Yaşamın Ana Fikri

Şeyda Dal

Tarih: 2009-11-10

Ahlak hakkındaki tüm tanımlamaların özünde, insanın en saf ve en doğal hallerindeki duruşu; karakterini belirleyen sıfatlar ve eylemler vardır. İnsanın en kendince olabildiği anlarda, ahlakının derinliklerine vakıf olabilir, karşımızdakinin ahlaki yapısına dair ipuçları alabiliriz. Bu bağlamda, ahlaki eğitim de kişinin duygu ve düşüncelerini, fiillerini, irdeleyerek en yalın hallerinde bile olgun ve seçkin bir karakter kazanımını sağlayacak şekilde, mutlak iyiye yönlendirmeyi hedeflemiştir.

İmam-ı GazalÎ, ahlakı şöyle tanımlamıştır. Ahlak, insanın nefsinde yerleşen öyle bir şeydir ki, fiiller hiçbir zorlama olmaksızın düşünüp taşınmadan, bu yetenek nedeniyle ortaya çıkar. Bu, şu anlama gelir. Kişi tabiatıyla cömertse, ona Allah yolunda harcamak zor gelmez. Mütebessim ise, tabiatıyla merhametli ve sevgi doluysa ona gülmek, insanlara sevgi cümleleri sarf etmek bir sıkıntı hissettirmez.

Yaratılışımızda var olan gizli ahlaklarımızı ortaya çıkarır, geliştirir, sahibi olmadığımız güzel huyları da kazanmak için mücadele ederiz. Bu da ahlakın kesbi yönü, yani mücadeleyle kazanılan tarafıdır. Ahlaki mücadele veren bir kimse, tabiatına yerleşmiş kötü huyunun etkisi altına girebilir zaman zaman. Örneğin; cömert olmak için çaba harcayan bir kişi, bazen cimrilik yapabilir. Bu durum onun, mücadelesinde ısrarsız ya da istikrarsız olduğunu göstermez. Ya da bizlere, ‘eskiden cimriydi, şimdi cömertlik yapıyor bu ihlaslı değil, riyakar bir kimse' gibi küstahça konuşma hakkını veremez. Kimse kimsenin kalbinin derinliklerine inemez. Resul-ü Ekrem de, yaşanan bu tarz durumlarda, ‘Nereden biliyorsun, kardeşinin kalbini mi yardın?' diyerek sahabeleri uyarmıştır. Her ilimde tedricilik söz konusu olduğu gibi, ahlaki eğitimde de her şey aşama aşama ilerler. Bazen bir ileri, iki geri adım atarsınız. Kimi zaman, duraklamalar söz konusu olabilir.

Gözlerden uzak olduğumuz anlarda, vermiş olduğumuz tepkiler, her ne kadar ahlakın ferdi yönü olsa da, ahlakın içtimai yönü de kişisel yönünün bir uzantısı niteliğindedir. İnsanlarla olan ilişkiler de, ahlak başlığı altında incelenir. Buna siyaset ilmi de denilir. Peki ahlak neden kapsayıcı konumundadır, neden her şeyin başıdır?Ahlak, insanın en doğal hallerinde bile kaliteyi sağladığı için, toplumsal platformda da kalite ister istemez sağlanır. Yani bir kişi kötü tutum sergileyebileceği ortamlarda, kendisini her haliyle kabullenmiş, kötü de olsa kabullenebilecek olan en yakınlarının yanında bile düzgün bir imaj çizebiliyorsa, sosyal yaşantısında da yüksek oranda başarı kaydeder. Çünkü sosyal ortamlarda, haya duygusu ister istemez daha fazla devreye girer. Yalnızken bile esnerken, aksırırken eliyle ağzını kapatan bir kişinin, başkalarının yanında ağzını kapatmayı unutması düşünülemez. Sosyal yaşantının düzgün işlemesi için, olgun bir kişilik şart olsa da çok yüksek derecede ahlaki seviye şart değildir. Sosyalitenin rayında işlemesi biraz akıl ve yetenekle de ilgilidir.

Şöyle ki; her güzel ahlaklı olan, kompleksli olmadığı sürece insanlarla güzel geçinir, sevilir, sayılır, kendini toplumda gösterir ama sosyal hayattaki başarı, tamamıyla ahlaka delil değildir. Çoğu zaman insanlar, statülerinden ve kimliklerinden aldıkları güçle sosyal başarıyı yakalarlar; özgüvenleri tam, kendi değerlerinin bilincindedirler. İnsanın, bir müzik aleti çalarken gösterdiği performans gibi, sosyal hayat içindeki performansı yakalamışlardır. Sosyal fobileri olmadıkları için, kendilerini isabetli bir şekilde ifade eden, küçüğünden büyüğüne herkesle kolay kaynaşabilen, biraz daha ahlaklılarsa, yardıma muhtaçların yardımına koşan, gergin atmosferleri süt liman haline getiren, kısaca aranan insanlardır. Bu sıfatlara haiz olmak çok zor da değildir esasen. En azından insanları idare etmeyi başarabilmek. Çünkü kişinin çok nadir görüştükleriyle arasını iyi tutması, yüksek bir ahlaki seciye gerektirmez. Biraz akıllı olan, kârını zararını bilir ve tartışmanın iki tarafa da bir fayda sağlamayacağından hareketle, gerekirse alttan alır. Birkaç saat sonra evli evine köylü köyüne gidecektir zaten. Çıtayı biraz daha yükseltmek isterseniz, gereksiz ve can sıkıcı komplekslerinizden kurtularak, unuttuğunuz değerleri tozlanmış raflardan kaldırıp, kendinizi bile şaşırtacak biçimde sosyal bir başarı elde edebilirsiniz.

Fakat insanların çoğu, sosyal hayatlarından çok, özel hayatlarındaki sıkıntılardan dem vururlar. Yani madalyonun öteki yüzüne gelince, durum dışarıdaki kadar iç açıcı olamayabiliyor. Aile içindeki kalite, ortak yaşam alanlarına katılan, ahlaka ve edebe aykırı, garip tutum ve sığ düşünce yapısıyla fire verir. Ne yazık ki, sosyal başarı ferdi planda çok işe yaramaz. Çünkü ahlak, cümlenin yüklemi gibidir. Cümlenin diğer öğeleri, arka arkaya sıralansa bile yüklemsiz cümle olamaz. Yüklem, tek başına bile cümledir. Yüklem varsa, diğer eksiklikler zamanla giderilir. Bize şah damarımızdan yakın olan Rabbû Teala tarafından gönderilmiş ahlaki emirler, iki dünya saadetini temin ettiği gibi, bu doğrultuda yaşayan bir kul ancak, beden ve ruh sağlığı yönünden dinamik olur. Aksi takdirde bir salgın gibi, pek çok evi saran ahlaki çöküntüyle baş başa kalınır. Kuran ayetlerinin büyük bir kısmı, insanın ahlaki gelişimini konu alan ayetlerden oluşur. Hatta ibadetlerin bile, ahlakımızı olgunlaştırmaya yönelik cephesi ağır basmaktadır. Yani kişinin, varı yoğu ahlaktır, ahlak olmalıdır. Övünülecek tek şey veya övülmesi gereken bir şey varsa, o da ahlaktır. Allah'ın nazar etmediği, Resulullah'ın bir kere bile tenezzül etmediği dünyevi nimetler ya da fiziksel güzellikler, bir yaprak dökümü gibi yok olmaya mahkum olsa da baki olarak kalacak, kurtuluş müjdecisi tek şey ahlaktır. Resullulah Efendimiz "Sizin en hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır." buyurmaktadır.

Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş bir peygamberin ümmetiyiz. Resulullah, bütün ömrü boyunca tevhid inancı ve ahlak için soluksuz ve mükemmel bir mücadele verdi. Fakat ahir zamanın, benliğimizi yozlaştıran sonuçlarından olsa gerek ki ahlaki bilgileri pratiğe dökme noktasında, pek çok bireyin muzdarip olduğu bir gerçek. Büyük bir kitle de ahlaki eksikliklerinin farkında dahi değil. Hal böyle olunca, icraattan çok çene çalışarak başkalarının ahlaklı olup olmadığıyla uğraşılıyor. Hâlbuki ne kadar objektif olmaya çalışsak da, karşımızdakileri daha çok sübjektif bilgilerimizle tanımlarız, ve şimşek hızıyla yargılarız. İnsan bu kadar basit bir varlık mıdır ki, bir haftada süper ahlaklı damgası vurulup, üç günde de kötü ahlaklı damgası yiyecek… Yargılamak çok kolay olsa da, doğru karar verebilmek ve hisleri bu doğrultuda yönlendirebilmek, kişinin nefsini bilen Rabbini bilir düsturunca, kendi akıl ve ahlaki seviyesine bağlıdır.

Peki, neden tahlillerden sıyrılıp, özümüze dönerek ahlakımızı güzelleştirmek için istediğimiz sonucu alamayız? Bunun cevabı ailede saklıdır. Ahlakın uygulama sahası ve bir anlamda test sürüş alanı ailedir. Çünkü kişinin en özgür, korkusuz ve rahatça nefes aldığı ortamdır aile. Korkusuz diyorum. İnsan eşini ve çocuklarını, öylesine korkusuzca, sanki bedeninden bir azaymış gibi sahiplenir ki, dışarıda gösterdiği özveriyi evde işletemez. Bir yandan da, eğer işin bilincindeyse toplum içinde çok özveriliyken, özel hayatında tahammülsüz olmasından yakınır durur. Ve kendi kendisine olan öz saygısında da, azalma meydana gelir. Bu durumu şuna benzetebiliriz. Düşünün ki doktora muayene için gittiniz. Dış kıyafetleriniz temiz olsa da iç çamaşırlarınız temiz değilse, doktor muayene eder mi acaba diye bir tedirginlik yaşarsınız haliyle. Yani herkes içimizi yakîn gözüyle göremese de biz zaten hergün aile sahasında kendimizi gözlemleriz ve karakterimize bir değer biçeriz. Bu şekilde özsaygı oluşumunu besleriz; ya kendi gözümüzde yükselir ya da düşeriz. Bu sebeple, ailedeki performans her şeyin başında gelir. Toplumun çekirdeği aile olduğu için toplumun refahı da aile hayatının düzgün işlemesine bağlıdır. Bunun için, Resulullah Efendimizin ana-baba hakkı, eş ve çocuk haklarından her fırsatta uyarıcı ve teşvik edici şekilde nasihatleri olmuştur. Ve bunun içindir ki, şeytan hiç boş durmadan aile içindeki bozgunculuğa devam etmektedir.

Sahiplenmek dedik. Sahiplenmek insanı, agresifliğe, vurdum duymazlığa ,dinlememeye ve görmemeye götürüyorsa bu sahiplenmekten çok sevgi ve saygı eksikliğinizin olduğu ya da kendinizi güzel ifade edemediğiniz anlamına gelir. Hepimiz biliriz ki, merhamet etmeyene merhamet olunmaz. Merhametin ve adaletin işlemediği yerde, haklar zorla ve kabaca alınır. Sorumluluklar da yerine getirilse bile , başa kakılarak seviyesizleşilir. Şunu unutmamalıyız ki, en zor ortamlarda dişler sıkılıp, evde diş geçirici bir pozisyona bürünmek, Müslüman duruşuna çok aykırıdır. Sabır her ortamda işlemelidir. Kendimizi Allah yoluna adamış bir koca yürek, bir yiğit gibi görüyorsak, yiğitliğimizi gerçek er meydanı olan aile içinde de gösterebilmeli, öfkemizi kontrol etmeliyiz.

Engelli çocukların anne ve babaları, nasıl sevgilerini bütün benlikleri ve içtenlikleriyle evlatlarına yöneltiyorsa, eşlerimizi de kusurlarıyla sahiplenerek, anne ve babalarının, kardeşlerinin hatalarını da görmezden gelip, onlara da idare edici bir anlayış ve ince taktiklerle yaklaşmalıyız. Sahiplenmek de budur. Anlaşılmayı istemek kadar anlamaya çalışmak, dinlenilmeyi istemek kadar dinlemek de önemlidir.

Tv'de dikkat programları ekrana gelir zaman zaman. Bir kişinin hatalı davranışının, hangi olumsuz sonuçlara yol açtığı hikaye edildikten sonra, olması gerektiği gibi davranıldığında kimsenin üzülmediği gösterilir. Eylemlerimizi başka birini gözlemliyormuş gibi yakın markaja alarak, doğru ve ince tespitler yapmalıyız. Öfkeyle ağızdan çıkan sözler, büyük kavgalara sebep olabilir ve eşleri yıpratmaktan da öteye geçemez. Söz ağızdan çıkmadan önce, iki ölçüp bir biçmek gerekir.

Erkek eve geldiğinde biraz dinlendikten sonra, çocuklarıyla ve eşiyle kaliteli anlar geçirmeli. Varsa dertleriyle ve istekleriyle ilgilenmeli. Kadın da yorgun argın eve gelen kocasına, daha kapıdan girer girmez, illallah dedirtmemeli, güler yüzlü bir "hoşgeldin"i esirgememelidir. Yani benciliğin mücadelesi de, en etkili biçimde ailede verilir. Çünkü pek çok ebeveyn ‘nasıl olsa yarın da buradayım' diyerek, sohbetleri, verimli zamanları yarınlara aktarır. Aynen bir kitap satın alıp, okumayan kişi gibi. Başkasından emaneten alınan kitaplar, teslim edileceği için çabucak okunur ama kendi aldığınız kitabı okumayı ertelemeniz, daha çok muhtemeldir.

Kadınlar, küçük de olsa yardımlardan çok zevk alırlar. Eşlerinize zaman zaman da olsa yardım edip, onları küçük jestlerle sevindirirseniz sevgi ve saygı artımına büyük katkı sağlarsınız ki, bu zaten Allah'ın da hoşuna giden bir amel olur. Eşinizin saygısını azaltıcı şekilde, nahoş ve kaba hareketlerden kaçınırsanız; ne kadar saygın bir hayatınızın olduğunu görerek, basit gibi görünen şeylerin ihmal edilmemesi gerektiğini anlayacaksınız.

Aile içi çatışmaları tetikleyen bir diğer sorun, hatta belki de en önemlisi, dünyaya fazlaca meyletmekten kaynaklanır. Ashabın evliliklerinde de mutluluğu yakalamış olmaları, kalplerini dünyadan çok ahirete kilitlemeleri, her türlü bela ve musibette olaylara ahiret merkezli bakmaları sebebiyledir.

Her insanın meşrebi birbirinden farklıdır. Size tıpatıp benzeyen biriyle evlenseydiniz, hayat sizin için can sıkıcı olmaz mıydı? "Evlenin ki birbirinizi farklı meşreplerle yontunuz" buyuruyor Peygamber Efendimiz. Bir gün Resul-ü Ekrem(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hz. Ali' ye diyor ki; "Ciğerimi yolda görsen basar mısın ey Ali? Öyle şey mi olur ya Resulullah, ben size aşığım" diyor Hz. Ali… Resullullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ise, "Fatıma benim ciğerim onu kırıp üzme, onu sana köle olarak verdim, seni de ona köle olarak ısmarladım" diyor.

Sağlıklı bir iletişim ve huzur dolu bir yaşam için sevgi ve saygının mutlak gerçek olduğu, adaletin, Resulullah'ın (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kızı da olsa işleyeceği, yüceliğin de, asaletin de, tevazu anlayışıyla sağlanacağı ölçüsünü veriyor Resulullah bu sözleriyle. Yani, Allah'a hiçbir konuda düzgün bir teslimiyet gösteremediğimiz halde, ben işimi Allah'a bıraktım diyerek, sanki çok tevekkül ehliymiş gibi, mucizevî bir şekilde değişim ve düzgün bir aile yaşamı beklemek, boşa kürek sallamaktır sadece. Yolumuza gül serilmesini istiyorsak, biz de gül sermesini öğreneceğiz. Hz.Ali'nin amelini işleyen, Hz. Ali gibi olur. Hz. Fatıma gibi yaşayan da Hz. Fatıma gibi olur. Gerekirse Allah için elleri nasır bağlar. Yeter ki yürekler nasır bağlamasın…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları