Nasıl Allaha Yöneleceğim/ Eyvah Demeden !

Şeyda Dal

Tarih: 2008-11-05

Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Bazen önyargıyla bazen de kendini koruma altına alırcasına, şüpheci bir tutumla tezahür eder bu düşmanlık. İnsan önce bilmek, tanımak sonra sevmek için yaratılmıştır. Bilmediği şey bir yemek bile olsa, tadına bakmadan önce biraz çekimser davranır, içine katılan malzemeleri araştırır.Bilmeden sevmek insanoğlunun yapısına aykırı olduğu için, kendi iç dünyasını da tanımazsa, giderek kendisine bile yabancılaşarak düşman olur; bunun farkına bile varmadan.

Allah, dağların bile üstüne almadığı emaneti, sorumluluğu insanoğluna vererek onu çok üstün kabiliyetlerle donatmıştır ve birbirine zıt kutupların arasında konuşlandırmıştır. İnsan sahip olduğu kabiliyetleri tamamen köreltebileceği gibi akıl, irade ve kalp üçlüsüyle iç denetim mekanizmasını harekete geçirip, kendi kendini rahatlıkla yöneten bir insan olarak ulviliğe doğru yol alır. Ya da şeytanın ve nefsin kölesiymiş gibi yönetilerek hayvandan bile daha aşağı konuma düşebilir. Yani yönetmek de yönetilmek de insanın iradesi kapsamında. Pek tabii Allah hidayet nasip etmeden bir şey olmaz ama kulun duaları ve çalışması yönünde de Allah, lütfuyla hidayet kapılarını açar.

Süfli niyetleri bırakıp ulvi bir yaşama doğru yol alış, insanın kendine dair cevap arayışlarıyla mümkün hale gelir, böylelikle ilk adım atılır. Rabbimiz bizim nasıl bir insan olmamızı istiyor? Nereye doğru gidiyoruz? Bizi günaha düşüren faktörler neler? Birkaç kere günah işlemeyle o günah bizim yapımız haline mi geliyor? Günahların psikolojik tesirlerinden nasıl kurtulabiliriz?

Ot gibi yaşamayı bırakıp yavaş yavaş şuur eksenine girerek bu ve bunun gibi sorularla kendini yüzleştiren bir kişi, manevi güzelliklere de kapısını aralıyor demektir. Niyeti samimi, mücadelesi de ısrarlı ise gerisi çorap söküğü gibi gelir.

Beşer, şaşar da düşer de. Yüz kere de günaha düşse elini tutan kimse kalmasa da, Allah elinden tutar şüphesiz!.. Çevremizdeki arkadaşlarımız ya da yakınlarımızın yanında birkaç kere aynı günaha düşsek, bizi seksene indirirler doksana çıkarmazlar. Kalplerdeki sırları bilen, en küçük kırıntılara vakıf olan Allah'ın katında, sabıkalı olmak diye bir şey söz konusu değildir. Yeter ki, itikadi noktada şüphe ve zayıflık olmasın. Yani yıllarca günahların içinde debelenip, manevi olarak sefilleri oynayan bir kulun affedilmesi için, kötü geçen yılları kadar mükemmel bir hayat geçirmesi beklenmez. Yirmi yıl, otuz yıl belki daha da fazla fâsık bir yaşantı sürdükten sonra, sadece pişmanlık duyarak Rabbe verilen sözle, hiç günah işlememiş gibi bir hale gelinir. Fakat Allah'ın (Celle Celalühü) razı olduğu bir kul olmak ve günahlarımızın kefaretini ödemek, yani bir anlamda rüştümüzü ispat edebilmek için yıllarca iyi insana yakışır bir hayat tarzı sürmek gereklidir. Tövbemizi yalama yapmadan, dini ritüelleri, olmazsa olmazları bir kenara atmadan, günaha düşünce de kendimizi sıkboğaz etmeden, benliğimize olan saygımızı yitirmeden rotamızı çizerek, Allah'a (Celle Celalühü) ümitle, hüsn-ü zanla bağlanmak çok hayırlı bir davranış olacaktır. Kim bilir Allah-u Teâlâ kulunun bu istikamet üzere halinden ne kadar razı olur. O hep kulunun tövbe etmesini bekler. Şu hadisi şerif bunu anlatmaya kâfi. ''Allah bir kulunun tövbe etmesine, çölde devesini yitirip de bulan insandan daha çok sevinir''.

Bu noktada sorun yok da sorun bizde… Çünkü insan, yakınlarının kendisi hakkında verdiği yargılardan daha fazla acımasızca yargılıyor kendisini. Açık ya da gizli işlediği günahları sebebiyle, nefsini belli bir makama oturtur, sıfır ya da sıfırın altında not verir. Yani, baktığı ayna hep puslu ve kirli olduğundan dolayı kendisini kirli zanneder. Oysa ki kirli olan bakış açısıdır, kendisi değil. Mevlânâ gibi "ne olursan ol gel, ne olursan ol tövbe et" diyenlere kulaklarını tıkamıştır. Şüphesiz ki Allah affedicidir, affetmeyi sever. Ne yazık ki Allah bir ton günahıyla kulunu affederken, kul kendisini affetmez ve sevemez. Bütün mesele burada. Kendi benliğini ortaya koyamayıp meziyetlerine, değerlerine ,nimetlerine karşı kayıtsız ve kör kaldığı için battıkça batar. Halbuki günahlar, kişinin benliğine yapışmış olan bir unvan değildir. Yolda ilerlerken karşısına çıkan bir engel gibidir. Bazı insanlar engelle karşılaşınca hipnoz olmuşçasına takılır kalır. Hatta takıldığı yerde mesken tutar. Aklını devreye sokan insan ise günah engeliyle karşılaşınca tekmeyi atıp yoluna devam etmesini bilir. Yapılması gereken de budur. Yani günaha düşse de üstünde fazla durmaz, durumu abartılı hale getirmez. Kendisine olan saygısını yitirmediği için de o günahın bağımlısı olma riski yok denecek kadar azalır.

Mevlana Hz. bir gün beyaz bir cüppe giymiş; yolda yürürken de üstüne çamur sıçratmamak için özen gösteriyormuş. Ne kadar dikkatli yürüse de çamur sıçratır. Bundan sonra dikkat etmez, çünkü olan olmuştur. Bir taraftan da ağlamaya başlar. Görenler, onun cüppesi kirlendiği için ağladığını zanneder. Benim aklıma Ümmeti Muhammed'in durumu geldi der. Bir kul tövbe eder, günah işlememek için pür dikkat davranır, fakat bir an gelir günaha düşer. Günah işledim nasıl olsa diyerek benim cüppeme dikkat etmediğim gibi o kul da artık özenli davranmaz., eski yoluna devam eder buyuruyor.

Evet, çoğumuz aynen böyle ümitsizliğe duçar kalıyoruz. Fakat bunun da ötesinde, ümitsizliğe sebep olan güzel kaynağa kirli su akıtan bir şey var ki bu da kibrimiz, ucubumuz. İlk bakışta tövbeden uzak durmanın kibirle bir alâkası yokmuş gibi düşünülebilir fakat, şu halkın, tövbe konusunda isteksiz olduğunu bildiren serzenişleri, günaha tekrar düşersem ya! diyerek tövbe etmemesi, kendini haksız yere beğenmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca da tembelliğinin oyununa gelir. Beklentileriniz ve istekleriniz neler? Tövbe edince hemen veli kul olmayı mı, herkesin el pençe divan durduğu bir insan olmak mı istiyorsunuz? Yoksa ben tövbe edersem tam dönüş yaparım, ben hacca gidersem tam hacı olurum mu diyorsunuz? Tövbe ederek sınırları belirlemek geleceğe dair bir plan olmamalı. Ertelenmiş tövbeye ulaşmadan ecel kapınızı çalabilir oysa ki! Rabbimiz bizi sınamadan, ahlaki mücadelemizi vermeden, kısaca temizlenmeden cenneti beklememek lâzım. Bu yol engelli koşu alanı gibidir. Her gün idman yapmadan nasıl ciğerlerimiz ve kaslarımız güçlenek? Rabbü Teâlâ kullarının bazı nefsi marazlarını terk edip etmeyeceğini bildiği halde ona kendisini göstermek için defalarca imtihan eder. Ve sağlıklı düşünen, istikamet üzere yürümeye çalışan bir kul, bazen başarıp bazen de tökezleyerek kendini haklı olarak bir yere oturtur. Günahıyla sevabıyla kendisine güven kazanır. Bu kibir değil, vakarlı duruşla kendisine hak ettiği notu vermektir.

Fakat böyle değil de hayatta tökezlemenin de olabileceğini kavrayamazsa, ben nasıl olur da bu günaha düşerim diyerek, kibrinin ceremesini çeker. Şöyle ki; yıllarca kendisini veli gibi bir makama oturtup gizli gizli ibadetleriyle ucublanan bir kişi, doğal olarak bir gün günaha düşünce tepesinden kaynar sular dökülür. Ne büyük bir enaniyet! Onu bu halet-i ruhiyeye sokan, Allah'tan utanma duygusu değil, günahı kendisine yakıştıramamaktan kaynaklanan kibridir. Yıllarca nefsini amelleriyle ululamıştır çünkü. Bu vesileyle ucubunu kendisine fark ettiren Allah'a (Celle Celalühü) şükrederek, "ben nasıl olur da bu günaha düşerim" yerine, "benim gibi bir insana, Müslümana bu yakışıyor mu?" diyerek haya duygusunu harekete geçirirse meseleyi kavramıştır. Doğru yola girmiştir, artık rölantide de çalışsa, patinaj da yapsa alt düşünce yapısı doğru olduğu için sorun yok demektir. Yani kulluğun alt yapısı bu düşünce yapısıyla şekillenir.

Birkaç kere değil de defalarca aynı günahı işleyerek, bir anlamda bağımlı hale geldiyseniz, günahtan el ayak çekmek sizin için zor olacaktır kuşkusuz. Ama şunu unutmamak gerekir ki tövbe panzehiri en utanç verici hastalıklara da, günahlara da derman olacaktır. Çevreniz de, günahı tetikleyici şeylerden soyutlanırsa her şey "süt liman" haline gelir. Yapılan iyilikler, günahların yerine oturur. Siz isterseniz hayatınız çok hızlı bir şekilde değişir. Mucize gibi bir hız da beklememek lazım. Tövbenin arkasından sabr gelir. İbadetlere sabırla devam etmeli, günahlara düşmemek için nefsimizin isteklerine karşı sabretmeli ve başımıza gelen her türlü belalara karşı sabretmesini öğrenmeliyiz.

Allah Kurân -ı Kerim de defalarca "nefislerinize zulmetmeyin" buyuruyor. İnsan kendine zulmeder mi? Tövbeye uzak durarak, işlediği günahları unutmayarak, zulmeder. İşlediği günahlarla kendisini karakterize ederek zulmeder… Acziyetimizi, muhtaçlığımızı düşündüğümüz zaman günah işlemenin de, defalarca tövbe etmenin de normalitesini iyi kavrarız. Kısaca insan olmanın, hele de iman eden bir kul olmanın her şeyden önemli olduğunu idrak ederek, kendimize prim vermeliyiz. Birçok Allah dostu, günahını gündemde tutsaydı Allah dostu olabilir miydi? Kendilerini sevdiler, Allah dostu olmak için değil, kulluğun mahiyetini anlamak için uğraştılar.

Onlar da kim bilir ne imtihanlarla sınandılar…

YORUM YAZ




Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları