Su Uyur Şeytan Uyumaz

Şeyda Dal

Tarih: 2008-06-17

Evlenme çağına gelip de, henüz kısmeti açılmamış kızlar yada erkekler, gönlümün ''Leyla''sı yada ''Mecnun''u nerede acaba?deyip dururken, gönüllerinin, inci tanesi güzelliğindeki ruhlarının, manevi değerlerinin düşmanını pek de düşünmezler. Tabii ki bu düşman hepimizin bildiği ama pek önemsemediği, görüp de görmezlikten geldiği diyemeyeceğim; bilip de bilmezlikten geldiği şeytandır.

Müslüman olan herkes, şeytanı, meleği, ahireti, ölümü bilir, inanır ama bir Allah dostunun, bir peygamberin hissettiği gibi hissetmez. Ölüm üzerine şarkılar, şiirler yazılır. O şarkıyı okuyanlar ''Yaratandır baki kalan'' diye ''her şey yalan'' diye defalarca bu sözleri tekrarlasalar da bilgi düzeylerini bilinç düzeyine çıkarmadıkları sürece, kendilerinde pek de bir değişiklik olmaz.Sanki ölüm, kendilerinden başka herkesin kapısını çalacaktır. Aslında böyle düşünerek gerçekleri görmezden gelip, kendisine çekidüzen vermeyen bir kişinin, şeytan günün birçok saatinde kapısını çalar.Ona getirdiği tül-i emel, dünya sevgisi, kibir, kıskançlık, kendini beğenmişlik gibi, çeşitli kötü huyları süsleyip-püsleyerek kapısının önüne koyar.İnsan da bu güzel gibi görünen hediyelerden kendi nefsine, yapısına uygun olanları alır.

Aslında âhiretle ilgili konuları sanki şu anda öğrenmiş gibi gözlerimizi açarak yepyeni bir atağa geçmemiz, farklı bir pozisyon almamız bizim için faydalı olacaktır. Elbette herkes velî olamaz, onların yakînine her insan erişemez ama kul olmanın bir gereği olarak ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde, kabiliyetlerimizin izin verdiği ölçüde mücadele etmemiz gerekir.

Bu bilinç düzeyine erişirsek, gönlümüzün Leyla'sını bulalım yada bulmayalım gönlümüzün düşmanına karşı her an uyanık olacağımız için her iki dünyada da kârlı çıkarız. Çünkü uyanık olan insan şeytanın bize sunduğu nefse güzel gibi görünen, bizi mutlu etmekten öte, sadece zevk verecek olan çirkinlikleri, elinin tersiyle iter.Kendisini cehenneme götürecek olan yolları aklıyla, iradesiyle tıkar.

Şeytan, yaratıldığı günden beri insanoğlunun ayağını kaydırmak için uğraşmıştır ve uğraşacaktır da.Fakat biz ona ne kadar düşmanız?Bunu iyi düşünmek lâzım.Allah-ü Teâlâ ayet-i kerimede ''Şeytan (ve şeytanî kuvvet) size düşmandır.Sizde onu düşman olarak bilin'' buyuruyor.

Düşmanımızın ağına takıldığımızda, tabii nefsimizin payını da inkâr edemeyiz ''şeytana uydum'' deriz. Sanki, Allah bize onunla savaşmak için hiç bir güç kabiliyet vermemiş gibi. Elbette beşer, şaşar. Günaha ne kadar düşmeyeceğim desek de zaman zaman düşeriz. Zaten Allah ''siz hiç günah işlemeseydiniz günah işleyip sonra da tövbe eden kullar yaratırdım'' buyurmuyor mu? Bazen de günaha düştükten sonra ''ne yapayım bu benim yapım, anneme yada babama çekmişim'' diyerek savunma mekanizmamızı harekete geçiririz. Hâlbuki insanın kötü huyları, dengesizce davranışları, yaratılıştan bize verilmiş olan şeyler değil, sonradan çevresel faktörlerle kendimize uyarladığımız negatif kazanımlar alışkanlıklardır. Aslında ana-babamıza çekmeyip, annemizden, babamızdan ya da ordan burdan kopyalamışızdır.

Duygularımızın en fazla da sevgimizin karşılıklı olduğunu ifade etmek için ''kalp kalbe karşıdır'', ''kalpten kalbe yol gider'', ya da tasavvufi ağızla ''iltifat mağrifete tâbiidir'' gibi sözler kullanırız.Evet sevgi karşılıklıdır, seven sevilir, özlenen özlenir ama sevginin zıttı olan kin, nefret gibi duygular da karşılıklıdır. Yani birini sevmiyorsak ya da az seviyorsak bunu dile getirmeden de karşımızdakine bir şekilde hissettiririz. Aslında karşımızdaki de bizi fazla sevmiyordur. Kuşkusuz herkes birbirini eşit bir ölçüde sevemez ama dinimize göre buğz edilmesi gerekenler müstesna, imanlı, düzgün bir hayat yaşamaya çalışan kardeşlerimizi sevmeye çalışmalıyız.En azından saygı duymak zorundayız. Hani Peygamber Efendimiz '' ağlayamıyorsanız zorla ağlayınız'' buyuruyor ya...

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün Bilal-i Habeşi'ye ''Ya Bilal! ben seni herkesin önünde görüyorum.ne yapıyorsun da bu hâle eriştin'' diye sorunca, Bilal ''Ya Resulallah! ben yatağa yattığımda kalbimde insanlara karşı bir kin var mı diye düşünüp, kendimi yoklarım'' dedi.

Beni sevmeyeni ben niye seveyim, bana gelmeyene ben niye gideyim diyerek negatif duyguları karşı karşıya getirmektense, gerçek düşmanımız olan şeytan ve nefsimizin, zehirli oklarına karşı durarak ruhumuzu bir kalkan gibi güçlendirmeliyiz. Sahabelerin hayatlarını dinlerken ''vay be! ne büyük insanlarmış'' diyerek, birkaç damla gözyaşı dökmek yerine ensar gibi mümin kardeşlerimize gönül kapılarımız açarsak o kapıdan içeri sadece insanların sevgisi değil, Allah'ın rahmeti ve rızası da girecektir.

Çünkü seven kalp dostunun başına gelen musibete üzülür, ona verilen nimetlere haset etmek yerine sevinir.Seven kalp arkadaşımın yüzüne nasıl bakarım diyerek onun gıybetini yapmaktan geri durur.Seven kalp kardeşini küçük görmez...

Tabii sevmek ve hoşgörü gibi çok önemli bir haslete ve diğer hasletlere de kavuşmak her babayiğidin harcı değildir. Evliyalar bile nefislerinden şikâyet edip durmuşlardır.Ne yapmak lazım?.. Farzları yerine getirip, nafilelerle de ruhumuzu güçlendirerek akıl ve irademizi yerinde kullanmak en önemlisi. Nasıl ki evimizde kullandığımız bir sobanın boruları kurumla dolunca, sobanın randımanlı bir şekilde yanması için boruları temizliyorsak, iman ateşimizin de güzel alevlenmesi için boruları sık sık temizlemek, yani sık sık tövbe etmek, Allah'ı çokça zikretmek, tövbemizde sebat etmemiz gerekir.Âyet-i kerimede ''Yusuf Rabbinin delilini görmeseydi'' buyuruluyor.Buradaki delilden maksat bazı müfessirlere göre burhandır. Burhan; ibadetlerle, zikirle insanın ruhunun güçlenmesi, günahlara karşı sağlam durmasıdır.Nafilelerin yardımıyla mücadelesini veren kişi çevresinde günaha düşmesini tetikleyen bir takım arkadaşları varsa o arkadaşlarından da uzak durmalıdır. Defalarca da günaha düşsek ''benim tövbem bozuldu, yattı balık yan gider'' gibi bir zihniyetle eski halimize geri dönmek yerine sanki hiç günah işlememiş gibi yürüyerek, yılmadan aynı yolda devam etmeliyiz.Çünkü ''benden adam olmaz'' gibi bir düşünce şeytanın ümitsizlik ve tembellik oyunundan başka bir şey değildir.

İmam-ı Gazali'nde bu konu hakkında İhyâ-u Ulumid-din'de şöyle diyor: Sakın zannetme ki boş olan bir kalp şeytandan hâlidir. Belki şeytan seyyaldir. Ademoğlunda kanın dolaştığı gibi dolaşır.Onun seyyalliği bardaktaki hava gibidir. Muhakkak sen bardağı su ile doldurmaksızın bardağı havadan boşaltmak istiyorsan olmaz bir işi ümit etmiş olursun. Belki sudan ne kadar boşalırsa şüphesiz ona o nispette hava girmiş olur. Aynen bunun gibi din hususunda mühim olan bir fikirle meşgul olan kalp, şeytanın vesveselerinden boşalır.Aksi takdirde bir lahza dahi, Allah'tan gafil olan bir kimse için o lâhzada şeytandan başka arkadaş yoktur.

Bu sırra binaen,Cenabı hak buyurmuştur ''Her kim rahmanın zikrinden göz yumarsa biz ona şeytanı musallat ederiz'' (Zuhruf-36) Allahın Resulü şöyle buyurdu "Muhakkak Allah-u Teâla dünya ve ahiret işinden boş kalan gençten buğzeder'' Bunun nedeni; Boş kalan genç ne zaman ki batınını, dinine yardım eden bir mübah ile meşgul eden bir amelden boşaltırsa, onun zahiri boş olur. Fakat kalbi boş olmaz. Belki şeytan orada yuva yapar yumurtlar. Sonra onun yavruları da birleşir, ikinci defa yumurtlar,bu şekilde devam eder... Şeytanın tabiatı ateştir. Ne zaman kuru bitkiler bulursa üremesi çoğalır. Gencin şehveti de şeytan için kuru bitkidir... Ve devamında diyorki; Hallac-ı mansur'un oğlu asılacağı zaman kendisinden tasavvufun ne olduğu soruluyor.Cevap olarak diyor ki; ''Tasavvuf senin nefsindir.Eğer sen onu meşgul etmezsen o seni meşgul eder.''

Evet bizim için faydalı olan şeylerle habire kendimizi oyalamalıyız. Her zaman ibadet edemeyiz, her zaman kitap da okuyamayız...Psikologların tavsiye ettiği gibi; bir ev hanımı boş vaktini örgü, dantel gibi bir hobiyle değerlendirebilir. Ya da işinden yorgun argın gelen bir babanın, stres yaparak çocuklarıyla kalitesiz bir ''üç-dört'' saat geçirmesi yerine televizyonu kapatarak kaliteli ''bir'' saat geçirerek onları neşelendirmesi, anlamaya çalışması ailedeki herkes için verimli olacaktır. Ayrıca nefsini bir şeylerle meşgul eden eşler birbirlerinde kusur araştırma yoluna da gitmezler.

Bir kumsalda kumdan kaleler yapan bir çocuk gibi, bizlerde büyük heyecanlarla güzel ibadetler yapar, günaha düşmemek için gayret ederek; ben bu işi başaracağım deriz. Fakat birdenbire, yanımıza gelerek vesvese verir. Biz de ona kulak vererek ''aman bu kale güzel olmadı, eksiklikleri var, benden de bir halt olmaz'' deriz ve bir anda yaptığımız kaleyi yıkıveririz. Oysa kale çok güzel olmasa da, bazen günah rüzgarıyla kendi kendine de yıkılsa, tekrar tövbe ederek yeniden başlamak vesveselere aldırmamak bizim kurtuluşumuz olacaktır.

Gün gelir şeytan bizden ümidini keserek yaka silker. Ve yine gün gelir o çocuk büyür; Artık rüzgârla, deniz dalgasıyla yıkılan kumdan bir kale değil , depreme dayanıklı güçlü bir iman binası yapar. Çünkü Allah kulunun ısrarını sever ve onu bu makama eriştirir...


Yazarın Diğer Makaleleri

Hasede Sevgiyle Dur Deyin

Haset, insanın sahip olmak istediği, arzu ederek hayalini kurduğu şeylerin başkalarında görülmesiyle hissedilen tahammülsüzlük duygusudur. Tabiatında haset duygusu ...

Peygamber Efendimiz’e (SAV)HASRETİZ

Resulullah’la aynı devirde yaşasaydım… Zaman zaman hepimizin kalbinden bu arzu geçer. Hele ashabın Efendimiz’le olan muhabbet yüklü anlarını okuduğumuzda, duyduğumu...

Temizlikle Gelen Huzur

Temizlik teferruatta kültürlere göre değişiklik arz etse de genel ilkeler açısından bakıldığında bütün milletler için ortak bir olgu, maddi ve manevi yönüyle insanı...
Tüm Yazıları