Aşıklar Nasıl Yaşar

Dr. Alper Yücel Zorlu

Tarih: 2009-02-09

Âşıklar nasıl yaşar? Âşık kimdir? Âşıkların gizemi nedir? Bu soruların ceva-bı "Aşk nedir?" sorusunu bilmeden asla mümkün olmamasına rağmen, biz insanların bazı şeyleri kolay anlayabilmesi için, konunun anlaşılabilir tarafından tutunmaktan başka çare görünmüyor. Tüme varım metoduyla baktığımızda âşıktan aşka gitmek gerekirken, tümden gelim metoduyla baktığımıza ise aşktan âşığa gitmek mantıklı görünüyor. Burada yüceltilen kavram aslında âşık değil aşktır. Çünkü bilindiği üzere yeryüzünden nice âşıklar geçmiş, ama sonunda her aşığın, kendi şahsında yaşadığı şey, "aşk" olmuştur. Bu yönüyle de âşık gider ama aşk kalır yeryüzünde. Çünkü âşığı yeryüzünde tutan şey yaşadığı toprakla olan bağı değil, bu topraklarda yaşadığı aşktır. Bu yüzden, zamanlar mekânlar geçse de aşk kalır sadece dillerde, gönüllerde, zihinlerde. Aşk, bir başka sinede yeniden canlanır, hayat bulur, sonuçta aşk zamana, mekâna ve gönüllere damgasını vurarak devam eder. Çünkü kâinatın mayası aşktır. Hayata anlam katan şeydir aşk… Bir bakıma hayatın ruhudur.

Çünkü hayat, aşkla anlam kazanır. İşte bu yüzden, insanı da kutsal kılan şeydir aşk. Aşk, kendinden geçmek, aşk kendini bulmak, aşk, hakikatle buluşmaktır. Âşık insan, ilimde, ahlakta, hizmette ölçü ve denge içinde zirveleri tutandır. Âşık insan, bunların hepsinde muhabbeti yakalayandır. Âşık insan, sevdiğinden başkasına gönlünü vermeyendir. Âşık insan, sevdiği uğruna her türlü cefaya göğüs gerendir. Âşık insan, sevgisiz değil, aşksız yaşayamayandır. Âşık insan, sevdiğinden başkasına bel bağlamayandır. Âşık insan, sevdiğinin haliyle hallenendir. Âşık insan, aşkı haliyle anlatandır. Âşık insan, sadece aşka koşandır. Âşık insan, en çok aşkı önemseyendir. Âşık, "aşkının" büyüklüğüne sığınandır. Aşk burada anlatıldığı kadarıyla kelimelerin kabına sığdığı için somuttur, bundan sonrası ise, tamamiyle subjektif ve başkalarına soyut…

Şimdi, aşka bu kadar methiyeden sonra, "Âşık bu hale nasıl gelir?" sorusunun cevabını araştırmak, tüm bu övgülerden daha mühimdir.

Şah-ı Nakşıbend, "Ben en ednayım." diyerek başlamış işe… Büyük âşık, yoluna çıkan Hızır'a, "Bir tane kalbim var, onu da beni maşukuma ulaştıracak vesileme verdim. "demiştir. Aşkın temsilcisi Mevlana (ks); sevdiği için verilen habere "yalandı" diyenlere, "Yalanına üzerimde ne var ne yok verdim, gerçeğine herşeyimi veririm." demiştir. "Bu insanları bu hale getiren nedir?" denirse, tek cevap; "Nefsi tanımaktır." Yani kendine verilen nutfeyi çözmek.

Hiç kimse aşka "somut" demez, biz dedik. Çünkü âşıkların dünyasında dini yaşantı ve rasyonelite açısından gayet elle tutulur bir ölçü dünyası olduğunu biliyoruz. Bu ölçü dünyasını bir bütün olarak ele aldığımızda hayata malolmuş örnek mümin tipi karşımıza çıkmaktadır. Bu örnek, taklit edilebilir ve tekrarlanabilir, yani kendisiyle amel edilebilir ve ölçü halinde hayata aktarılabilir, gözlemlenebilir bir gayrettir. O nedenledir ki manevi büyükler, "Abdülkadir Geylani'nin amelini işleyen Abdülkadir Geylani olur." demişlerdir. Amelî tasavvuf kitapları bunun örnekleriyle doludur. Burada öz ile söz aynı olunca, aynı fiil başarılmış, imtihan başarıyla verilmiş demektir.

İslam tarihi, âşıkların hayatlarındaki inceliklerle dolu ve alabildiğine zengin, alabildiğine muhteşemdir. Her biri, yaşantılarındaki canlı örneklerle Müslümanlara günlük hayatlarında nasıl düşünmeleri gerektiğinin ölçülerini vermişlerdir. Tarihe geçmiş bu örneklerin en can alıcı özelliği duygu, ilim ve akıl dolu oluşudur ki, buna "hikmet" denir.

Bu örnekler saymakla bitmez. Mesela Ahmet Yesevi Hz. ömrünün 63 yılını toprağın üzerinde geçirmişken, sonraki 62 yılını Hz.Peygambere olan muhabbeti nedeniyle "Ben O'nu (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sevdiğimi iddia etmekle birlikte, O'ndan uzun bir hayat yaşar, O'nun görmediği gün ışığını görür, O'nun yemediği ekmeği yer, suyu içersem, bu sevgi iddiasında yalancı ve O'na karşı vefasız olmaz mıyım?" diyerek, dergâhın bahçesindeki toprağa lahdi andıran bir hücre kazdırır, "Allah'ın Sevgilisi bu yaştan sonra toprağın altındaydı."düşüncesiyle, 125 yaşında vefat edinceye kadar, ömrünün geri kalan 62 yılını da toprağın altında geçirmiştir. Bizler hiç şüphesiz Ahmet Yesevi Hz.'nin yaptığını yapamayız ama geri kalan ömrümüzde Hz. Peygamber'in emaneti olan bu ümmete en doğru ölçüleri vererek, nefsimize hakim olup örnek olarak, yeryüzünde İslam'ın hakim olmasına, Müslümanların mutlu, huzurlu ve ezilmeden yaşamasına, yani İslam'ın yayılmasına kendi gücümüzce destek olabilir, bu konuda duygu yoğunluğumuzu yani aslında inancımızı diri tutabiliriz.

İmam-ı Azam hayatının son yıllarında yaşlı ve hasta iken bir dostunun cenazesine gider. Bayıltıcı sıcağın altında dışarıda tabutun çıkartılmasını beklemektedir. Kendisine duvarın gölgesinde beklemesini tavsiye eden birine verdiği cevap çok ama çok manidardır; "Bu duvarın sahibinden alacaklıyım, gölgesinden yararlanırsam bunun faiz olmasından endişe ederim." Düşünün ki, başkasına yapılan basit bir iyiliğimizi bile ömür boyu unutmayan bizler, bundan ne tür bir hikmet devşirmeliyiz ki terakki edebilelim…

Evet, İmam-ı Azam da bu iyiliği unutmuyor ama nefsinde onun istismar edilme ihtimaline dahi kapı açmıyor. Bu ne demek, nefsinin alabildiğine farkında ama tedbirini sağlam almış… Nefse, duygu ve düşünce boyutunda açık bir kapı bırakmadığı için, fiil boyutunda da gerekeni yapıyor. Bu insanı tanımak, bu nefsi tanımak, sorumluluk boyutunda irtibatımız olan nefse karşı gerekeni en güzel şekilde yapmaktır. Nefsinin farkında olmayanın ise bu noktada nasibi olamaz. Burada aslında üzerinde durulması gereken konu takvanın, Allah korkusunun ne olduğu, nasıl anlaşılması ya da sonuçta nasıl yaşanması gerektiği konusudur. Bu konuda Rabiatü'l Adeviyye (KS) "Sıfır olmadan ‘bir' olunamayacağını söylerken, her şeyden önce nefsin her türlü adiliği yapabileceğini kabul edin ve ona göre tedbir alın." demek istiyor. Nefsin her türlü rezilliği yapabileceğini kabul etmeyen, nefse karşı ne kadar tedbir alabilir ki…

Günümüzde akla gelebilecek her türlü rezilliği yapan insanın da aynı kaynaktan beslendiği aşikâr değil mi? Ve bizler de aynı cevhere, nefse sahip değil miyiz? Öyleyse aynı rezillikleri yapmamıza gerçekten bir engel var mı? İşte burada asil insana, manevi asaleti olan insana, Allah (Celle Celalühü) katında bir yer edinmek isteyen, kendi izzetinin ve şerefinin farkında olan insana düşen görev, kötü filleri kendine, öz benliğine, şahsına, şahsiyetine yakıştırmaması; bu konuda Allah'tan korkması ve Allah'tan (Celle Celalühü) yardım istemesi, Allah'a (Celle Celalühü) sığınmasıdır. İşte insanı diğer insanlardan ayıran, insanı farklı kılacak olan tavır budur. Bu nedenledir ki; imam-ı Azam kendi öğrencilerinden birine yıllarca suratına bakmadan ders vermiş, ta ki, sakalları çıkana kadar… ve insanın kendi annesinin bacağını açık gördüğünde ona bakmamasını fetva vermiştir.

Burada amaç, insanın iç dünyasını korumak, üstelik varsa bir ‘yamukluk', bunun kuvveden fiile çıkmamasını sağlamak, yanlışa dönük kapıyı kapalı tutmaktır. Gerçek tasavvuf erleri yani Allah'a (Celle Celalühü) sığınarak nefsiyle mücadeleye soyunanlar, nefisleri hususunda böyle tedbir almış, böyle yaşamışlardır. Bu nedenledir ki, başkaları hakkında kalpten geçen kötü şeyleri ‘gıybet' kabul etmişlerdir. Yine hakikatle olan güçlü bağları, hakikaten hikmetten beslenmeleri nedeniyle onlara şunu söyletmiştir; "Kalbin zerre kadar ameli, zahiri azaların binler ameline bedeldir."

Yine Maruf el-Kerhi, Dicle'nin yakınında teyemmüm etmektedir. "Yüz adım yürüyerek Dicle'den abdest alsana!" dediklerinde; "Benim de niyetim o ama ya Dicle'ye varamadan ölürsem!" cevabını verir.

Ölümü her an beklemek, her an ölüme hazır olmaya çalışmak, ölümü aklından çıkarmamak Allah Dostu Hak âşıklarında itiyad halini almıştır. Bu düşünme ve duygulanma biçimi ve bu hale bağlı fiiliyat onları başkalarından farklı kılar. Aynı zamanda "Ölümü çok hatırlayın" emrine sürekli imtisal halindedirler.

Aşıkların hayatında işin incelikleri "feda" ruhunda gizlidir. Dünyalık hiçbirşeyi feda etmekten çekinmezler. Tunus'ta kırk yıldır günde sadece bir balık kafası yiyen Allah Dostunun, "onu da görsün" diye gönderdiği dervişine, müthiş bir ihtişam halinde yaşayan kendi mürşidinin, gıyabında söylediği söz çok enteresandır; "Senin efendin tam kırk yıldır her gece sadece bir balık kafası yiyor ama her gece de sofraya otururken ‘Keşke şu tabakta iki tane balık kafası olsaydı.'diyor. Ben ise bu gördüğün ihtişamı ve lüksü istediğim anda tamamen bırakırım ve kalbimde en küçük bir üzüntü hissetmem." Allah Dostu, dünyayı eline ve cebine değil kalbine koymayandır. Yani feda edecek bir şeyiniz yoksa neyi feda ettiğinizi iddia ediyorsunuz. Bir şeylerden geçmek güzel ama önce geçilecek şey olsun ki, feda edesin. Mevlana'nın (ks) deyimiyle; "Can da ne oluyor, inci mercan da ne oluyor; bir Sevgili için harcanmadıktan sonra." Tabii buradaki örnekte bunlar bir başlangıç teşkil ediyorken devamında da günümüz insanına daha güzel bir ölçü verilmiş… "Parayı cebine koy, kalbine koyma!" Ama gerçekten koyma, koymaz gibi yapma, koyma… Diğer bir ölçü de kalbini tasfiye, nefsini tezkiye etmiş isen, dünyalıklar sana zarar veremez ve yeter ki, sadece ihlasla, aynı zamanda hakiki hizmete vesile olsun…

Âşıklarda mahlûkata şefkat boyutu zirvededir. Çünkü onlar Allah'tan (Celle Celalühü) başkasının takdirini beklemezler. Delileri doyuran Amir b.Abdullah'ın "Onlar deli… Yemeği ne bilir?" diyen halka; "Allah (Celle Celalühü) biliyor ya, isterse onlar bilmesin" demesi…

Yine müridleriyle beraber dergâhta sohbet eden Ahmet er-Rufai Hz.'nin cübbesinin üzerine bir kedi yavrusu gelir ve kıvrılarak uyur. Biraz sonra ikindi ezanı okunduğunda, Hak aşığı, bir makasla, cübbesinin kedinin uyuduğu kısmını keser ve kedi yavrusunu uyandırmaz. Namaz dönüşü görürler ki, kedi yavrusu uyanıp gitmiş, cübbenin kesik parçası da yerde durmaktadır. Ahmet er-Rufai Hz. Bu defa da iğne-iplik ister ve az önce kestiği parçayı yerine diker. Ama artık yamalı bir cübbesi vardır…

Hak âşıkları İslam'ın hakiki ölçüleriyle donanmış insanlardır. Fudayl b.Îyâd'ın yanında "Ağzına helva bile koymaz" diyerek birini methederler. Fudayl b.Îyâd, duruma müdahale ederek; "Helva yememek büyüklük müdür? Siz o kişinin, akrabasını gözetip gözetmediğine, öfkesini yenip yenmediğine, dullara, yetimlere ve komşularına nasıl davrandığına, arkadaşlarına ve din kardeşlerine karşı edebine bakın!.. Hükmünüzü bunlara karşı verin!"der. Yani gerçek aşığın dünyasında, gerçek ölçüler hüküm sürer.

Âşıkların yaptığı, bizi gören ve bilen Allah'ı (Celle Celalühü) anlatmaktır. Bu onların en büyük misyonudur. Hakiki Allah Dostunun hak aşığının hayatında, takvalı olmak kavramının temelini aynı zamanda "adalet" duygusu oluşturur. Çünkü adalet, takvada anahtar kavramdır. Adaletten sapıldığı durumlarda pek çok haslet ayaklar altına alınmış ve ciddi değer kaybına uğranmış demektir.

Âşıklar, keramet peşinde değildir. Gerçek kerametin "istikamet ve kulluk", aslolanın çok amel değil, "salih amel ve Allah'ın (Celle Celalühü) rızası" olduğunu bilirler. Şah-ı Nakşibend Hz.'ne "Sizden niçin bu kadar az keramet görüyoruz?" dediklerinde, "Sırtımızdaki bunca günaha rağmen, yine de ayakta durabiliyoruz. Bundan büyük keramet mi olur?" buyurmuştur. Hasan el-Cevherî (ks) ise salih amele dikkat çeker. Talebesi kendi kendine düşünür, "Falan şeyh her gece yüz rekat namaz kılıyor. Falan şeyh ise ikiyüz rekat namaz kılıyor. Falan şeyh ise üçyüz rekat…

Niçin ben de onlar gibi yapmayayım?" ve sabaha kadar namaz kılar. Sabahleyin, şeyhi Hasan el-Cevherî (ks), o daha bir şey söylemeden talebesini uyarır; "Önemli olan rekat sayısı değil, namazın huşuu, ihlası ve tadil-i erkanıdır. Yüce Allah (Celle Celalühü) Kur'an'da; "…hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için…" (Mülk, 2) diyor; ‘daha çok amel işleyeceğini denemek için' demiyor." buyurur.

Gerçek aşığın gözünde, Allah (Celle Celalühü) adına ve rızasına denk hiçbir değer yoktur. Bütün değerler ve varlıklar, O'nun adının ve rızasının yanında hiçleşir. Bir dilenci, Muhiddin b.Arabi'den dilenir; "Bana Allah (Celle Celalühü) için bir şeyler ver!" İbni Arabi, oturduğu evi, dilenciye verir. İsteyen küçük, istenilen küçük fakat adına istenen tek gerçek ve sonsuz büyüktür. Kendinden istenilen de O'nun Dostu…

Evet, aşıkların en büyük sermayesi "duygudur."

Allah (Celle Celalühü) bizleri razı olacağı duygu ve fiillerle donatsın ve aşık insan olmayı nasip eylesin.

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Bütün Yollar Kapalı Sadece Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yolu Açık…

Son Peygamber… Diğer bir deyişle Ahir zaman peygamberi… Allah’ın (c.c.) “Habibim” dediği “En Sevgili…” Bütün insanlığın Şahı… İnsanlık âleminin son şansı ve nasibi…...

Nefisle Nasıl Mücadele Edelim?

“Nefsin her türlü pisliği yapabileceğini kabul etmekle” başlar kadim irfan. İnsanlık tarihinde bireysel kötülüklerin ötesinde toplu gelen bela ve afetlerin veriliş ...

Türkiye'de Cemaat Algısı Yıpranırken...

Türkiye Hür Dünya İçin Değerlern Koçbaşıdır... Muzaffer Özak Hoca’nın güzel bir konuşması var: “Âmentübillah ila murâdillah.” Yani Allah (c.c.) nasıl inanmamızı...
Tüm Yazıları