZ: Günümüzde kelâmı önemli kılan şey mesâilin hâricinde nedir ayrıca?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ;Şimdi şöyle denilebilir, kelâm ilminde muhatabın ihtiyacına ve seviyesine göre, günümüz insanının ihtiyacına ve seviyesine göre zaman zaman o eski korumacı sistemin -biz buna selef itikadı diyoruz- yani tartışmasız, fazla detaya girmeden, maddeler halinde öğretme şeklinde didaktik bir metot uygulanabilir. Ama muhatabınızın seviyesine göre hareket etmeliyiz, muhatabınız öyle bir durumdadır ki, ona daha ileri boyutta daha farklı bir anlatım sistemi veya kendisini rahatsız kabul ediyorsanız ona tedavi yöntemi uygularsınız.

FEYZ: Bugün meselâ cinsellik bir sorundur, vesvese bir sorundur, bazı inanma biçimleri birer sorundur…

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Bu tedavi sistemlerinde kelâm, çok değişik disiplinlerden istifade ederek, günümüzün modern bilimlerinden de istifade ederek -din psikolojisi var, din sosyolojisi var şu var bu var- onlarla iş birliği yaparak, onların metotlarından yararlanarak, yeni açılımlar yahut işte çağımız insanının itikadî problemleri, ana başlık bu. Bu itikadi problemler aslında eskiden yaşanmamış şeyler değil, o gün başka bir söylemle ortaya çıkmıştır, adı başkadır. Bugün ise bugünün insanı onu başka bir şekle dönüştürmüştür ama orada bu işin aslı ne, özü ne? Meselâ reenkarnasyon dediniz, reenkarnasyon tenâsüh, ruh göçü vs. dediğimiz anlayış tarzı. Bugün çeşitli şekillere bürünerek hâlâ devam ediyor. Bu işin aslı ne? Bu öğreti bizim âhiret inancımızla çelişiyor. Kelâmcı önce bunu tespit ediyor. -çünkü bizim inanç esaslarımızın en mühimleri Allah'a iman, peygamberliğe iman, âhirete iman, bu üç esasa "usul-i selâse" diyoruz: Allah, peygamber, âhiret- Allah inancının içinde kitaplara iman var, Allah'ın kelâm sıfatı var, nübüvet orada yani bunları birbirine ircâ ederek altı temel ilkeyi bir tek ilkede ifade edebiliyoruz; "Tevhîd". Şimdi çağımızdaki problemlerden örnek olarak aldığımız ruh göçü, tenâsüh dediğimiz şey, neticede bir kere sorumluluk inancını, hesaba çekilmeyi, âhirette insanların sorgulanmasını, yeniden dirilişi, "ve'l ba'sü badel-mevt" dediğimiz akideyi gündemden çıkarıyor. Ha işte burada bunu insanlara nasıl anlatacağız, bu öğretinin hangi noktalarının İslâm'ın bu temel ilkesiyle çeliştiğini topluma anlatma görevi kelâm ilmine ait. Kelâm, güncel malzemeleri alıyor, değerlendiriyor; "Bakın söz konusu anlayışın bu tarafı zayıf, bu tarafında sıkıntı var, şu inancın bu tarafı bozuk, şayet bu yola girerseniz doğru yolda değilsiniz, orası çıkmaz sokak, burası ana yol" diyor.

FEYZ: Ana yol, bu tür ispatlar insanı muhkem kılıyor aslında.

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Tabii, netice itibariyle inandığı değerlere sahip çıkmayı gerektiriyor.

Eskiden bir soruya ait bir başlık vardı, konu o açıdan işleniyordu ve üzerinde mütalaalar yapılıyordu. Şimdi direkt insan öyle ifade etmese bile, Allah'ın adalet ilkesi, işte şer problemi, teodise ya da işte kaderle ilgili şeyler vs. Bunları belki kavramsal olarak bilmiyordur adam, ama zihninde var bu sorular… Günümüz insanının kafası sepete dönmüş durumda, o söylediğiniz mesâili almadığı için bu sepet kafa gibi gidiyor yani bu şiş biraz neşterize etmeye kalksak kelâmcılara çok iş düşüyor, eskisi gibi de değil sanki. O ilim olarak tamam, onda mücehhez olmak, günü yakalamak ve yorumlamak ve bu konulara tek tek detaylı olarak dalmak sanki kelâmcıların işi gibi geliyor…

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Aslında bütün bütün İslâmî ilimlere güç veren, onları sağlam bir zemine oturtan malzemeyi kelâm ilmi ortaya koyuyor. Benim şöyle bir kanaatim var, İslâmî ilimler birbirinden ayrı disiplinler değil, İslâmî ilimler birleşik kaplar gibidir. İslâmî ilimlerde, kelâmda öğrendiğini tefsirde unutacaksın, tefsirde öğrendiğini hadiste uygulamayacaksın, hadiste öğrendiğini fıkha aktarmayacaksın diye bir anlayış yok. Onlar bir birleşik kap gibi, bütünlüğü yakalayamadığınız takdirde meseleye at gözlüğüyle bakmış oluyorsunuz. İslâmî ilimlerin bütünlüğünün çerçevesinde ama alt yapıyı, temeli sağlam atmadığınız zaman, bina en ufak bir şeyde sallantıya mâruz kalıyor. Mesele o sağlam zemini kurmak. O sağlam zemini yakalama görevini üstlenmiş bir ilim dalı kelâm; o bakımdan eskiler kelâma, ilgilendiği konular ve kendisine misyon kabul ettiği hedefleri düşündüğünüz zaman, hem konusu hem hedefi itibariyle "eşref-i ulûm", en şerefli ilim demişlerdir. Çünkü konusu mârifetullah, Allah'ı bilmek. Konusu mârifetullah olduğuna göre, ondan daha büyük bir mevzu söz konusu olamaz.

FEYZ: Gün içinde enteresan şeylerle karşılaşıyoruz. Örnek veriyorum; diyelim ki, bir hanım nişanlısından ayrılıyor, bir bakıyorsunuz dîni bir şey söylüyorsunuz gözünden yaşlar akmaya başlıyor. Orada bir soru var kafasında ve ona ilaç olacak bir iki cümle lâzım. Fakat karşıdaki ona bir haksızlık yaptı… Burada gündemimize kötülük problemi giriyor, bu niye benim başıma geldi konusu giriyor, kader giriyor, Allah neyi nasıl murâd eder konusu giriyor, kendi fiili giriyor. İşi biraz somutlaştırarak bu gibilere altın bir iki cümle söylemek gerekiyor. Bunun karşımızdaki insana ve dîni hiçbir şeye zararı olmayan, çözüm üreten bir cümle olması gerekiyor pratikte. Burada günümüz açısından çok kelâmî problemler var diyebilir miyiz?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ;Bu tür meseleleri böyle sosyal vakaları ele almayıp, sırf varsayımlar ve kitabî bir zihniyet içerisinde meselelere baktığımız zaman, kelâm yukarılarda dolaşan bir şey!.. Hâlbuki sizin verdiğiniz örneklerde olduğu gibi, hayatın çeşitli safhalarında insanların problemlerine merhem olacak veya onların zihinlerinde bir değişim veya çağrışım yaptırabilecek, onlara "Yahu ben ne yapıyorum? Ne yapmalıyım?" sorusunu sordurabilecek, işte dediğiniz o altın cümleleri ifade etmek lâzım, orada onlara sözlük anlamıyla "kelâm" etmek lâzım.

FEYZ: Yeni kelâm anlayışı hakkında, şahsiyet ön plana çıkartılıyor. İman ve şahsiyet ilişkisini inceleyen kelâmî yayınlar var. Meselâ Bekir Topaloğlu Hoca, kitabında iman ve şahsiyet ilişkisini anlatmış, orada kalbin ameli gibi konular var…

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Hocamız Bekir Topaloğlu, -Allah kendilerine uzun ömür versin- Türkiye'de bu ilmî disiplinin şu anda en önemli isimlerinden birisidir. Ben şahsen onun talebesi olma şansına ulaştığım için hep iftihar etmişimdir. Yazdıkları ve tespitleri şüphesiz doğru. Bu mânada Türkiye'de o sizin "Yeni ilm-i kelâm" dediğiniz, yahut modern çağın inanç problemlerine devâ bulabilecek tarzda pek çok çalışma yapılıyor. Türkiye'de yani İlahiyat Fakültelerinde bu ana bilim dalı var. Bu ana bilim dalında hem eskiler var, hem yetişmekte olan gençler var, verilen doktora tezleri var, yapılan yüksek lisanslar var. Fakat bunlar yayın hayatına girmiyor, biraz satırlarda kalıyor, topluma intikal etmiş değil. Ve bu disiplin bana göre, yani halka intikali açısından yani biraz üst seviyede bir ilim dalı gibi düşünülüyor. Ancak biz kelâm için alt yapı gerektirir diyoruz. Yani biz çalışmalarımızı halkın seviyesine indirmek yani halka da hitab etmek durumundayız. Galiba biraz yukarılarda dolaşıyoruz; kelimelerimizi, cümlelerimizi hep akademik kaygıyla yazıyor, çiziyoruz. Hâlbuki konularımızı sizin gibi münevver arkadaşlarımızla karşılıklı görüşebilsek, burada da problemler var, bu problemi nasıl çözeceğiz diye müzakere etsek daha iyi olur. İhtiyaçları alanda tespit etmiş değiliz. Biz oturup kitaplarla, derslerle, işte karşımızda öğrencilerle onlara vermemiz gereken bir müfredatımız var, onu vermeye çalışıyoruz. Onun dışında şöyle bir problem var, bunun sorusunun muhatabı doğrudan doğruya kelâmcı olmuyor Türkiye'de meselenin önemli yanı bu.

FEYZ: Sosyologların, psikologların araştırmaları var...

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Bu sorulara biz muhatap olmuyoruz veya kendimizi bu sorulara muhatap kabul etmiyoruz ya da mesela tutup bu soruyu bu konuyla ilgisi olmayan bir ilahiyatçıya soruyoruz. İlahiyatçı bütünlüğü içinde "bu benim uzmanlık alanım değil" demiyoruz. Ben şimdi sizinle oturup konuşmaya başladım, alanımla ilgili konuşuyorum. Ama alanımın dışına taştığım zaman kendime "dur" demem lâzım. O birleşik kaplardan ben kendi zâviyemden meseleye bakmalıyım, ağırlığım hangi noktada yoğunlaştıysam o hususta beyanda bulunmalıyım, bu noktada adres göstermeliyim, atıfta bulunmalıyım. Böyle bir zahmete girmiyoruz. Türkiye'deki ilahiyatçı-halk diyalogunda veya bizim medyadaki çeşitli vesilelerle konferanslarımızda, televizyon programlarında, din-ahlâk sohbetlerinde, vaazlarımızda vs. biraz alanımızın dışına taşıyoruz. O da işte o her konudan azcık birazcık bilmekten kaynaklanıyor. Hâlbuki orada biraz durup "Benim saham şudur, bu konuda şu vardır, bu konunun derinliklerini şu zât bilir." demeli veya " şu kitabı okumalıyız." demeliyiz. Bu noktada maalesef susmayı değil, konuşmayı tercih ediyoruz. Konuşmayı tercih ettiğimiz zaman, alanımızın dışına çıktığımız zaman, o alanın sahibinin göstereceği başarıyı gösteremiyoruz. Bu durumda çeşitli zararlar da doğuyor veya o alanın uzmanına haksızlık etmiş oluyoruz.

FEYZ: Esasında hocam belli sorunlar bir yumak halinde toplumda ilk olarak size gelmesi lâzım değil mi normal şartlarda?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Şimdi tabi söylediklerim bir branş, takım tutma gibi anlaşılmamalı. Bir branş hassasiyeti var ama, objektif olarak baktığımız zaman, hani tıp diliyle önce aile hekimliğine gideceksiniz, o sizi yönlendirecek, şuraya şuraya gideceksiniz diye yani kendi başınıza bana şu tahlil lâzım bu tahlil lâzım diyemezsiniz. Yani onu bilen birisi size teşhisi koyup yönlendirmelerde bulunacak. Din konusundaki yönlendirmelerde eksiklik yaşanıyor gibime geliyor.

FEYZ: Başka ne tür çalışmalarınız var hocam?

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Benim yoğunlaştığım konular var. Efendim ben doktora tezi olarak Allah'ın sıfatları konusunu çalıştım, kelâmda Allah'ın sıfatları bahsi bütün itikadi meselelerimizin özünü teşkil ediyor. Allah'ın sıfatlarıyla meşgul olan bir kişi öncelikle Kur'ân'a baktığı zaman Esmâ-i Hüsnâ ile karşılaşıyor, Allah'a ait güzel isimler, Esmâ-i Hüsnâ. Bu isimlerin her birisi Allah'ın insanla ve kâinatla olan irtibatını gösteriyor. Kâinat üzerinde tasarrufta bulunan yüce Rabbimizin bu fiillerini; insana yönelik, evrene yönelik ef'alini ve sıfatlarını, niteliklerini bizim anlayacağımız biçimde anlatıyor, tabiri caizse bizim terminolojimizle anlatıyor. Aslında her bir sıfat eksikliğiyle beraber bizde olan ve bizim bildiğimiz kavramlardır. İlim sıfatı, irade sıfatı, kudret sıfatı. Ama kudret denince, ilim denince, görme, sem, basar denince biz bu kavramlara "Acaba nedir?" demiyoruz. Allah âdetâ bize kendisini anlatırken o bilgiyi bizim anlayış seviyemize indirgemiş. Ama bizim anlayış seviyemize indirgendiği zaman orada bırakmıyor, tekrar yüceltiyor. Anlatılmak istenen şey önce bizim anlayışımıza indiriliyor buna "nüzûl" diyoruz, ondan sonra bizi alıp yücelere götürüyor. Şimdi bu anlatımda eğer indirgenen yerde kalırsanız hapı yuttunuz. Mesele onun size anlatmak istediği o yüce mânaları anlamak, işte Esmâ-i Hüsnâ ve bu isimler üzerinde düşünmek. "Kim Allah'ın isimlerini dikkatli bir şekilde anlar, onun taşıdığı mânaları kavrar ve görevlerini hatırlarsa" diye tercüme ettiğimiz bir hadis-i şerif var. Orada geçen "ihsâ" kelimesi Arapçada aslında saymak demek, ama önce tabi sayılacak malzemeye bakacaksınız, neyi sayıyorum ben? Ki Allah'ın isimlerini sayıyorum. Bunların anlamları ne? Hangi mana derinliklerine sahip… Ondan sonra bu isimler bana ne görev yüklüyor, yani bu isimler karşısında ben ne yapmalıyım ve nasıl yapmalıyım, nasıl güzel yapmalıyım? Her bir sorunun nihai platformdaki şeyi en güzele ulaşmak...

Allah'ın sıfatları, dolayısıyla Esmâ-i Hüsnâ ile meşgul oluyorum. Arkasından bir başka çalışmam var "Fetret" diye bir çalışma; "Fetret" kelimesi mâlum ara dönem demek. Osmanlı tarihinde fetret deyince Yıldırım'dan sonra yaşananlar, doktorlukta fetret iki nöbet arasındaki sağlıklı durum. Bizde ise, kelâmda ara dönem. Vahiy devam ediyor, Hz Âdem'den Hz. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e kadar. Hz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in önemli bir vasfı "Hâtemü'n-Nebiyyîn" oluşu, son peygamber. Mâdemki Hz.Peygamber son peygamber, ama Kur'ân ve İslâm kıyâmete kadar bâki. Şimdi bu evrensel mesajın devamı ve kıyâmete kadar bekâsı için Müslümanlara düşen görev ne? İki peygamber arasında ilâhî vahyin kesintiye uğradığı dönemlere "fetret" diyoruz. Meselâ bir peygamber geldi, aradan zaman geçti, ikinci peygamber geldi. Bu ara dönemde tabii bozulmalar, dinden uzaklaşmalar, tebliğ edilenlerden uzaklaşmalar var. Bu yaşanan dönemde ilk peygamberin nübüvvet nûrunun gölgelendiği, aktarılan bilgilerin zaafa uğradığı o ara dönemin insanları hangi hususlardan mesul? Bu sorulmuş... Bu soruya hep şu geleneksel cevap verilmiş: İnsanlar mârifetullah ile sorumlu, herkes Allah'ın varlığını kabul edecek… Çünkü fıtrat, yaratılışımız akıl yürütmeyle Allah'ın varlığına ulaşabilir. Allah vardır, birdir. Bu bilgi onun kurtuluşu için yeterli. O arada zaafa uğrayan ve bilgi kirliliğine uğrayan, tebliğden yoksun olduğu dönem içinde kişide diğer sorumluklar belirli ölçüde düşüyor. Şimdi gelelim esas anlama; Îsâ Aleyhisselâm ile Hz. Peygamber arasındaki ara dönem. Bu ara dönemin insanları peygambere yakın dönemde. İşte "Hanif" dinine mensup olanlar var, Arabistan'da puta tapmıyorlar, İbrahim'in dinindeniz diyorlar. Şimdi bu da bitti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat etti. Bu dünyadan vazifesini yaparak ayrıldı. Peki, ondan sonra? Ondan sonra yaşanan dönemde Müslümanların sorumluluğu tebliğ mi temsil mi? Ben bunu tartışıyorum. Diyorum ki bütün peygamberlerin görevi, Allah'tan aldıkları vahyi, ilgililere, ümmetlerine tebliğ etmek; böyle bir görevleri var. Ondan sonrasına karışmıyorlar zaten. Tebliğ ediyorlar. Her şeyi anlatıyorlar. Tabii ondan sonra, o nizâmı kurduktan sonra, o nizâmın gerekleri cezaî müeyyideleri, sosyal yaşantının içinde onun devamı için gerekli tedbirler alınıyor. Ama peygamberden sonra yaşanan süreçte İslâm diye bir din var -ben onların sözleriyle hazretsiz söyleyeceğim- Muhammed diye birisi gelmiş, bir şeyler söylemiş gitmiş, falan... Şimdi bu yaklaşım tarzında olan insanlar….Ümmet dediğimiz şeyin içinde iki kavram var. Bir, ümmet-i icâbet -elhamdülillah o şerefe ermişiz- iki; ümmet-i dâvet. Her dönemde dâvet edilmesi gereken zümreler… Peki bu davet edilmesi gereken zümrelere daveti kim yapacak ve davet üzerindeki ilgiyi kim uyandıracak? Bu ilgiyi Müslümanlar uyandıracak diyorum ben ve öncelikle Müslümanların entelektüelleri uyandıracak öncelikle. Biraz daha öncelikli söylersek ilâhiyatçılar yapacak bunu. Kendisine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in varisi olmakla iftihar eden bir nesil var. "Âlimler Peygamberlerin vârisleridir." Peygamber ne miras bıraktı? İslâm dinini bıraktı ve bıraktığı görev tebliğdir. Bir başka kişilere İslâm'ı anlatmak… Ama İslâm hakkında bilgi kirliliği var, manipülasyonlar var İslam hakkında… Bunları, çağımızın bütün ihtiyaçlarını dikkate alarak, bütün modern iletişim vasıtalarından faydalanarak kendilerine tebliğ, ulaşmayan ümmet-i davete ulaştırmak. Kutuplara kadar ulaştıracaksınız. Bu ulaştırmada ulaştırıcılar olarak bize düşen görev önce tebliğ değil, önce temsil. Böyle biz Müslümanlar olarak öyle yaşayacağız ki, "Ya bu adamı bu kadar özel ve güzel yapan ne?" diye sorduracağız. "Bu adam özel bir adam, bu adam güzel bir adam" dedirteceğiz. Onu dedirtmek için de önce biz İslâm'ı yaşayacağız, temsil... O zaman arkadan tebliğ anlamlı hale geliyor. Söylediğin söz itibar görüyor. Ötekisi, yaşamayan veya altı kaval üstü şişhane bir adam, İslâm'ı temsil etmeyen bir yapı; istediği kadar tebliğ etsin, istediği kadar modern araçlardan yararlansın hiçbir anlamı yok. Yani "acaba"yı senin şahsın uyandıracak. O "acaba"nın ardından, "arkadaş bak, ben şuna inanıyorum, benim dinimin esasları bu, öyle bir davet var", o zaman bu söyleyiş bir anlam ifade ediyor.

FEYZ: Çok teşekkür ediyoruz hocam…

Prof. Dr. Metin YURDAGÜR ; Ben de teşekkür ediyorum.



 

YORUM YAZ




Son Eklenen Yazılar

Sosyallik İslam’ın Gereğidir / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

  İnsan, yaratılışı icabı içtimâî/sosyal bir varlıktır ve tek başına karşılaması mümkün olmayacak kadar çok çeşitli ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla insanlar, to...

Doğu Türkistan Kan Ağlıyor / Abdulahad Abdurrahman

  Doğu Türkistan Maarif Ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Abdulahad Abdurrahman Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?   İsmim Abdulahad Abdurrah...

İtikatta Azimet ve Ruhsat / Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük...