Nefisle Kol Kola Gezmek

Şeyda Dal

Tarih: 2010-02-12

Kaç kere söz verdik kendimize, dilin yangınına düşmemek için. Kaç kere engel olamadık hırçın, mağrur, isyankâr zaaflarımıza. Hiç tanıyamadık o kızıl gözlerinden düşmanımızı, hiç ayırt edemedik ki kuzu postuna bürünmüş kurdu. Ve hiç anlayamadık ki vuslatın arefesinde bile olanı, yolundan çevireceğini dil belasının. Bizi kısır döngülerle yorgun, pişman ve bir o kadar da bezmiş, bıkmış bir hale düşürür de şu dil, yine de uslanmaz gönül nafile.

Engin düşünceli, irfan sahibi kişilere gıpta ederiz de, şükran duyguları besleriz de kendi güzel niyetlerimizi sürgünlere göndeririz. İyiliğe, iyilere hayranlık, heves her kişinin karı elbette. Sınırlar defalarca hatırlanıp, defalarca unutulunca, niyetler kör kuyulara atılınca, olgun bir Müslüman duruşu sergilemek de sadece bir heves ve hayranlık olarak kalarak; seviye, asalet ve kalite de hevesler içinde kaybolup gitti. Dilimize, aklımıza, kalbimize yeterince sahip çıkamadık ama Hz. Ebu Bekr'in, ağzına çakıl taşı alarak, nasıl nefis teskiyesi yaptığını, gıptayla anlatmamız, tatminkâr bir edayla sıyırdı bizi işin içinden sanki. Asalet, çoğu zaman Ebu Bekir gibilerin ağzındaki manevi çakıl taşına gizlendi. Kemalat, bin düşünüp bir konuşanların, o dışı sade, içi saray gönüllerinde saklı kaldı. Onların büyüklüğünün ve yüceliğinin yinelenmesi, görevin büyüğünün onlara ait olduğunun, bizden çok şey beklenmemesi gerektiğinin, kuytulara gizlenmiş nefsanî haykırışları oldu belki de. Sözler gönül ve akıl taşıyla değil de, nefis taşıyla bilendi de er meydanına öyle çıktı. Burnundan kıl aldırmamak büyük meziyet; hazır cevaplılık, nefsin atına binmek için kullanılan en üstün bir araç olarak addedildi. Biz kalp sarayını hakkıyla koruyamayınca, aslan payını da kötü güçler aldı tabii. Şah ve mat demek de onlara kaldı.

Şu dilin tuzağına düşmeye görün. Sizi hep aynı ana fikir, aynı tema üzerinde çalıştırır durur. Dersimiz: Gıybet, konu: Filan kimseyle aranızda geçen sinir bozucu, can sıkıcı ya da can sıkıcı bile olamayacak kadar eften püften bir mesele. Anafikir: Öfke, kıskançlık, gurur, empati kuramama yani nefisle kol kola girmek. Her şey aynıdır, sadece insanlar değişir, sadece zaman, sair konular, sair insanlar, vesaire vesaire… Vesaire sözcüğü bile çok dolu kalır, kişiyi ve çevresini günaha sürükleyen bu salgın hastalığın yanında. Etten kemikten duvar örmüş Rahman, dilin etrafında ama dil, bir o yana gider, bir bu yana. Hep kendisini aklamak ve haklı çıkarmak için ona buna sataşsa da, aslında kendi kalbini avlar farkına bile varmadan. İlimle süslenen, fikirle yücelen Meryem gibi Allah'a adanmış sözlerden yana garip kalır şu gönül.

Yoksa sende mi sırtını döndüğünde, hemen arkandan konuşulacağını zannediyorsun. Belki de hislerin yalan söylemiyordur sana, ne dersin? Hemen sırtından mı vuracaklar çekip gittiğinde? Sözüm ona arkadaşken, sözüm ona can ciğer dostken, yıllardır tanıdıkları mümin kardeşleriyken. Ne garip ki bazı insanlar, kambersiz düğün olmaz dercesine, sohbet ortamlarına gıybeti davet ederler. Hayırla devam eden sohbetlerine, nefsanî güdülerinin etkisiyle gıybet çomağını sokarlar. Hiçbir konu bulunamazsa birinin boyunun kısalığı, diğerinin kilosu, bir diğerinin kılık kıyafetiyle ilgili eleştirilerle, güzellikleri kusurlar içinde boğarlar. Ve hayret verici bir durumdur ki karşı tarafın değerlerini, iyiliklerini sinsice örtbas ederek eksik yanlarıyla ayıplarlar. Sonuç olarak parçalarda bütün; bütün bir varlık boğulur.

