İhlasın Sosyalite Boyutu

Şeyda Dal

Tarih: 2009-08-01

Yaşamın durağan seyrine sarsıcı bir etki ile inerek, insanı benliği ile baş başa bırakan sözler… Bugün Allah için ne yaptın? Hikmetin başı Allah korkusudur… Kimi zaman, aşinası olunduğu için gözlerden kaçsa da, her seferinde kapanmamış hatalara gönderme yapar, böyle manidar cümleler. Maksat, ruhumuzun cümle kapısından içeriye girebilmemizdir.

Bugün Allah için ne yaptın? Başımızı yastığa koyduğumuzda, kendimize yöneltmemiz gereken, en anlamlı soru olsa gerek. Bu soru sayesinde, benliği ile yüzleşebilenler için ise, paha biçilmez bir değer. Günün sonunda yaptığımız şeyleri gözden geçirerek, müspet ve menfi tepkilerimizi bu tarz sorularla ölçmek, zihni ve gönlü çalıştırmak nefis muhasebesinin ana unsurunu teşkil etmekte. Dünün kapsama alanına girmeden, eksisiyle artısıyla ve ibret yönüyle kapsayarak bugünü irdeleyip, yarını ise bugünün ışığı ile besleyen, istikrarlı yaşantıya ilişkin hakikatler saklı bu sözün içinde. Bu farkındalık, eylemlerimizin arınması, dünya ve ahiret açısından kayda değer bir yön bulabilmesi için, başına Allah rızası kelimesinin gelmesi gerektiğine götürüyor bizleri…

Esasen, bugün Allah için ne yaptın yerine, bugün Allah için ne yapmadın sorusuyla muhatap olacak kadar, asgari seviyede gaflete düşmemiz lazım. Fakat insanoğlunun abesle iştigale yatkınlığı, yeni yetişen neslin giderek daha fazla ahiret bilincine uzaklaşarak, zevklerine güdümlenmesi neticesinde gelinen noktada, bu sorunun daha fazla anlam kazandığı görünüyor. Ayrıca ruhların rehabilite edilmesi, insanı yormadan ve sıkmadan küçük küçük hareketlerle ve başka tekniklerle mümkün olabiliyor.

Peki, nedir Allah rızası? Çocuk yaşlarda bize uzak bir kavram olsa da, ergenlik döneminde biraz biraz algılayabileceğimiz, sindirebileceğimiz bir konu. Ahlaki olarak geliştikçe ise, bilgiden manaya doğru harekete geçilerek, rıza duygusuyla iç içe yaşanılır hale geliniyor. Fakat çocukluk ve ergenlik döneminizde, Allah rızası kavramına çok uzak kaldıysanız, bu sizin için sadece dilencilerden, fakir fukaradan duyduğunuz bir cümle olarak kalmıştır ki, sonuç olarak Allah rızası sözünü telaffuz etmezsiniz bile. Çünkü size fakirliği, ezikliği, sefilliği çağrıştırır.

Allah rızası, her işte, ibadetlerde, sözlerde ve başka fiillerde, amacın Rahman'ın sevgisine odaklanması demektir. Sadece salih amellerin değil, sıradan gibi görünen eylemlerimizin de Allah rızası için yapılmasıyla, her an kulluk bilincinin taze tutulmasıdır. İhlâs sayesinde, insanın kemalatına set çeken, bütün nefsanî zincirler de birer birer kırılır. Çünkü kişi, artık düşünce ve duygu merkezine Allah rızasını koymuştur. Onun samimiyetini, kendi çıkarları ya da başkalarının çıkarları kolay kolay yıkamaz. Bu sayede, kulluğun her an hatırlanmasıyla büyük bir manevi doygunluk elde edilerek her fiil ibadetleşir, anlam kazanır. Yaptığımız işlerin içine, fesat karışamaz. Bunun için, amellerin niyetlerimize göre değer kazandığından hareketle, arka planda gibi kalmış niyetimizi sorgulayıcı bir tavır takınmalıyız. O iyi olunca, her şey iyi olur. Aynen bir fotoğraf çekiminde fon ve ışıklar iyi ayarlanıldığı takdir de, resim de iyi çıkacaksa, niyet hayır olunca akıbet de hayır olacaktır aşikâr...

Konu rıza, şükür ve şuurlu bir kulluk olunca, güzel yönleriyle bağlantı kuramayarak kendi ipini kendi eliyle çekenlerin, kontrolsüz yaşamları ve hatalar serisi, tabiatıyla Allah'ın affı dışında bir olgu düşündürmüyor onlara. Hâlbuki Allah'tan ümit kesilmeyeceği hakikati, insanı hak etmediği kadar ümit vari olmaya, adeta kaprisli ve nazlı olmaya götürmemeli... Böyle bir tutum ve anlam daralması, ameli noktada ataleti getirerek, fıtrat dairesinin delinmesine ve büyük bir manevi boşluğa neden olacaktır. Tövbenin gerçekliğine varamayan, kendini affedemeyen kişi, ister istemez huzursuzluğu da, mutsuzluğu da kanıksıyor. Kısaca kendi kendine baş belası oluyor. Şu bir gerçek ki pişmanlıkla birlikte, değişime niyet etmeden ve atağa geçmeden Allah beni affeder düşüncesi, ruhu ambargo altına almak gibidir. Giderek su, yiyecek ve bütün ihtiyaç stoklarınız tükenir ki, sonuç hem dünya hem de ahiret açısından çok vahim olabilir. Tabiî ki Rahman ve Rahim olan Allah'ın affıyla kimin mükâfatlanacağı, kimin azabına müstehak olacağı gaybi bir konudur. Fakat konunun önemine, şu soru damgasını vurur. Siz Allah'ın affedeceği kullardan mı olmak istersiniz, yoksa razı olduğu, çok sevdiği kullardan olmak mı? Bir genç, çok büyük hatalar ve günahlar işleyip, ana-babasına yıllarca asi davransa da, baba ocağına pişmanlıkla dayandığı gün, belki anne ve babasının kalpleri çok yumuşamasa da evlatlarını affetmekten de geri duramazlar. Başka evlatları da vardır ki, hiçbir gün anne babasını üzmemiş, incitmemiştir. Evet, asi olan evladı, ebeveyni er yada geç affeder ama iş razı olmaya gelince, ahlaklı olandan razı olacakları kesindir.

Nasıl rıza duygusunu kazanacağız? İhlâsın seline nasıl kendimizi bırakacağız? Öncelikle, bu konuyu ayrıntılarıyla anlamamız şart. Bilmeden neyi uygulama safhasına taşıyabiliriz ki? Düşmanına karşı savaşacak olan bir ordu, savaş taktiklerini düşman safını tanıyarak ayarlıyorsa, dostumuzla iyi geçinebilmemiz için de onu doğru tanımalıyız. Toplumsal olarak hızlı yaşayan, hızlı tüketen ve unutan bireyler olarak hızlı bir şekilde bencilleşmemiz de kaçınılmaz oldu. Böyle olunca, etraf komşusu için, akrabası için kılını kıpırdatmayanlarla doldu. Nefsinin aleyhine gelen şeyleri, Allah için yaparak lehine çevirmek düşüncesi saf dışı edilince, kötülüklerin kaynağı da giderek beslendi. İşte bu noktada ihlâsın ne kadar kapsayıcı ve harekete geçirici bir ahlak olduğu gözlemleniyor. Çünkü, Allah'ın gizli ve açık olan her şeyimize, her anımıza vakıf olduğu düşüncesi, hayâ duygusunu geliştirerek insanın doğasına aykırı kötülüklere gem vurulur. Bir akrabanızla ya da arkadaşınızla olan dargınlık ve gerginlikler, uzun metrajlı olmaz, Allah için siz ziyaret edersiniz, Allah için adımı atan siz olursunuz. Ya da Allah için size bir adım atana, kapris yapmak yerine haklı dahi olsanız, onu mütebessim bir şekilde karşılayabilirsiniz. Kapınıza gelen bir fakire, Allah için bir şeyler verdiğinizde ‘Acaba bu verdiğim parayı ne yapacak, sahtekâr birisi midir ki?' gibi düşüncelere kapılmazsınız. Çünkü amaç, sadece Allah rızasıdır. Bu da şunu gösteriyor ki, amaç Allah için olunca, başkalarının ve benliğimizin esaretinden kurtularak özgürleşiriz. Şöyle ki, kişi zamirleri hayatımıza takıntılar ve egolar eşliğinde, ya da damarımıza basıldığı için değil de, onur ve izzet ihmal edilmeden, merhamet ve hayâ gibi güzel duygular eşliğinde gelir. Yani gerçek bir sosyalite, gerçek bir izzet ve bu bağlamda da sonsuz bir Allah rızası elde edilir.

İnsanoğlu, doğuştan getirdiği içgüdüsel ve dürtüsel davranışlarla hayatını idame ettirir. Bu sayede insan karnını doyurur, cinsel ihtiyaçlarını karşılar, çoğalır. Annelik ve babalık duygusunu tadar. Yani zevk kabı içerisinde bize sunulan, yaratılışla birlikte hayat bulan duygular, biyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan gereklidir. Bu sebeple, tasavvufi manada nefis mücadelesinde, nefis öldürülmez, eğitilir. Uyumak, yemek yemek, gezmek, dinlenmek gibi ihtiyaç ve isteklerimizle Allah bizim için hayatı çekilir hale getirmiş, süslemiş ve bizleri toplumsal hayatın bir üyesi yapmıştır. Dengeli yaşamamız şartlıyla, bu ihtiyaçlarımızı mübah alanına yerleştirmiştir. Bu durum, benlik duygusunun ihtiyaçlarımıza münhasır verildiğinin göstergesidir. Çünkü benliğini sıfırlayan, zillete düşen, kendi değerlerini bilse de bilmiyormuş gibi davranan kişi, otomatikman vakarlı bir Müslüman duruşuyla hareket edemez. Bunun sonucu olarak da, başkalarına değer ve kıymet veremez. Yani buradan, benlik duygusunun ne kadar gerekli olduğu ve dozunda ayarlanması gerçeği ortaya çıkmış olur. Biyolojik manada düşünecek olursak, insan kendisini düşünmeseydi, aç bile kalabilirdi. Çocukluk döneminde, benlik duygusu daha ön planda olduğu için, çocuklar hiçbir şeyi özellikle de anne ve babalarını paylaşmak istemezler. Bu çağdaki bencil tavırlar, çocuğun kendisini korumasına, ilgi ve alakayı artırmaya fayda sağlar. Çocuk ağlamasaydı, rahatsızlığını, çırpınarak göstermeseydi annenin de işi çok zor olurdu. Belki de çoğu bebek, ilgisiz annelerin elinde heder olur giderdi.

Bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemi derken yavaş yavaş insan kendisiyle yüzleşmeye etrafına ve kendisine değer biçmeye başlar. Hiç kimseyle oyuncağını paylaşamayan çocuk, artık annesini de oyuncağını da paylaşmaya başlar. Çünkü paylaşımdan da, ortak oyunlardan da zevk aldığını hisseder. Bir küser bir barışır, ağlar, kırılır, kırar ama arkadaşlarından da vazgeçemez. Yani yavaş yavaş, toplumsal hayatın içine süzülür. Dertlerle, sıkıntılarla göğüs göğüse gelir. İleride gülerek hatırlayacağı şeyler, o gün için üstesinden zor geldiği karamsar anlarıdır. Tabi ki anne ve babasından aldığı eğitimin, sosyalitesinin açılımında fonksiyonu çok geniştir. Ancak böyle bir eğitim ve yüksek bir kişisel mücadeleyle, cömertlikten zevk alan, başkalarının sıkıntısını gördüğünde içi sızlayan, aç birini doyurdukça karnı doyacak kadar fedakâr olabilen bir karakter ortaya çıkar. Ve giderek, Allah'ın rızasına yönelik bir sahada genişleyen toplumsal ilişkiler, İslam dininin istediği manadaki sosyaliteye doğru taşır insanı. Şayet murat, Allah rızasının dışına çıkarsa, ne kadar yardımsever olunursa olunsun, ancak benlik doyurulur. Bazen bu riya karışmamış ahlaki güzellikler, daha çok kurgulanmadan, düzenlenmeden kendiliğinden gelişir. Yani kişi cömertlik yaparken, ne Allah rızasını, ne de başka bir şeyi düşünür. Sadece verir. Su içmek kadar doğallığı vardır vermesinin. Ahlaki kazanımları, tabiatıyla gelişmiş bir süreçtir. İster tabiatıyla, ister mücadeleyle kazanılmış olsun Allah rızasının merkez alındığı sosyal bir hayat, insan olmanın vazgeçilemeyecek sorumluluğudur. Bu da ancak hayatla iç içe, zihin ve gönül jimnastiğiyle elde edilebilir. Bu içten mücadele sayesinde, her işin ihlâslı olması için start verilir. Kısaca teorik bir ihlâs anlayışından şuuru bol bir samimiyetle pratiğe doğru geçilir.

İhlas çok derin ve hassas bir konu olduğu için, her an duygularımızı ve düşüncelerimizi irdelememiz lazım. Cüneyd-i Bağdadi Hz. ne göre ihlas, Allah ile kul arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin buyuruyor. Yardım yaparken, farkında bile olmadan benliğimizi de pohpohlayabiliriz. Bunun içindir ki Resulü Ekrem sadaka için, sağ elin verdiğini sol elin bilmeyeceği kadar gizli verilen şeydir buyuruyor. Gizli olunca, nefsin eline de koz verilmemiş oluyor hakikatiyle. Eğer amellerin içine riya karışırsa, durum küçük ama mide bulandıran bir sinek gibi rahatsız edici bir hal alır.

Allah rızası, kişiyi en üst düzeyde yaşanıldığı takdirde, peygamberlerin yanında dahi yer alacak kadar, yüce makamlara taşır. Şehitler buna en güzel örnektir. Onlar, paradan puldan, makamdan mevkiden değil canların geçmişlerdir. Bizler basit eylemlerde bile gösteriş budalası olurken, onlar gözlerinin kırpmadan canlarını hiçe saymıştır, karşılığında cenneti alarak…

Sonuç olarak ihlâs, ibadetler de dâhil olmak üzere her fiile kadar uzanan bir ahlak olduğu için ve sosyaliteye yönelik eylemlerimiz de yaşamın geniş bir bölümünü kapsadığı için, samimi manada ,'sen' diyebildiğimiz anda, ihlâsın kapısını da geniş biçimde açıyoruz demektir. Sınırlarımızı ihlal ettirmeden, ne kadar Allah rızası için sen diyebiliyorsak Allah da bize ‘sen' diyerek işlerimizi rayına koyar. Sevgisini ve rızasını an be an hissettirir.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları