İtirazları Kaldırmak İçin

Şeyda Dal

Tarih: 2009-12-14

Evdeki hesap, çarşıya uymaz diye bir söz vardır. Eğer, ekonomik imkânlarınız orta gelir düzeyinde ya da daha altındaysa, ne kadar iktisat yapmaya çalışırsanız çalışın, çarşının hesabı hane bütçesini sollar. Çalışan elbette kazanır, emeğinin karşılığını alır ama bazen sınırlar olabildiğince zorlansa da hayat, insana dilediği şeyi vermez. Kalbinizdeki hesaplar ve niyetler, yaşamın size sunduğu karşı konulamaz gerçeklerine uymaz. Bu gerçeklik karşısında, dik bir duruş ve inatçı bir tutumu bırakarak, ister istemez akışın seyrine bırakırsınız kendinizi. Ne kadar keşke deseniz de, gerçeklerle burun burunasınızdır artık. Bu pes etmek ve kabuğuna çekilmek değil, hayata tazelenmiş bir şekilde bağlanmak ve şartlarınıza merhaba diyerek gülümsemek için doğru ve yerinde bir davranıştır.

Evet; çok çalışırsınız, belki yıllarca gecenizi gündüzünüze katarsınız, fakat muradınız bir türlü gerçekleşmez. Bir türlü hayalleriniz, dünya sahnesinde boy gösteremez. Ya da her şey yolunda giderken, birden bire büyük bir felaketle karşılaşırsınız. Hiç hesapta yokken, ansızın bir başka dert daha çalar kapınızı. Ne demişler, yalan dünya, imtihan dünyası. Her konuda sınava tabiyiz. Çocuklarımız anne ve babamız, eşimiz, işimiz ve daha hayatın pek çok karesine ait şeyler, imtihan vesilesi olabiliyor bizler için. Küçücük bir hastalık karşısında bile gösterebileceğimiz tutum, teslimiyetimizin aynası olmakla birlikte, rıza duygusunun gelişmesi açısından da büyük önem arzediyor. Gelin ata binmiş, ya nasip demiş. İnsan, kendisine Allah'ın takdir ettiğinden, bir adım dahi ileri geçemiyor ve bu noktadan sonra, bir çocuğun annesinin göğsüne yaslanarak huzuru bulması gibi ona sokulması, yaklaşması gerekiyor. Ve bir kez daha acziyetini anlıyor.

Başa gelen badireler, şöyle böyle atlatılıyor fakat bu süreç içerisinde isyan bayrağı indirilmezse, işte asıl o zaman tehlikenin eşiğine dayanmışsınızdır da haberiniz bile olmaz. Çünkü, hayatın size devamlı iltifat yapmasını, mükemmel olanaklarını sunmasını ve her şeyin rayında gitmesini beklemek, kulluğun acziyetine ve fıtrata aykırıdır ki bir anlamda bu duruş, kendini ululamaktır. İnsan bir sıkıntıyla muhatap olduğunda, neden başkası değil de ben dediği anda, Allah muhafaza imanına da hastalık bulaştırabilir. Bunun içindir ki teslimiyet, imandan sonra emredilmiştir. Ve insan hayatını bütün detaylarıyla kapsayan, bağlayıcılığı vardır.

Teslimiyet iki başlık altında incelenir. Birincisi, Allah'ın dini emirlerine teslim olmak, ikincisi ise Allah'ın kader hükümlerine rıza göstermek ve boyun eğmektir. Müslüman olan, bir kişi fasık bir yaşantı sürse de, belki imani boyutta zayıflığı olsa da, emirleri inkara yeltenmez. Dini hükümlere teslimiyet, daha kolay olandır. Yani bir kişinin namaz kılmaması, neden ve nasıllara takılmaktan ziyade, en çok tembellik, ümitsizlik gibi nefsanî hastalıklardan ya da cehaletten ileri gelir. Fasıklık, kişiye Allah niye namazı, orucu emretmiş gibi abuk sabuk laflar ettirmez genellikle. Fakat teslimiyetin ikinci kısmında, ayakların tökezlemesi daha olasıdır ki burada, Allah'tan gelen her şeye razı olmak vardır. Karşılaştığımız durumlarda, aldım kabul ettim yerine, olayları kendi kurallarımızla irdelemek, ya da Allah'ın taksimini, kendi dun akıllarımızla ölçüp biçmeye kalkmak, teslimiyetimizi zedelemektedir. Bazı hallerde akıl durur, durmuyorsa da durdurmak gerekir. Çünkü eldeki veriler ve formüllerle hükmü ilahinin arkasındaki sır perdelerini aralayamayız. Allah, şunu neden uzun boylu ve güzel, falanca kimseyi neden çirkin yaratmış, neden ben çalıştım ama Allah diğerine verdi, bu hastalık niçin beni buldu, neden arkadaşım benden daha sağlıklı, hayatındaki her şey istediği şekilde gidiyor, tarzında sözler söylenir veya üstü örtbas edilmeye çalışılsa da bu düşüncelere dair sesler yankılanır içinizde. Sizi içten içe kemiren sesler…

Sanki, her başa gelen olaylar akabinde ya da başkalarını ilgilendiren hususlarda hep sebepleri, arka planı bilmek zorundadır insanoğlu. Oysaki hayat Musa (a.s) ile Hızır'ın (a.s) yolculuğu sonunda, merak edilen sırlı olayların arkasındaki gerçeklerin açıklanması gibi, her şeyi size deşifre etmez. Yani teslim olmamız için Hızır'ın, kapımızı çalması ya da rüyamızda ak sakallı bir ihtiyarın, bize yol göstermesi gerekmiyor. Zaten hikmet-i ilahiyi bütün şeffaflığıyla bilseydik, imtihanın bir anlamı olmazdı. Yüce Allah; ‘ Hayır, Rabbin hakkı için, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar.' (Nisa-65) buyurmuştur. Bu ayetten anlaşıldığı gibi hem görevlerimizi, bizden istenileni yerine getirmemiz, hem de Allah'ın buyruğuna rıza göstermemiz şart. Bu öyle bir rıza, öyle bir boyun eğiş olmalı ki , içinde hiçbir burukluk hiçbir sitem emaresi barındırmamalı.

Teslimiyet, kader ve kaza bahsi ile iç içedir. Dolayısı ile teslimiyetin sağlam temeller üstüne oturması için, kader konusunun da doğru anlaşılması gerekir. Kulun sorumlulukları nerede başlar, nerede biter, cüz-i irade, külli iradenin içinde ne kadar yer kapsar sorularına cevap verebilmek, kula, bir anlamda ne zaman susup ne zaman konuşacağını, ne zaman hareket edip ne zaman duracağını, hangi durumlarda neleri sineye çekmesi gerektiği doğrularını öğretir. Her ne kadar, kader mevzusu derya gibi olsa da tam anlamıyla anlaşılması için ledun ilmi gerekse de, konuyu en anlaşılır şekilde ve öz kısmıyla bilmemiz lazım. Kuru kuruya kader ve kazaya inanıyorum demek, insan için kapsamlı bir fayda sağlayamaz, bu sadece taklidi iman basamağıdır.

Çıkmadık candan ümit kesilmez. İnsan, istek ve arzuları için islami ölçüler uyarınca, sonuna kadar mücadelesini vermelidir. Allah bizim irademize cebretmez, kullarına seçme hürriyeti vermiştir. Kişi kendi elleriyle cennetini hazırlar ya da cehennemden bir çukur kazar. Rabbi Teala ise niyet ettiğimiz şeyi yaratır. Pek tabii eylemlerin yaratılması da O'nun kudretine bağlıdır. Kim güzele iyiye niyet etmişse, Allah hidayet yollarını kolaylaştırır. Yani namaz kılmaya niyet etmiş bir kişi, namazını kılamazsa, Allah nasip etmedi demeye hakkı yoktur. Fakat cüz-i iradenin, bazı konularda hiç fonksiyonu yoktur. Ana- babamızı seçme, bedenimizin şekli ve şemaili, rızık ve ecel gibi konular, tamamıyla Rabbimizin külli iradesine dahildir.

Resulullah Efendimiz ‘'sizden hiçbir kimse yoktur ki, cennetten ya da cehennemden yeri malum olmasın ‘'buyurunca, ashab:Ya Resulallah o halde niçin çalışıyoruz, tevekkül etmeyelim mi der. Peygamber efendimiz ise, ‘Hayır çalışın, zira herkese ne maksat için yaratıldıysa, onun için imkan verilmiştir' dedikten sonra' Her kim Allah'ın hakkını verir, azabından korunur ve hüsnayı tasdik ederse biz de (onu yapabilme gücünü vererek )en kolaya (cennete girmeye vesile olan taate)hazırlarız. Ama kim cimrilik ederse, kendisini ihtiyaçsız görür ve hüsnayı yalanlarsa, biz ona en güç olanı (azaba onu iteleyecek sebepleri) kolaylaştırırız. (Leyl, 5-10) mealindeki ayeti okur.

Görüldüğü gibi İslam Dini, seçme hürriyetini belli sınırlar çerçevesinde insanoğluna vererek, bir bakıma kendi düşenin ağlamaması gerektiğini, açık ve net bir şekilde ifade etmiştir.Ne var ki, seçimlerimizi biz yapsak ta sorumluluk bize ait olsa da, can sıkıcı bir olay karşısında şeytanın oyununa gelerek, bir günah keçisi ararız etrafımızda. Çoğu zaman kendi adımızı da suçlular listesine yazarak nedenlerde takılı kalırız. En çok da, aklımızın ucuna getirmediğimiz halde bizi bulan, yakamıza yapışan dertlerle sendeleniriz. İşte böyle durumlardır, en zor olanı. Böyle anlarda çok zor işler sabır, metanet ve teslimiyet.Çünkü siz müdahil olmadığınız halde, siz seçmediğiniz halde büyük bir teslimiyet sınavıyla yüz yüzesinizdir, büyük bir kabulleniş sınavıyla. Örneğin bütün bir sene boyunca üniversite sınavına çalışıp ta kazanamamış, ya da sınava bir sebepten ötürü girememiş bir genç, bunda da vardır bir hayırdır diyerek, teslimiyetli bir tavır alması gerekirken isyanları oynayabilir. Çok iyi bir kişi, kendisine denk olmayan bir eş seçebilir. Böyle bir durumda eşler, Allah'ım neden bunu benim karşıma çıkardın diyerek isyan edebildiği gibi, böyle bir eş seçtiği için kendisini, en çok da eşini suçlayarak bütün ömrünü heba edebiliyor. Nedense her iki taraf ta yapılan hata ve yanlışları tespit ederek değişim yolunu seçmiyor. Oysa ki sabredilen her durumda, her zor sınavda Allah, ya kulunun makamını yüceltir, ya nefsini tezkiye eder veya sabrını ve yaşadıklarını, geçmişte işlemiş olduğu günahlara kefaret kılar.

İnsan nefes aldığı sürece, İslami ölçüler çerçevesinde mücadelesini vererek, sıkıntılara göğüs germelidir. Gerisi Allah' ın takdirine kalmıştır. Savamayacağımız durumlarda zaten sorumluluktan haliyiz. İsteklerimize ulaşamadığımız zamanlarda, olsaydı olsaydı diyerek kendi kendimizi yiyip bitirmek teslimiyet ve tevekkülümüze darbe vuracaktır. Teslimiyet ve tevekkül ise ruhlara terapi etkisi yaparak sakinleştiren ve aynı zamanda da kişinin atılımcı yapısına gölge düşürmeyen, mücadeleyi feshetmeyen en önemli emirlerdendir.

Köyde yaşayanlar, köy hayatının zorluklarına katlanır. Şehirde yaşayan halkın imkânları elbette daha geniştir, belki köydekilere çok rahatmış gibi mesaj verir ama başka başka sıkıntılar yaşarlar. Nedenlere takılmamalıyız. Kendimize reva görmediğimiz şeyler kurtuluşumuzun mimarı olabilir.


Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları