Mecazi Dostlardan Mecalsiz Vefa

Şeyda Dal

Tarih: 2008-09-19

Ne kadar kolay kendi doğrularımız tarafından kandırılmak... Ne kadar kolay tanımak şöyle dursun, tanışmadığımız insanlara bile keyfimize göre istediğimiz barkotu yapıştırıp köşeye çekilmek... Ne kadar kolay geliyor müspet manadan garip ve uzak sanmalara gerçek gibi tutunarak, etrafa at gözlüğüyle bakmak... Ne kadar zor bükemediğin bileği öpmek, vefada, edepte, dürüstlükte bileğini kimseye büktürmemek...

Yoruma açık kapı bırakın ya da bırakmayın, etrafı dürbünle tararcasına didik didik ederek tecessüs yapan tipte insanlar, mutlaka bir kapı bulur girer yorum odasına. Eş niyetli arkadaşlarını da bu yorum odasına çekerek, durumu kendileri için daha zevkli hale getirirler çoğunlukla. Aşırı övme bile doğru olmazken, fesat niyetlerle onda bunda özellikle de yüksek şahsiyetli kişilerde bile kusur araştıranlar, battıkça batıyorlar doğrusu. Yönünü kaybetmiş bu tutuma cedelci bir tavır takınmadan gülüp geçmek manalı bir sille olacaktır sanırım. Kelimeler de nasihatler de aciz kalır ya hani... Adam baştan ret cevaplarıyla doldurmuştur gönül haznesini... Zaten böyle davranışlarla vehimlerle hatalar zincirine bir zincir daha ekleyen bir kul, en büyük kazığı benliğine atmıştır.

Tekdüze hayatın kıskacında kalmış insanlara benzemiyorsak, etliye sütlüye karışmamak mantığından çok uzak, ayrıca kendi çapımızda da hizmet edebiliyorsak, böyle önyargılı kendi zanlarının gölgesine çokça giren kişilerle karşılaşmak çok doğal. Ya da emri bil maruf yapmaya niyet etmişsek şimdiden böyle insanların, o samimiyetten nasibini alamamış bakışlarına kendimizi hazırlamamız lâzım.

Belli bir dava vazife üstlenirsiniz arkadaşlarınızla, cemaatinizle sırt sırta vererek. Hak yol üzerinde belli bir misyon kisvesi giyersiniz. Fakat kendi üstüne vazife olmamasına rağmen, kimilerinin dillerinde dolaşır sizin idealleriniz, çabalarınız. Yapılması gereken en uygun duruş, başka başka alanlarda hizmet eden insanlara hiciv ve taşlamalar göndermek yerine onları anlamaya ve tanımaya çalışmak, seviyemizi yukarılara çekmek olmalı aslında. Farklılıklarımızla, ayrıcalıklarımızla hepimiz aynı yolun yolcusuyuz ve böyle daha güzeliz. Kırmızı gülün yanında beyaz gülün, tuzlunun yanında tatlının da aranması gibi.

Bazen kendimizi birçok kişiden uzak tutup, frekansım tutmadı bahanesiyle bir ton insanla aramıza uçurumlar koyabiliyoruz. Sonradan İslâm'ı kabul etmiş bir kişiyi televizyonda izlerken gözlerimiz ışıl ışıl oluyor da başucumuzdaki mümin kardeşlerimize gelince, haklı ya da haksız frekansım tutmadı demek yalama olmuş ağzımızda. Belki karşımızdakiyle, zevklerimiz, kültürümüz, konumumuz birbirinden zıt kutuplarda olabilir ama bir ömür boyu aynı evde yaşamayacağız sonuçta. Arada sırada görüştüğümüz komşumuza, akrabamıza, hoca-talebe ilişkisi içerisinde olduğumuz kimselere Allah rızası için frekansımızı tutturmak boynumuzun borcudur. "Mümin olmadıkça cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız" hadis-i şerifini kulaklarımızda çokça çınlatmak bizim için hayırlı olacaktır. Zaten şöyle bir düşünürsek bu frekans tutmama hadisesi, çoğu zaman nefsanî kıpırtılardan ileri gelir.

Bir anahtarın deliğinden bakıldığında odayı ne derece görebilirsiniz ki? Hele bir de bu had bilmezlik tebliğ ehli olanlara yöneltilirse, durumun vahameti kat kat daha artıyor. Bir girin o odaya hangi değerlerin, olguların baş tacı edildiğini; hangi saçmalıkların ayakaltı edildiğini göreceksiniz.

İhlâslı bir biçimde tebliğ edenin tebliğ dairesi ne kadar büyürse, kendisine güdümlenmiş silahlar da o nispette artar durur. Bir gün Peygamber Efendimiz mescitte bitkin bir şekilde yatıp uzanmışken sahabeden bir zât gelerek sebebini sorar. Resulullah Efendimiz aç olduğunu söyleyince o sahabe gidip bir kişinin bahçesindeki kuyudan her kovasında bir hurma almak üzere su çekmek için anlaşır. Ve aldığı hurmaları Resulullaha getirir. Peygamber Efendimiz ona kendisini sevip sevmediğini sorar. Sahabe onu çok sevdiğini söyleyince, kendisini belalara hazırlaması gerektiğini; çünkü onu seven bir insanın dağdan ovaya gelen seller gibi sıkıntıların üzerine geleceğini buyurur. Yaşantısını hizmet etmeye göre kodlamış bir insanın üzerine işte böyle sular seller gibi sıkıntılar gelir. Sevenleri çok olsa da gözünü kendi üzerine menfice dikmiş kişiler de vardır.

Mesele kuru kuru İslâm'ı, Resulullah'ı sevmek değil; sevgini, gücünü göstermek. Bu yola başınızı mı, kesenizi mi rahatlığınızı mı koyabiliyorsun? Yoksa hiçbiri mi? Şıklardan hiçbirini işaretliyorsak, bencilliğimizi de görmezden gelemeyiz. Ekonomik imkanlarımız yeterli olmasa bile rahatlığımızdan biraz feragat ederek, samimi duygularla yapabileceğimiz ufak tefek hizmetler, gönülden atılan adımlar küçümsenecek değil ki! Yeter ki maksat hâsıl olsun. Nebi (a.s)şöyle buyurur: Sizden hiçbiriniz kendisini küçük görmesin. Sahabe "Ya Resulellah kendimizi küçük görmek nasıl oluyor" diye sorar. Konuşması gereken yerde konuşmaz. Allah kıyamet gününde ona şunları söylemekten seni ne alıkoydu diye sorar. O da insan korkusu deyince Cenab- ı Hak: "Yalnız benden korkmalıydın" der.

Bir kişiyi kurtarmak âlemi kurtarmak gibidir, zihniyetinden hareketle mücadele edip durursunuz. Gün gelir, kendi zanlarının esiri olmuş âlim geçinenlere susmamak gerektiği için doğruları haykırırken susturulursunuz. Gün gelir, bu kadarına da gerek var mı edasıyla yaklaşır yakınlarınız dahi... Kendilerinin yansımasını çocuklarında görmek isteyen ana babalar kendilerinden koptukları ya da koparıldıkları düşüncesiyle telaşlanıpdururlar. Senin okuluna işine engel olmayacaksa ne yaparsa yapsın mantığı; önce oku adam ol, fikir beyan etme mantığıdır onların ki. Kırklı ellili yaşların dini sanki bu din. Kırkına, elline merdiven dayadıktan sonra sohbetlerden yeterince nasibini alamamış, dünya meşgalesinden başını kaldıramamış bir adamda muhabbetten ve talepten eser kalır mı hiç...Çifte kavrulmuş değil kırk kere kavrulmuş çerez misali.

Dava adamı ya da adayı rahmet ve rıza ummanına kavuşacağı ümidiyle önüne çıkan engelleri, engellerin hak ettiği şekilde savuşturur. Hele birde kabiliyetliyse bu savuşturma ve idare metodunu çok çabuk kavrar.

Bunlar bir yana birde yıllarca aynı yolun yolcusu olduğunuz halde aynı tabaktan yemek yeyip, diz dize oturduğunuz insanların çelmelerine ne demeli... Hani şu frekansınız tutmadığı halde Allah için ilgilendiğiniz, dertleriyle dertlendiğiniz, bir şeyler öğrendiğinizde bilginizi paylaştığınız insanlar...

Tecrübeler, bilgi ve şuur sizi başkalarına karşı sarraflaştırırken, yanınızdaki şahıslardan emeğe karşı saygı değil de bende onun konumunda olayım duygularının sadece gözlerinden değil, vücudunun her azasından fışkırdığını görürsünüz...

Sizin gibi sohbet edebilmek, sanki çok önemliymiş gibi sizin konumunuzda olabilmekten başka bir şey düşünmezler o sığ akıllarıyla. Hâlbuki hem sohbet eden hem de sohbet edilen birbirlerini ancak takva denilen standarda uydukları ölçüde geçebilir. Hitabet sanatı, Allah'ın bahşettiği güzel fizik özellikleri, kültürlü olmak, insanları etkileme sanatı, dinine sarılmış bir aileden gelmek...

Bunların hepsi bir kıymettir. Emri bil maruf için atılan her adımda da insanın gücüne güç katar. Fakat ayetler ve hadislerde de devamlı vurgulandığı gibi, her şeyin de üstünde değer üssü değer ahlaktır. Sohbet edenin sözleri ve yaşantısı birbirine uymaz da sohbet edilen ahlaki yaşantısıyla onu geçebilir. Fakat gelin görün ki dinlemek ağır gelir çoğuna. Dinleyenler gözünü anlatanlara dikmiştir. Birkaç kitap devirip, hocasından da ağzı laf yapacak kadar bir şeyler öğrenmeye başlayan talebemiz de artık hocasının rollerini oynamaya başlar. 0 yokken rahatlıkla kendi atını koşturduğu için hocası yanına geldiği zamanlar, sebebini belki de kendisinin bile bilmediği bir rahatsızlık duyar için için.Her zaman görmeyi arzu ettiği ablası ya da abisi gün geçtikçe onun için karın ağrısı olmaya başlar. Bir de bakarsınız ki vefasızlar kervanına katılmıştır bile. Artık hasedi, emelleri, insanların katında üstün olmak arzusu öylesine ağırlaşmıştır ki içine çöken yıldızlar gibi vefayı da, edebi de, emeği de yutar gider...

Hz. Ali bile, birçok kimseye iyilik yaptım ama kimseden vefa görmedim buyuruyor. Hizmet ruhunuz henüz toysa, gidenlere üzülürsünüz fakat görevi ifa etmekten kaynaklanan rahatlıkla duygu, düşünce ve aksiyonunuzla yepyeni hizmet alanlarına doğru, olgunlaşmış bir ivme kazanırsınız. Gelenlere sevinmemek gidenlere de üzülmemek dava adamının en önemli düsturu olmalı. Kemiyet bakımından maksat hâsıl olmayıversin keyfiyet bakımından bir orduya bedel neferler çam ağacı gibi yaz kış dimdik durur yanınızda.

Allah yolunda yarışmak hoştur ama haset etmeden kin gütmeden olursa. Yiğitlik aynı platformda olduğun halde arkadaşını gönülden tebrik edebilmek ona yardımcı olabilmekte yatar. Siz hiç ilkokul öğretmenine nankörlük yapan bir talebe gördünüz mü? Çok sert mizaçlı bir öğretmene bile birkaç yıl sonra, iyi öğretmendi iyi ki de bize kızmış der birçok öğrencisi. İlkokul öğretmeniniz sizden yaşça çok büyük olmasaydı ve siz de yılar sonra o okula öğretmen olarak atansaydınız; iki gün sonra sen sensin ben de benim diyerek, hayata dair birçok şeyi öğrendiğiniz insana ukalalık yapabilirdiniz belki. Aynı alanların adamı oldunuz ya hani.Bilgi insana ahlaka dair bir şey kazandıramıyorsa, özellikle de merhamet ve mütevazilik adına göklerde uçmayı bırakıp özümüze inerek, süfli niyetlerimizi değiştirmek gerekir. Herşey silinir gider de ahlak kalır... Dalkavuklara çok rastlansa da vefakâr insanlara çok nadir rastlanır; ender şahsiyettir onlar. Keyfiyet bakımından cıva gibi ağır yiğitler...


Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları