Değişim ve Algı Pozisyonu

Şeyda Dal

Tarih: 2009-06-17

Gelişmiş bir insan olma yolunda iyi bir performans sergileyebilmek, insan olmanın bize yüklediği en zor görev olsa gerek. Sahip olduğumuz sorumlulukların bir vücubiyetidir ki, bizi bağlayan güçlü bir inanç sistemiyle ve çok sağlam değerlerle muhatabız. Bu bağlamda, hayatımızın en ince ayrıntısında, attığımız her adımda büyük bir dikkat ve titizlik göstererek, hareket noktamızı doğru bir şekilde tayin etmemiz gerekiyor. Mücadele ve muhasebeyi kesmek, tembellik yapmak gibi bir lüksümüz yok. Yani kendimizi geliştirmek ve düzgün iletişimlerle iç dünyamızı doğrulamak yolunda, yeterli çabayı sarf etmemiz şart. Bu sayede hem kendimizin, hem de karşı tarafın nabzına göre şerbet vererek, olgunlaşma sürecindeki bocalamaları azaltabiliriz.

Aslında kişinin, mutlak doğrular çerçevesinde yaşam mücadelesi verirken, bazı zamanlar istikrarı sekteye uğrayabilir. Günahlar, yanlışlar, hatalar hepimiz için kaçınılmaz gerçeklerdir. Önemli olan, sarsılmaz bir yüreği destekleyecek güçlü duygulara sahip olabilmek ve düşe kalka yola devam ederek, zor hayat şartlarının sanki dışındaymış gibi yaşayabilmek. Tabi bu durum, yüksek karakter sahibi olmayı başarabilmiş, bağımlılıktan özgürlüğe doğru yol almış insanların işi. Böyle gelişmiş bir kişilik, doğruları sadece dışa bağımlı, ya da dışa yönelik olarak gerçekleştirmeyle kalmayarak, iç ve dış dengeyi koruyabilmekle sağlanıyor. Şöyle ki, sosyal hayatında olgunluğu yakalayabilmiş bir kişinin, iç olgunluğu her zaman hayal edilen ya da istenilen seviyede değildir. Yani çevresinde başarılı, verimli ve sevecen olabilen bir kişi, kendi özelinde başarıyı yakalamayabilir. Kazanmış olduğu statünün yardımıyla, düzgün iletişimler kurup, herkese fazlasıyla fedakârlık yaparken ve en sempatik yanıyla muamele ederken, iç dünyasında doğrularına aykırı davranırsa iç ve dış uyumu ister istemez bozar. Kısaca görünen yanlarımız, görünmeyen yanlarımızın, her zaman aynası mesabesinde değildir.

Bununla birlikte, manevi olgunluğu yakalayamamış kişilerin, sosyal başarılarının ve tutumlarının tamamen samimiyetten uzak olduğunu söyleyemeyiz. Toplumsal hayatda başarı düzeyi tavana vururken, içsel anlamda diplerde gezinerek çok iç açıcı bir tablo sergileyememesi anlamına gelir. Bu konunun derinliğine, şöyle bir örnek ışık tutabilir. Kendisine kalan mirasla, birden bire zengin olan bir kişiyi düşünün. Kısa bir süre içinde paranın verdiği imkânları kullanarak, hiç gitmediği mekânlara girip çıkmaya, zengin ve elit tabakanın sohbet ortamlarına iştirak etmeye başlayacaktır. Fakat çok geçmeden, sınıf ve kültür farkından kaynaklanan çatışmalar, su yüzüne çıkar ve kırılan birkaç pot neticesinde, paraya sahip olmakla, o sınıfın adamı olunamayacağı anlaşılır. Çünkü böyle bir insanın, giyim kuşamı yerli yerinde olsa da, kültürel yapısı bulunduğu mekana aykırılık içerir. Yani iç ve dış uyum paralellik göstermeli.

Bir kişinin sosyal hayatta bir numara olması, onun iç olgunluğunun da mutlaka üst düzeyde olması manasına gelemez. Rol yapılamayacak ortamlarda dengesizce davranılıyorsa, burada bir tutarsızlık var demektir. Çünkü özel hayatında başarıyı yakalayamayanların kodları, daha çok iltifatlara ve pohpohlanmaya yöneliktir. Frekansları, elalemin diyeceği sözlere göre ayarlanmıştır genellikle.'Nasıl tutarlı bir yaşantı sürebilirim, müspet ve menfi yönlerim neler, nasıl kendim olabilirim ve kendimi değiştirebilirim' sorularına cevap aranılmazsa, sosyal başarı elde edilse de için kof kalacağı şüphesizdir. Bu tarz insanların, dışarıdaki görüntülerine ters düşen doğal halleri, yanlış eğilimlerinden kurtulamadıklarının resmidir. İşte, insanın kalitesi burada belli olur. Gözlerden uzak en saf ve en fazla kendin olabildiğin anlarda. Yani kalite özel yaşantıda saklı.

Pek tabii insan sosyalitesi kadar insandır. Bütün cengâverlerin, Allah dostlarının destansı ve hayrete şayan hayat tarzı, kendilerini yok sayarcasına fedakâr oldukları için vücut bulmuştur. Fakat o büyük insanların, iç ve dış uyumu yakaladıkları dış güzellikleriyle, iç güzelliklerinin bire bir örtüştüğünü göz ardı etmemeliyiz. Doğrusu, çoğu ailede empati kurabilme ve objektif düşünebilme yetisi, sosyal hayata oranla çok asgari seviyeye düşüyor. Herkesi çeken bir insan, kapının eşiğinden adım atar atmaz, çekilmez bir kişi olabiliyor birdenbire. Ne yazık ki bu durum, pek çok birey için gizlenemez bir gerçek.

Fakat bu gerçek bizi, ailemizle birlikteyken yanlışa tahammülsüz bir tarzda, asker ocağındaki gibi bir disiplin anlayışıyla kalıplaştırılmamalı. Zaten doğru olan da bu değildir. En bilgili, ahlaklı bir kişi bile, zaman zaman öfkesini kontrol edemez. Sözlerine aykırı bir kişiymiş gibi davranabilir. Yapılması gereken, hataları en aza indirerek, uzun soluklu bir mücadeleye niyet etmek. Verdiğimiz mesajın ve imajın paralelliğinde, doygun bir maneviyata doğru yol alarak psikolojik terimiyle, kişisel bütünlüğümüzü sağlamak ana gayemiz olmalıdır. Yani Mevlana'nın deyimiyle olduğumuz gibi görünüp, göründüğümüz gibi olabilmek...

İşte, insanın kişisel bütünlüğünü sağlayabilmesi, dış dünyayı yanlış ölçülerden sıyrılarak tanımlayabilmesi, kendisini ahlaki manada kazanımlarla doğru bir şekilde koordine edebilmesi, kısaca kontrollü bir yaşam, düzgün bir altyapı gerektiriyor. Duygularımızı, düşüncelerimizi, ufkumuzun boyutlarını ve bütün tepkilerimizi belirleyen, bu altyapı; yani algı düzeneğimizdir. İletişimdeki bozukluklardan, tabulaşmış fikirlere, yontulması ve işlenmesi gereken her yanımız, bu algı düzeneğimizin (paradigma) doğru bir biçimde şekillenmesine bağlıdır. Çünkü beş duyu organımız beynimize her şeyi olduğu gibi yansıtırken, algı kompozisyonumuz gördüğümüz şeylerden farklı bir ana fikir çıkarır. Bunun içindir ki, görmek ve bakmak farklı şeylerdir denilir. Bu konuyu, sadece duyusal verilerin, insanlara farklı şeyler çağrıştırması manasında gibi, anlamamak lazım. Bütün duyuş ve düşünüşlerimizin sistematiği, algılarımızla besleniyor ve algılarımıza muhtaç. Bu sebeple doğru bilgilerin, temel değerlerin, uygulama bazında atağa geçmesi için, doğru algılayışlar üzerinde bina edilmesi gerekiyor. Hepimiz biliriz ki yanlış bilgiler silinmeden, doğruların, yanlışların çekim gücünden kaçamayacağı kesindir. Said Nursî Hz.'nin ifadesiyle, zehirli otların arasına, faydalı bitkiler ya da çiçekler dikilmez. Önce toprağın, o zehirli otlardan arındırılması şarttır. İnsanoğlu, çocukluktan erişkinliğe doğru yol alırken, işte bu beden ülkesine farkında olmadan ektiği, zehirli otları da beraberinde getirir. Bazı bireylerin, düzgün yetişmiş olmaları, yüksek eğitim seviyeleri, kültürel ve sosyal konumları neticesinde yanlış saplantı ve ölçülerden daha az nasiplerini aldığı gözlemleniyor. Kimilerinin de yanlış ölçüleri, toprağın altına metrelerce uzanırcasına kök salıyor.

Aslında algı bozuklukları, kişinin kendine yaptığı eziyetten başka bir şey değildir. Çünkü algıları düzgün yerleşmiş bir kişi, kendi algı sistematiğini çözebileceği için, karşı tarafın şifresini de kolaylıkla çözer. Muhatabının yanlış tutumlarını, onun algılarının yanlış yerleşkesiyle açıklayarak, olaylar karşısında daha olgun ve anlayışlı tepki verir. Ayrıca, fıtraten farklılıklarımız kompleks yapılanmamızda büyük bir yer işgal ettiği için, karşımızdakini yargılamadan önce bu gerçeği de göz ardı etmemeliyiz. Tabi bu gelişimi fes-hetmek anlamına gelmez. Bunun için tasavvufun derinliklerine varmış, psikoloji, sosyoloji ve diğer birçok ilimlere vakıf olan şahsiyetlerin, öğreti ve eğitimleri, taktik ve yöntemleri, algı dizilerini düzeltmeye yöneliktir. Eğitime tabii tuttukları kişilerin, yanlış tabularını değiştirerek, ufuk taraması yaptırırlar. Tabi mücadeleyi, herkes yalnız başına veriyor ama taktikler ve yol göstermeler insanın gözünü bir başka türlü açıyor.

Algı düzeneği yanlış işlediği zaman, dini emirleri riayet edilse bile manevi olgunluk açısından taşlar yerli yerine oturamaz. Söz gelimi, çok katı zihniyetin gölgesinde kalan bir anneyi düşünün. Çocuğu, sokakta oyun oynarken arkadaşıyla kavga ettiği için, ağlayarak annesinin yanına gelir ve arkadaşını şikâyet eder. Annesi ise ‘evladım arkadaşını çekiştirme, Allah sana kızar, seni cezalandırır' gibi korku tabanlı sözler sarf ederse ve çocuğunun eğitiminin her döneminde bu yaklaşımı devam ettirirse, çocuğunun da kendisi gibi dar açılı ve korku eksenli bir gidişata doğru yol alacağı kesindir. Tabiî ki günah olan eylemleri, çocuklarımız yaşlarının seviyesine göre öğrenecekler. Fakat bu davranış stiliyle, çocuklar yanlış fiilleri akıllarını devreye sokmadan kavrarlar, daha doğrusu kalıplaşırlar. Böyle yapmak yerine ‘ama güzelim, senin de hataların olabilir, kendini arkadaşının yerine koy' diyerek anlayışlı olmalarını sağlayarak, empati kurma yeteneklerini geliştirmiş oluruz. Yaşı biraz daha büyüdükçe, yeri geldikçe günahların benliğimize ne gibi zararlar verdiğine dair örneklendirmelerle, hayatın içinden tüyolar verebiliriz. Böyle bir olay karşısında çok cahil ve seviyesiz bir anne genellikle şu sözleri söyler: ‘Senin aklın çalışmıyor mu, arkadaşın seni dövdüyse sende onu dövseydin, sana küfrettiyse sende ona küfretseydin. Zaten onun annesi de böyle, çocuğundan da bu beklenir' sözleriyle çocuğunun tamamen suçlayıcı ve terbiyesiz olmasına zemin hazırlar. Bu yanlış davranışlar dizisi arasında kalan çocuğun güzel yönlerinin, yanlış biçimde budanacağı kesindir.

Adını ne koyarsanız koyun, sosyal hayatın her safhasında, algı yanlışlıklarına ve daralmasına rastlıyoruz. İlişkilerin baltalanması ve körelmesi de,hep bu bozukluklar yüzünden cereyan ediyor. Empati kuramayan, hep almaya alışmış, şımartılmış kişilerin başkalarının düşünce farklılıklarına hiç tahammülleri yoktur, alıngandırlar. Zaten alınganlık, herkesi kendi düşünce ikizin gibi beklemekten kaynaklanan bir duygudur. Şu bir gerçek ki, güzel ahlaklar kimsenin tekelinde değil, kötü duygular da birkaç kişide toplanmış değil. Karşımızdakine bakarken, ola ki Allah'ın katında benden daha üstündür ya da üstün duruma gelebilir gibi, bir yaklaşımla bakmak lazım ve algı kompozisyonunu mutlaka dikkate alarak değerlendirmek lazım. Böyle davranınca kimseyi güdülmüş psikolojisine sokmadan, arkadaşça verimli olabiliriz. Çünkü sözler insanları etkilese de, yaşantıdaki manevi açılımlar, geniş çapta bir etkileşime sebep olur.

Kadın erkek ilişkilerindeki çarpıklıklar da, hep bu yanlış biçimlendirmelerin bir getirisidir. Kadın ve erkeğin sorumluluklarını bilmek ayrı bir şeydir, bu haklar doğrultusunda davranmak ise bilmenin çok ötesinde bir kabiliyet gerektirir. Örneğin; bir erkeğin kadınlara bakış açısını tespit etmek için, karısına olan muamelesini görmeye gerek kalmaz. Çok basite alınabilecek düşünce stiliyle kendisini ele verir. Mesela kocası tarafından dövülmüş ve mağdur edilmiş bir kadını televizyondan izlediğinde, yanlış ölçülerin etkisiyle ‘Bakalım ne yaptı ki kocası onu dövdü' diyerek, duygu ve düşüncelerindeki bozukluğu ilan eder. Tabi algılarımızdaki yanlışlıklar, bütün duyuş ve düşü-nüşlerimizde, yanlışlıklar olduğunu simgelemez. Bir yanımızla mükemmel bir tutum sergilerken, diğer bir yanımızla garibanları oynayabiliriz.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Hayata dair her şeyde, farkında olmasak da algılarımızla iç içeyiz. Kadın erkek ilişkilerinde, çocuk eğitiminde, ahlaki değerlerin muhafazasında ve yaşamın daha birçok karesinde algı düzeneğimizin renklerinden fay-dalanıyoruz.

Garantisi olmayan soluk alışverişlerin kıymetini daha iyi idrak ederek, ölüm ve ahiret bilinciyle hareket etmemiz şart. Önemli olan doğruyu bilmek değil, benliğimizi yanlış ölçülerden kurtararak doğru bilgi ve doğru ölçü bileşkesini iyi kurarak benliğimize odaklanabilmek…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları