Dr. Fahrettin Er' le Söyleşi; Afrikanın Kara Bahtına Hüzünlü Bakış

Tarih: 2009-02-09

Feyz: Gerçekten siz doktor musunuz yoksa ziraat mühendisi mi, modacı veya sanat tarihi uzmanı mısınız? (Bize gülerek cevap veriyor)

Dr. Fahrettin Er: Doğrusunu isterseniz bu memleket için uğraşılarım doktorluğumun önüne geçti diyebilirim. Beni hastalarımdan tutun da Afrika'daki insanlara uzanan şevkat eline ortak olmak isteyen merak eden bir çok kişi-ler aramakta. "Ormanlarda niye canlı yok?" sorusunun cevabı şu kadar basit çünkü kuşların ve canlıların yiyeceği yok ta ondan. Tamamen çam ağacı, hiç meyve ağacı yok. Bu durumda kuşlar ve diğer canlılar da yok yani ekolojik dengeyi düşünmeden bir ormanlaşma. Ayrıca orman yangınlarında yanan binlerce çam ağacı, yazık... Şayet bilinçli bir orman ihyası olsaydı reçinesi çok yangın anında hızlı yanan ağaçların yanına yanması daha zor ve yavaş olan meyve ağaçları dikilseydi, hasarlar bu kadar büyük ve vahim olmazdı.

Afrika`nın kara talihi, ancak karşılıksız yardım elinin uzanması ile kırılabilir

Feyz: Afrika'da yapmış olduğunuz açılımdan bahseder misiniz? Bu çalışmalar ‘zencilerin beyaz adama olumsuz bakış açısını` kırdı. Çaresiz insanların dertlerine yine tarihte olduğu gibi Anadolu insanının şefkatli eli merhem olmuştur.

Dr. Fahrettin Er: Nijer`de 2 ay içinde sağlık ekibiyle birlikte 350 kişiye fıtık ameliyatı yaptık. Afrika Osmanlıyı biliyor, Türkiye`yi yeni yeni tanıyor. Bu işler bizim dedelerimizden bize kalan, boynumuza bir borçtur. Anadolu insanından bu fedakârlık beklenilmektedir. Mesela Nijerliler bir problemin çözüleceğine inanırlarsa "Bu problemin çözümü için bir Abdülaziz lâzım" diyorlar. Eğer hiç çözülemeyecek bir problemse o zaman "Bu problemi Abdülaziz de gelse çözemez!" diyorlar. Malum bu darb-ı mesel, Sultan Abdülaziz'in problem çözmek için gönderdiği adamıyla ilgili...

Afrika`nın kara bahtını Anadolu insanının sevgi, merhamet dolu yüreği ve şefkatli elinin değiştireceğine inanı-yorum. Afrika`da görüştüğümüz birçok üst düzey yetkili "Afrika`nın asırlardır gülmeyen yüzünü Anadolu insanı güldürecektir."demekte...

Afrika'ya Uzanan Anadolu İnsanı

Feyz: Afrika Anadolu insanından ne bekliyor?

Dr. Fahrettin Er: Afrika ülkelerinde yapılacak sağlık hizmetleri için bilhassa revir ve polikliniklerde gerekli tıbbî malzemeler Türkiye'den kolayca temin edilebilir. Çok sayıda hekimin kullanmadığı ama sağlam olan ultrason cihazı, tansiyon aleti, (steteskop) dinleme aleti, EKG cihazı, otoskop (kulak, burun, boğaz için), oftalmoskop (göz için), santrifüj, mikroskop, sünnet setleri, küçük cerrahi setler, teraziler ve başka cihazlar bir şekilde temin edilebilir. Bizim burada önemsiz gördüğümüz küçük malzemelerin orada büyük bir ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Yani depolarda çürüyecek olan bir çok malzemeyi bu hayırlı işler için kullanabiliriz.

Açılan bu revir veya polikliniklerine doktor teminine gelince, her ay olmak üzere duruma göre, gönüllü iki veya üç hekim gidebilir. Bunların branşları da ona göre uygun biçimde ayarlanabilir. Böylece, şimdilik oralar bu usulle doktorsuz bırakılmamış olur. Yani gönüllü hekimler bir planlama ile sırayla kendi mecburi mesailerini Türkiye'de aksatmadan sağlık hizmetleri için koşturmuş olacaklardır. Oraya giden bir daha gitmek isti-yor. İnsanda şöyle bir his uyanıyor, "Biz bu insanlarla aynı dünyada yaşıyoruz öyle mi!.. hem de habersiz!.." İnsan kendinden utanıyor doğrusu. Size ilginç bir şey anlatayım; plastik pet şişelerin üzerine basarak ip kakmış ve kendilerine ayakkabı yapmışlar, o insanlar bu kadar yokluk içinde yani…

Feyz: Yemeği önüne geç gelen bir babanın serzenişi, eve bir şey eksik alınınca hanımın kızgınlığı, istediği alınmayan çocukların isyanı bu manzara karşısında utanmalı…

Dr. Fahrettin Er: Kesinlikle doğru söylüyorsunuz. Gördüklerimizin ancak bir kısmını sizle paylaşabiliyoruz. Bizim de göremediğimiz ne acı olayları duyu-yoruz…

Beni Gerekirse Bağlayarak Ameliyat Edin

Feyz: Afrika'da yaşadığınız ilginç anılarınız olmuştur mutlaka; öyle değil mi?

Dr. Fahrettin Er: Her defasında aklıma gelince ağladığım bir olay var. İsmi Hüseyin, Kerbela'da şehit olan Hz. Hüseyin (RA) efendimizin ismini almış… Nijer'de dokuz on yaşlarındaki Hüseyin'in fıtığını ameliyat edecektik. Ama onbeş yaşından aşağı olanlara belden anestezi yapılamadığı için, başka imkânımız olmadığından fıtık bölgesini iğne ile uyuşturarak lokal anestezi ile ameliyat planladık. Ancak ilaç yeterli olmamış ki, derisini neşterle keserken çocuğun ağrı duyduğunu anlayınca, biraz daha uyuşturucu yaptık ama yeterli olmadı. Bunun üzerine hemen ameli-yata devam etmeme kararı aldık. Kestiğimiz yeri tekrar dikip bırakacaktık. Bunu tercümanla Hüseyin'e söyledik. Bir türlü masadan kalkmak istemiyor. Tercüman bize şöyle söyledi, "Hüseyin masadan kalkmak istemiyor, ‘Ben ilk defa bir doktor gördüm bir daha doktor bulup bulamayacağımı bilmiyorum. Ben hergün acı çekiyorum. Masaya yatmışken bu şansımı kullanmak istiyorum. Türk doktorlara söyle, ben dayanırım. Gerekirse beni bağlasınlar' diyor." dedi. Evet ismi gibi yiğit bir çocuk. Bu ameliyatı göz yaşları ile tamamladık...

Hastaları ameliyat ediyoruz. Ne olur bizi yanlış anlamayın yokluktan ellerimizi yıkayacak su yok. Hastaları ameliyat ediyoruz, bahçeye bir yere bırakıyoruz. Serumları ise ağaçlara bağlıyoruz. Tamamen yokluk, tamamen imkansızlık. Baktık ki ameliyattan sonra insanlar aç. Onlara kendimiz için götürdüğümüz makarnaları yemek yaptırarak verdik.

Su Kuyuları

Feyz: Söylediğiniz kadarıyla su sıkıntısı yaşanmakta, bunun içinde açtırdığınız su kuyularından bahseder misiniz?

Dr. Fahrettin Er: Su ciddi sıkıntı… Kadınların büyük bölümünün vakti su çekmekle geçiyor. Bu durum bel fıtığının çokça görülmesine neden olmakta. Biz yine gönüllülerin sayesinde su kuyuları açtırdık. Mesela Simav'da bir konferansım vardı. Konferans yapılacak yeri bilmiyordum. Arabadan başımı uzatarak bir vatandaşa salonu sordum "Doktorum ben sizi götüreyim" diye heyecanlandı. Ben ona şaşırarak nereden anladın doktor olduğumu dedim. "Baksana afişlerine" dedi, baktım ki büyük afişler yapmışlar. Kendimi görünce gerçekten utandım. Ama güzel şeylere vesile olmak adına da yapmaktan memnunum. Konferans sonunda herkes gerçekten duygulandı ve "bir kuyu da biz açtıralım" dediler ve şimdi Simav'ın da bir su kuyusu var Afrika da…

Feyz: Sizin "keçi ailesi" projeniz var. Nedir bu bize anlatır mısınız?

Dr. Fahrettin Er: Bu zamana kadar dünya genelinde yapılan yardımlar kalıcı olmuyor, olamıyor. Ne yapabiliriz diye düşündük ve mühendis arkadaşlar da vardı. Keçi ailesi prrojesini başlattık. Nedir bu proje? Dul kalmış kimsesiz aileler başta olmak üzere, bir erkek iki dişi keçi veriyoruz. 1300 aileyi böylelikle keçi yetiştiricisi haline getirdik. Keçinin kıymeti yok, bir keçiye 6-7 dolar diyorlar. Bizim arkadaşlar "böyle olmaz bu bölgede keçinin kıymetli olması için bir keçi piyasası oluşturalım" dediler ve keçileri 30 dolardan aldık. Ancak bu sayede onlara çalışmayı öğretebiliriz. Çünkü yoksulluktan yapacak bir şeyleri kalmamış...

Feyz: Manisa`nın düşman işgali ile yanarak kül olmasının ardından, şehrin dört bir yerine diktiği ağaçlarla adını tarihe `Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi` olarak yazdıran bir doğa aşığından sonra; bu örnek çevreci hareketinizle, yıllardır Spil Dağı eteklerindeki yaban ağaçlarını aşılıyorsunuz. Nasıl başladı bu çalışmalarınız?

Dr. Fahrettin Er: Öncelikle bana verilen bir görev yok. Ormanlarda gezerken dağlarda canlıların olmadığını fark ettim. Bu durum ilgimi çekti. Kendi kendime bu soruyu sormaya devam ettim. Bölgedeki gezdiğim dağlarda gördüm ki meyve ağaçları yok. Tabi ki bunu derken bakıma muhtaç ağaçları kastetmiyorum; yabani erikler, yabani armutlar hatta yabani çilekler, kuş üzümleri ve çitlembik ağaçları, defne ağaçları bu listeyi uzatabiliriz. Dikilecek dağın hava şartlarına uygun olabilir. Bunu ziraat mühendisleri daha iyi bilebilirler… Fakat benim yapmak istediğim bir örnekti. Yoksa siz de takdir edersiniz, bütün Anadolu coğrafyasına yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Benim hissettiklerimi hisseden doğa gönüllüleri bu çalışmaları geliştirebilirler. Mesela bir sürü köyler var, mutlaka gönlü ormanların yok olmasına el vermeyen insanlar vardır. İşte bu insanlara bir ışık tutabilirsek bizim için büyük bir mutluluk, sevinç olacak. Ben ne yapabilirim tek başıma demeden dostlarımla beraber kalkıştık bu işe…Bütün dünya televizyonlarından gelip çekimler yaptılar, röportajlar yaptılar. İnanıyorum ki Türkiye dışında başkalarına ilham oldu bu küçük çalışmalarımız. Önce "acaba yapılabilir mi?" ile başladık; devamında yapmaya çalıştık, sonunda ise çabalarımız meyvelerini vermeye başladı. Dağlara atılan binlerce meyve çekirdeklerinden bazıları yeşermeye başladı.

Ahlat ve deli armut denilen yaban ağaçlarına 8 çeşit meyve aşısı yaparak hem ağaçlara hem de onun üzerinde bulunan böceklere, doğadaki kuşlara ve tüm canlılara hizmet etmiş olduk.

Elimde bağ makası, testere ve yaban ağaçlarını aşılamada kullandığım malzemelerle birlikte yaban ağaçlarını tek tek aşıladım. Bunun sebebi de, biraz önce kısaca bahsettim. 1999 yılında dağları gezerken bir şey farkettim. Her tarafta çok yoğun çam ağaçları var fakat içinde neredeyse yok denecek kadar az kuş var. Bunun sebeplerini düşündüm. Hem doktor hem de biyolog olmasından dolayı şöyle doğru bir mantık yürüttüm. `Kuşların olması için ormanda böceklerin olması lazım. Böceklerin olması için de böceklere gıda lazım.` dedim. Çamlarda böceklere uygun gıda olmadığı için de hayvan çeşitliliğinin olmadığını gördüm. Bunun için ne yapılabilirim ormanlara diye düşündüm. Ormanın içine baktığımda, halk arasında bilinen ahlat ve deli armut denen ağaçları fark ettim. Aşılanarak farklı cinslerdeki armutlara dönüştürülebileceğini tespit ettim. Hatta bunla kalmayıp Mayıs ayından Kasım ayına kadar meyve verecek 7-8 çeşit armut ağacı aşısına başladım. Sonuçta bu ağaçlardan oluşacak meyvelerin böcekler, kuşlar ve arılar tarafından yenebileceğini düşündüm. Böylelikle orman içerisinde canlının artmasıyla tilkinin, sincap gibi hayvanların da çoğalarak hayvan çeşidinin bol olacağı bir ormanın oluşturulmasını ve bunun için de, mutlaka ağaçların aşılanması gerektiğini düşünerek bu işe kalkıştım.

Bugüne kadar yaklaşık bin 500 ağaç aşıladım; yetişemediğim yerlerde adamlar tutarak bu işi, görevi yerine getirdim. Bugüne kadar epey para harcadım ama bunun hiçbir önemi yok. Önemli olan insanoğlunun birileri tarafından katledilen ormanlar ve içinde yaşayan canlılar için bir şeyler yapabilmesidir. Bunu yıllar önce Manisa Tarzan`ı Ahmet Bedevi yapmış. Bu ülkenin binlerce Ahmet Bedevi`ye ihtiyacı var. Geçen yıl aşılamasını bitirdiğim bir çok ağacın meyvelerini insanlar yaptıkları piknik sonrasında yediklerini söylediler. Bu bana büyük bir haz verdi. Ömrüm el verdikçe aşılamaya devam edeceğim. Ta ki ormanlarımızda kuş zenginliği, diğer hayvan zenginliği tam manasıyla oluşuncaya kadar. Biz atalarımızdan bu ormanları dolu bir şekilde teslim aldık. Biz de gelecekteki torunlarımıza dopdolu bırakabilmek için böylesi bir olayın öncülüğünü yapıyorum. Doğada bu uğraşla meşgul olarak stres atıyorum, modern çevrecilik de bu olsa gerek. Hastanede insanlar hastalarım, doğada da bu deli ağaçlar hastalarım. Her iki kesime de şifa dağıtmaktan büyük bir keyif alıyorum.

Dağlara Meyve Dikilmesi

Feyz: Dağlara meyve çekirdekleri atıyorsunuz. Peki, bu proje nereden çıktı, sonuçları neler olabilir, ilgi görecek mi ve tabiat açısından önemi nedir? Dağlara meyve dikilmesi projenizden bahseder misiniz?

Dr. Fahrettin Er: Yaz aylarında sofralarımızın vazgeçilmezi olan meyvelerin çekirdeklerini ne yaptığınızı hiç düşündünüz mü? Diğer atıklarla beraber çöpe gidiyordur muhtemelen. Çekirdeği de yenilebildiği için belki kayısı bunun dışında kalabilir; ama bütün çekirdeklerin kaderi çöpe gitmektir genellikle. Her bir çekirdek aslında bir ağaçtır.

İstisnasız her ağacın nüvesi, ilk hali çekirdektir. Fideye dönmüş halleriyle görmeye alıştığımız ve ilkbaharda diktiğimiz zeytin, çam, ladin, şeftali, kayısı, erik gibi bitkilerin kaynağı da aslında çekirdekler. Fide veya Ege'deki yaygın tabiriyle fidanlar, Anadolu'da önemli bir ticarî sektör olduğundan, çekirdeklerden ağaç dikmek hiç gündeme gelmez bu ülkede.

Her çekirdek bir ağaçtır

Bu düşünceler içersinde "Her çekirdek bir ağaçtır" kampanyası başlattık. Ağaç ve orman kavramına işin kaynağından, yani çekirdekten bir bakış açısı getiriyoruz. Yediğimiz meyvelerin çekirdeklerini çöpe atmayarak, yeşermesi için dağlara bırakıyoruz; çünkü bu çekirdeklerin her birinde bir ağacın saklı... Bu çalışalar son derece basit ve uygulanabilir aslında; çekirdekleri belirli merkezlerde toplamak, sonra da bunları dağlık araziye atmak. Atma işini gönüllüler de yapabilir, bölge okulları da. Toprağa rasgele bırakılan her on çekirdekten birinin mutlaka tuttuğunu gördük. Geçen seneki attığımız binlerce çekirdek fide oldu. Biz bunu müşahede ettik ve çok sevinçliyiz. Neden olmasın oran yüzde bir bile olsa yine de büyük bir başarı. Eğer siz dikerseniz, çekirdeklerin her birinin ertesi yıl, başını topraktan çıkardığını görürsünüz. Hesap basit, bir dağa 1 milyon çekirdek atılabilirse, bunların en az 10 ile 100 bini, meyve ağacı olarak geri dönecek.

Ormanı bir ev gibi düşünürsek; salon, oturma odası, çocuk odaları hatta banyo tuvalet bile mevcuttur ama mutfak unutulmuştur. Ormanın mutfağı olmaması demek, orada meyve veren ağaçların bulunmamasıdır. Sadece çam ve türevi reçineli ağaçlardan oluşan ormanlarda, doğal olarak vahşi hayvanları besleyecek bir ortam oluşamıyor. Beslenemeyen hayvanlar da bizim ormanlarımızda yaşayamıyor. O bakımdan ormanlarımızda mutfak bölümü eksik kalmıştır. Bu meyvelerden sadece hayvanların değil, insanların da faydalanması amaçlanmalı. Aşılama dışında diğer çalışma ise ormana badem, ceviz ve kestane ağaçlarının dikimidir.

Sağlık ve Eğitim Derneği üyeleri ile bu iş için seferber olan çevreci doktorlar sayesinde, bugüne kadar toplam 5 bin yeni ağacın dikilmesine ile ormanlar aynı zamanda bir gelire dönüşebilecek. Özellikle kestane ağacı ormanlarda kolaylıkla yetişmekte ve aşılanmaktadır. Bu durum da dağlarımız büyük bir nimettir. Sadece insanlar için değil canlılar içinde kestane, badem ve cevizin özellikle ağaçkakan, sincap gibi kabuklu meyvelerle beslenen hayvanların kışlık gıdalarının temini için büyük önemi var. Bu gibi meyveli ağaçların olmadığı ormanlarda hayvanların yiyecek ihtiyacını karşılaması ve ha-yatta kalması mümkün değildir.

Arılar Bizi Terk Ederse...

Aslında devlet, ormanda yaşayan kuşların konforunu düşünüyor. Üretilen suni kuş yuvaları çam ağaçlarına bırakılıyor. Bu kuşlar için iyi bir hizmet belki de, ama maalesef bu yuvaların kiracısı yok. Çoğu zaman boş kalıyor. Kuşlar bir yana, sadece Manisa ve çevresi değil bütün Batı Anadolu ormanları tavşan, keklik, güvercin, arı gibi türler açısından da son derece fakir. Temel gıdası polenli ve şekerli gıdalar olan arıların da çam ormanlarında fazla seçeneği yok. Son yıllarda tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanımının artması arıları dağlara kaçmıştır. Dağlarda da aradığını bulamayan arıların yok olma tehlikesi yaşanmaktadır. Bir anda ortadan kaybolan arı kolonileriyle ilgili basına yansıyan haberleri okuyoruz. Bu, durumun vahametini ortaya koyuyor, Einstein'ın bir sözünü hatırlatmak istiyorum bu noktada. ‘Arı nesli yeryüzünden yok olursa insanoğlu ancak dört yıl yaşayabilir' diyor. Neden? Çünkü sebze ve meyvelerin yetişmesi için tozlaşmayı sağlayan arılardır. Arılar olmazsa tarımda verim sıfırlanır. Benim çalışmam arıları hiç değilse dağda biraz rahat ettirmek... Aşılanan yabani armutların (ahlat) meyve vermeye başlaması, onlar için önemli besin kaynağı oluyor.

Feyz: Bu konuda yeni çalışmalarınız var mı?

Dr. Fahrettin Er: Aşıladığım üç bin yaban armudunun sayısını 100 bine çıkarmayı hedefliyorum. Aşılamada farklı cinsleri kullanarak, 7-8 ay boyunca ormanda armut mevsimini sürdürebilirim. Dağlar hayvan yönünden ne kadar zengin olursa ovaların verimi artar. Dağlar arı bakımından zengin olursa ovadaki sebze, tahıl ve pamuk verimi artar. Güçlü orman, güçlü ova demektir.

Ormanlarda kuş sayısı azalınca, ormanları yiyip bitiren zararlı böcek ve tırtılları da yok etme imkânı kalmadı. Kimyasal ilaçların kullanımı böylece artmış oldu. Zararı her geçen gün görülen kimyasal ilaçlardan kurtulmanın yolu kuşların yeniden ötmesini sağlamak.

Küresel Isınmaya Karşı Fotosentez

Feyz: Maliyeti sıfır denebilecek kadar az, herkesin katılabileceği, ses getirecek ama bir o kadar da çevreye faydalı bir çalışma. Bu projeniz şüphesiz "küresel ısınma" için önemli…

Dr. Fahrettin Er: Küresel ısınma ve susuzluk dünyayı bekleyen felaket. Küresel ısınmanın sebebi, havadaki karbondioksitteki on binde birlik veya on binde ikilik artıştır. Karbondioksit artınca sera etkisi oluşuyor, sera etkisinden dolayı soğurulamayan ultraviole ışınları yerküreyi hızla ısıtıyor. Yerküre ısındıkça buzullar eriyor, buzullar eridiği için daha çok ısı absorbe oluyor ve bir fasit daireye giriyor dünya. Onun için karbondioksiti azaltıp, bunu oksijene çevirecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bu fotosentez mekanizmasıdır, yani yeşil yapraklı ağaçların yaptığı iş. Bunların sayısını olabildiğince arttırmamız lazım.

Bunların sayısını arttırmanın çok basit yolları var aslında. Devlet her yıl binlerce çam fidanı dikiyor. Özel kuruluşlar, gönüllüler, çevre dernekleri bu iş için seferber oluyor. Çam fidanı dikmek hem masraflı, hem zaman, emek ve özen isteyen bir iş. Oysa sonuçta her fidan bir çekirdekten çıkıyor. Yaz aylarında yediğimiz kiraz, vişne, kayısı, erik ve şeftali çekirdeklerini çöpe atmak yerine toprağa atalım. Bu işin bir püf noktası var. Bir fidanı dikmek için toprak, gübre, sulama gibi ek katkılar lazım. Oysa bir çekirdeğin topraktan yetişip fidan haline gelmesi, sonra da ağaç olması için bir avuç toprak yetiyor. Her çekirdek, kendi çekirdek kalınlığının yarısı kadar toprakla örtülürse oradan ağaç olarak çıkabilir. Bu işin kuralı bu. Bir santim kadar toprağın altına girmesi, çekirdeğin çimlenmesi için yeterli.

Çekirdeği toprağa bırakmanın iki yolu var. Birincisi saçmak, ikincisi toprağa gömmek. Gömdüğünüzde bir çekirdeğin bitmesi yüzde yüz ihtimal. Attığınızda ise bu ihtimal yüzde 10'a düşüyor. Paraşütle atılacak çekirdekler, bu işlemin öncesinde TORF denilen organik bir madde ile kaplanacak. Kaplama işlemini gerçekleştirmek için çekirdekleri bir kazana doldurmak ve içine bu maddeden atmak yeterli oluyor. TORF'un özelliği, havadan atılan çekirdeklerin çimlenme ihtimalini yüzde 70'lere kadar çıkarıyor.

Bu projede gönüllüler yamaçlara çekirdekleri gömecekler, ulaşılamayan dik yamaçlara ve derin vadilere ise çekirdekler havadan atılacak.

Ormanlara meyve ağacı ekme projesinin tek faydası kuşlara ve hayvanlara sağlayacağı gıdalar değil elbette. İşin ilginç bir boyutuna da dikkati çekmek gerekirse, bu tip ağaçlar yangınlara karşı dirençli. Çünkü meyve ağaçları reçinesiz. Bu yüzden tutuşmaları, çam gibi reçineli ağaçlara nazaran oldukça zor. Çam ve benzeri bitkiler kolay yandığı gibi, yangın esnasında kozalaklar uzun menzilli bomba etkisi yapıyor. Yaz aylarındaki orman yangınlarında, olayın büyümesinin en büyük sebeplerinden biri, çamlardan fırlayan, ateş topu halindeki kozalakların yangını bir anda yüz metre öteye taşıması oldu. Bu sayede orman yangınları olsa bile müdahale imkanı sağlayacak hatta tampon bölgelere dikilecek meyveler sayesinde orman yangınları durdurulabilecektir. Beni durdurup, ‘doktor bey çocuklarımız hiç meyve yemezdi, şimdi sırf size çekirdek getirebilmek için meyve yemeye başladılar.' diyorlar. Bu da beni ayrıca mutlu ediyor. Gelişimlerinde çok önemli olan bir gıdayı çocuklara yedirebilmek beni mutlu ediyor. Bu projenin uygulanmasına sadece Manisa'da değil, bütün Batı Anadolu'da ihtiyaç var.

O sebeple Manisa dışındaki Batı Anadolu illerindeki belediyeler ve gönüllüleri de projeye katılmaya davet ediyorum.

(Kampanyaya katılmak isteyenler; www.doktorfahrettin.com internet sitesini ziyaret edebilir.)


Son Eklenen Yazılar

Kibrin Nedenleri ve Çeşitleri / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerinde görmek istemediği birtakım çirkin sıfatlar vardır. Bunlardan en kötüsü kibir yani büyüklenmektir. Rabbimiz Kur’ân’da ilk büyüklenen...

İnsanın Eman Arayışı / Prof. Dr. Celal Türer

İnsan-fıtrat ilişkisinde güven kavramının yeri nedir? Nasıl şekillenir? Güven kavramı çok boyutlu; duygudan inanca, fizikten metafiziğe, bireyden sosyale, hayat...

Çocuk ve Allah İnancı / Prof. Dr. Sefa Saygılı

Dini inanç ve insan psikolojisi arasında ne tür bir ilişki var? Din ve psikolojinin yakın bir ilgisi var. Bütün dünyada yapılan çalışmalarda gösterilmiş ki, din...