Seviyeli bir atmosferde yapılan sohbete, muhabbete doyum olmaz. Hele bir de muhatabınızın samimiyetinden eminseniz ki o zaman zaten dostunuzdur. Bu konuşma süreci, beyin hücrelerinin uykuda yenilenmesi gibi, sizi yenilenmiş ve aydınlanmış bir ruh dünyasına doğru taşır. Kötü ahlaklarınız size ne kadar baskın geliyorsa ya da siz onu ne kadar dizginleyebiliyorsanız, otomatik olarak dilinizden dökülen cümlelerin tabiatı da, bu orana karşılık gelecektir. Ortamda bulunmayan kişi ve kişiler hakkında ileri geri konuşmak için sizi içten içe dürten nefsin sesine, şeytan da dilinize gıybet balını sürerek karşılık verince, er ya da geç seviye düşecektir haliyle. Belki birkaç dakika sonra pişman olsanız da mekânın vıcık vıcık olduğu gerçeğini de yok edemezsiniz. Bu sözlerin başka evlere, başka kalplere taşınarak, oraları da vıcıklaştırmasına engel olamazsınız artık.

Tanıdığımız pek çok kişinin elinden ve dilinden emin olamadığımız, kendi elimize dilimizi de hakkıyla sahip çıkamadığımızı söylersem çok da karamsar bir tablo çizmiş olmam sanırım. Müslüman müslümanın elinden ve dilinden emin olduğu kişidir buyuruyor Resulullah Efendimiz. Elinden ve dilinden emin olduğunuz kişi, kardeşiniz gibi size laf atsa da yar başında tutacak, sizi tanıyan, iyi- kötü yanlarınızla sizi benimsemiş yani dostum diyebileceğiniz insandır. Fakat şu bir gerçek ki, herkesle dost olamazsınız, tanıdıklarınızın çoğuyla ilişkileriniz, tanışıklıktan ileriye geçemez. Çevremizdeki insanların geneli, kaşımıza, gözümüze, giyim kuşamımıza, ev eşyalarımıza bakarak değer biçtikleri gibi, jest ve mimiklerimizden bizim bile çıkaramayacağımız çoklukta yorum çıkararak, bizi ilgilendirdiği halde bizim kendi gözümüzden kaçan şeyleri tespit edip, şappadanak garip ve saçma yorumlara varabiliyorlar doğrusu. Yani şu öküzün altında buzağı aramak deyimi, tam da bu tipten insanlar için söylenmiş gibi. Herkes dostumuz olamayacağına göre, İslam'ın bu konuda ki emrettiği vasıflarla vasıflanmamız için bütün mümin kardeşlerimizi dostumuz gibi sahiplenmeliyiz. Dostları­mızla, sevdiklerimizle ilişkilerimizde olduğu gibi samimiyetimiz çok derin boyutta olmasa da hoşgörü ve saygı zincirini kırmadan, kardeşlik duygusunu ön plana alarak, mümin samimiyeti oluşumuna büyük destek sağlayabiliriz. Kısaca özel bir samimiyet, özel bir arkadaşlık olmasa dahi, muhatabımızı sadece Müslüman olduğu için sevebilmek, merhamet nazarıyla bakabilmek çok önemli. Zaten bu bakış açısı ve salih niyetler, eleştirileri bile sahiplenme duygusuyla yapılacağı için gıybetin sınırlarından uzaklaştırır. Çünkü yapılan konuşmalarda taarruz kastı yoktur.

Varlığın bilgi, bilinç, şahsiyet ve onurla anlam bulduğu bir dünyada, sağduyulu bir biçimde sınırlarımızı belirleyebilmek ve bunun getirisi olarak da başka sınırları, diğer şahısların varlığını kabullenme eksikliğimiz, pek çok günahın alt yapısını hazırlamaktadır. İnsan, kibirle örülmemiş sınırlarını belirlediğinde, hem kendi izzet-i nefsini korur, hem de başkalarınınkini. Yani sorun toplumsal ilişkilerimizi, karşı tarafı korumak, sahiplenmek aynı zamanda da benliğimizi korumak üzerine inşa etmemekte. Sorun, kendimizi ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmak, kusur araştırmak ya da ilgilendirse de dengeli bir duruş sergileyerek başka bireylerin varlığını da kabullenip, onların da izzetine zarar vermeden yapıcı bir şekilde benliğimizi ortaya koyamamakta. Düşünceler baştan menfilikle temellendirilince, iyi insanların bile kusurları dev aynasında gösterilerek, parçada bütün boğuluyor ve gıybete kapı açılıyor. Başka yandaşlarla birlik olununca, ortam da paparazzileşiyor doğal olarak. İlişkiler, arkadaşlıklar yavanlaşarak, sahteleşiyor, süklüm püklüm bir hal alıyor.

Vakarlı, kendi değerlerinden haberdar bir çizgi çizebilmek, bizlere pek çok kötü huyumuzu kontrol etme başarısı kazandıracağı için, bu hastalıkların dışa yansımasının belki de en açık ifadesi olan gıybet hastalığına da engel olacaktır. Çünkü kişi kendisini doğru biçimde değerlendirerek, varlığına deliller sunar. Ve bu delillerle benliğini, başkalarının övmesine gerek kalmadan anlamlandırır, tanımlar. Bu durum, başkalarının övmesine ve yermesine çokça aldırış eden dışa pür dikkat kesilmiş bir tavırdan, içe odaklanmış, kendini dinleyen bir pozisyona iter. Kendi alanımıza, sınırlarımıza belli bir yere kadar geçilmesine izin vermek, burnundan kıl aldırmamak şeklinde de algılanmamalı. Bilakis, olgun kişilerin anlam dünyaları Allah'ın bakış açısıyla şekilleneceği için, insanlara olan müdahaleleri de yine vakarlarının gerektirdiği, Allah' ın razı olacağı şekilde gerçekleşir. Her şeyi büyüten cahil kadınlar gibi laf peşine düşmezler. Aman canım, bu çok üst seviyedeki insanların yapabileceği şeyler dediğinizi duyar gibiyim. Zaten hep böyle diyerek yerimizde saymıyor muyuz? Bahanemiz hazır, dilin kemiği yok nasıl olsa.

Zor şu dile sahip çıkmak. Mümin kardeşini değil, arkadaşını bile korumak zor olmuş. Neden peki, gıybet etmemizi tetikleyen temel unsurlar neler? Çünkü empati kuramıyoruz, dinleme engelliyiz, kendimizi doğru ve etkili bir şekilde ifade edemiyoruz ve belki de en önemlisi yeterince samimi değiliz. Bardağın dolu tarafını değil de hep boş tarafını görüyoruz. Hangimizin fiziksel özellikleri dört dörtlük ki içi de dört dörtlük olsun. Aslında gözlerimizle göremesek de, hayatı havuz problemi gibi yaşıyoruz. Bir taraftan gönül haznemizi hayırlı amellerle doldururken, diğer yandan amel defterimizi silip süpüren dilin afetleriyle, o güzel amelleri başkalarına göndererek geri başa sarıyoruz. Gıybetin yakıcı etkisi bir de bununla kalsa. Sözler kulaktan kulağa oyunu gibi değişir, büyür ve zehirli meyvelerini verir. Üstelik ‘ben bu anlattıklarımı o şahsın yüzüne de söyleyebilirim' diyerek dobralık ve açık sözlülük kılıfıyla günah temize çıkarılır adeta. Bir de herkesin kendileri gibi düşünmesini isterler. Var olan sorun ya da basit bir konu, tek bir kişiden yanlı bir şekilde dinlenilince de ortaya atılan ateşin diğer arkadaşlarca körüklenmesi de kaçınılmaz oluyor çoğu zaman.

Kötü arkadaş, iyi gün dostudur derler. Hep iyi olunca mı arkadaşlarımız yüzümüze gülecek, yanımızda olacak? Bazen hatalarımız, tuhaflıklarımız olamaz mı, ya da nefsimiz şahlanamaz mı? Gerçek dost kötü gününde yanında olduğu gibi, kötü halinde; biraz gıcık, negatif olduğun zamanlarda da yanında olandır. Çünkü bilir ki hiç kimse kusursuz değil, Çünkü bilir ki arkadaşından daha iyisini mi bulacaktır. Neden böyle söylüyorum? Bizler arkadaşımız kadar, belki de ondan daha fazla onunla geçirdiğimiz özel anları, acı tatlı hatıraları severiz. Arkadaşımıza ihanet etmemiz ona saygısızlık etmemiz bir anlamda hatıralarımıza, kendimize de adaletsizlik yapmamızdır.

Bazen yan yana bile oturmaktan rahatsızlık duyduğun kardeşin ölüp gittiğinde, korkma, seni rahatsız eden kimse olmayacak. Yoksa bu sefer başka birisine mi gıcık olacaksın, başka biri için mi nerden çıktı bu diyeceksin? O sevmediğin kişi, ummadığın bir anda hayata gözlerini yumarsa, vicdanının sesi seni rahat bırakacak mı? Arkadaşın seni rahat bıraksa bile, vicdanınla baş başa kalıp, aynı yastıkta nasıl uyuyacaksın? Her gördüğünde kıllandığın, uyuz olduğun mümin kardeşin ölüp gittiği zaman, en uyuz olduğun kişi nefsin olacak unutma! Vicdanının soğuk nefesini her an yanında hissedeceksin. Belki şimdiye kadar ellerinden ve dillerinden emin olduğun, onların da senden emin oldukları yakınlarından biri; anneannen, deden, dayın, halan ya da teyzen vefat etti. Senin dilinden emin olmayan, belki zaman zaman çelme taktığın bir kişinin vefatının da ne kadar acı olduğunu, hiç tatmadın ki. Artık arkadaşının oturduğu yere ‘keşkeler' oturacak. Meğer ne büyük haksızlık etmişsin…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları