Kader Mevzuu ve İncelikleri /Doç. Dr. M. Sait Özervarlı

Tarih: 2008-06-17

Feyz: Kader dendiğinde akla ne geliyor? İnançlarımızla telif ettiğimizde zihnimizde karşılığı ne olmalı? Kısaca kaderi nasıl anlamalıyız?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: İnançlı insanlar aslında bir delil aramadan bile Allah'a yönelir ve O'na gönülden bağlanırlar. Allah'ın varlığı konusunda, birazcık mantık yürüten insanlar da etraflarına baktıklarında bu kadar muazzam bir sisteme, kainat sistemine, tabiata, içindeki düzene baktıklarında ya da insanların doğuştan itibaren büyüyüp, belli bir kemale erdikten sonra yaptıklarına, başarılarına baktıklarında, böyle bir yaratılış düzenini gördüklerinde Allah'ın varlığı konusunda bir sorunları olmuyor. Ama nadir olarak felsefi problemlere girip de kendisini bu konularla meşgul eden bazı insanların içinde uluhiyetle ilgili sorular oluyor, yaratıcıyı dışlayan ateizme kapılabiliyorlar. Gerçi ateist bir düşünceye sahip olmak oldukça zor bir şey. Kendinizi Allah inancından belki uzak tutarsınız ama bir çeşit inanca eninde sonunda girersiniz. Dolayısıyla felsefi ateizm hemen hemen mümkün değil. Gittiği bu yolu doğru görenler, daha sonra bir müddet sonra varlıktaki bazı olaylar arasında bağlantılar kurup düşüncelerinden vazgeçebiliyorlar. Bunun çok örnekleri var.

Kadere İnanmanın Pratik Faydaları

Feyz: Buna göre inanmayan insanların da gündemini meşgul eden bir konu mudur kader?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Neden böyle söylüyorum. Çünkü inanmadığını söyleyen insanların da bir şey olduğunda hemen "Allah korusun" vb.cümlelerle veyahutta bir şekilde kadere veya bir güce bağlanma, bir tür sığınma ihtiyacı gösterdiklerini görüyoruz. Kader zaten odur. Bizim kader olarak niteleyebileceğimiz, tarif edebileceğimiz çok açık bir tarif olmasa bile, kader, olan biten her şeyde Allah'ın müdahalesinin, Allah'ın bilgisinin, Allah'ın aynı zamanda takdirinin (O'nun planlamasının) sözkonusu olduğunu kabul etmek demektir. Yani kendiliğinden bir şeyin olmadığını, bizim her ne kadar kendi irademiz olsa bile, bu irademizin aslında daha büyük bir irade içinde bir parça olduğunu kabul etmek, kendimizi yüzde yüz irade sahibi, her şeyi üreten, her şeye karar veren, herşeyi planlayan bir konuma getirmeyip, büyük bir iradenin içinde belli bir güce, belli bir hareket kabiliyetine sahip bir varlık olarak görebilme anlayışıdır. Kader genelde biraz hassas bir konu olarak görülür. Hassas oluşu şu; her şeyi Allah'ın iradesine havale edip kendine bir pay çıkarmama olarak anlaşılma yanlışlığına düşülmüştür. Halbuki kader insanın hem kendi payını hem de bu payın aslında daha büyük bir iradenin içinde bir yer teşkil ettiğini bilmektir. Öyle olunca da insan iradesi belli bir sorumluluğu da beraberinde getirir. İradesi olmadığı takdirde, sorumluluk sahibi olmayacaktır. Sorumluluk sahibi olmaması da kendisinin devre dışı kalmasını; ya melekler gibi sadece iyilikler yapan bir varlık ya da şeytan gibi sadece kötülükler yapan ve iradesini başka türlü kullanamayacak bir varlık durumuna gelir ki, insanı bu ikisinden ayıran husus, sorumluluğa ve bunun sonuçlarını içeren bir kadere sahip bulunmasıdır.

Dolayısıyla bir insan kader inancına sahip olduğunda iki aşırı uçtan kurtulur, uzak durur. Birisi, "Benim hiç müdahalem yok, Allah yaptı, planladı, ben sadece bu işte rol oynayan ve bana düşen görevi yapan, hiçbir şekilde bir müdahalesi bulunmayan bir varlığım" deme durumudur. Diğeri, "Ben istediğimi yaparım, ben her şeyde hürüm, tamamen serbestim, hiç kimse, hiçbir güç, hiçbir şey, benim istediğim, benim planladığım şeyi değiştirme yetkisine sahip değildir" şeklindeki yaklaşımdır. Kadere inanmak bu iki uca da karşı çıkıp dengeyi sağlamaktır. Bu denge içinde kaderin insana verdiği bir huzur vardır. Bu huzur, tembellik, miskinlik, terk etmek, vazife yapmamak, kendi üzerine düşeni eksik bırakmak olmadığı gibi, her şeye hükümran olmak, aklî gücüyle her şeyi yapabileceğini düşünecek kadar kendini "firavunlaştırmak" da değildir. O halde nasıl ki İslam, dünya-ahiret arasında bir denge kurmuşsa, nasıl ki diğer dinlerin içinde en mutedil din ise, İslam'ın kader inancı da insanların miskinleşmesi tembelleşmesiyle, aşırı hodgam, aşırı bencil, aşırı hükümran olması arasında bir denge unsurudur. Böyle olduğunda da problemler hem anlaşılır, hem de insan, neyin neye göre olduğunun bilinci içinde Allah'tan gelecek daha başka imkanları düşünerek, yanlışlıklara düşmeyi veya isyankar olmayı da engellemiş olur.

Her Şey Bize mi Bağlı?

Feyz: İnsanın davranışlarından sorumlu olması ve sonuçlarına muhatap oluşu, gayet rasyonel, yani herkese makul gelen ve hikmetle irtibatlandırdığında doğru olan bir husus. Bundan sonra başlayan, bize göre problemli olmayan ama insanların zihnini kurcalayan sorular olabilir. Bu, tarihte olduğu gibi şimdi de var. Sizce günümüzde kaderle ilgili en yaygın yanlış anlama ve inanış biçimi nedir?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Tabi burada insan iradesinin sınırlı olması ve de hakikaten insanın dünya ve kainat içinde, varlık içinde, çok küçük bir yer işgal etmesi dolayısıyla, olan biten her şeyin kendi merkezi etrafında dönmeyeceğini bilememesinden kaynaklanan bazı sorunlar var. İnsan bazı şeyleri ister fakat bu istekler yerine gelmeyebilir. Teşebbüs eder, onlar akim kalabilir. Böyle olduğunda ya kaderi suçlamaya ya da bir şekilde kaderin kendisine bir haksızlık yaptığını düşünmeye yönelebilir. Bu yanlış… Burada hemen şunu akla getirmek lazım. İnsanın bilgisi sınırlıdır, gücü sınırlıdır ve dolayısıyla da karar verdiğinde kararının gerçekleşme ihtimali de yüzde yüz değildir. Neden? Çünkü sadece kendi her şey dar çevresinde olup bitmiyor. Yani bizim mesela diyelim ki, güneşin hareketiyle güneşin doğup batmasıyla ilgili olan bazı davranışlarımız var. Biz işe güneşin doğmasıyla başlıyorsak, ya da namazlarımızın vaktini güneşin hareketleriyle belirliyorsak, meslea güneşi bir güç doğdurmayacak olursa bizim bütün işlerimiz aksamayacak mı? Çoğunlukla biz bunu hesaba katmıyoruz.

Halbuki görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmemize rağmen, bazen yine de istediğimiz sonuca ulaşamıyoruz. İşte bu, bizim, büyük daireyi hesaba katmamamızdan kaynaklanıyor. Bizim adımını attığımız, yerine gelmesi gereken herhangi bir iş varsa, sebeplere sarılarak bunu yerine getirdiğimiz zaman kendi dar çerçevemizde işimizi bitirmiş sayılıyoruz. Bu sebepler bize çok yakın olan sebeplerdir. Daha büyük sebeplere biz ulaşamıyoruz. Mesela diyelim, çok güncel olduğu için; depremle ilgili tedbirleri alıyoruz ama o tedbirler neticede bizim sınırlı gücümüze ait tedbirlerdir. Yüksek dereceli bir deprem geldiğinde, o deprem bizim önlemlerimizi aşabilir. Peki bu kadar yüksek derecede bir afet niye bize geliyor sorusu kaderle bağlantılı olarak sorulabilir. Çünkü insan zihni hep sorgulayan bir sistemdir. Kaderle ilgili mevzuları aklına getirmek, bu soruları sormak, "Yoksa ben dinimi mi kaybediyorum" durumuna getirmez bizi. İnsanoğlu bazı şeyleri sorgulamalı, inancını sağlamlaştırmalı, elbette sağlamlaştırmak için arayışlara girmeli. Bu arayışlar, hatta ve hatta bu ön şüpheler imanı sarsmaz. Aksine imanın daha da sağlamlaşmasının zeminini hazırlar. O açıdan bazı insanlarımız, bazı okuyucular hakikaten bunu zaman zaman yaşayabilirler. Acaba ben kaderle ilgili ya da inançla ilgili sorular aklıma geldiğinde, bunları çözmeye çalıştığımda, bazı insanlara danıştığımda bu benim inancımın zayıflığını mı gösterir? Hayır böyle geçici, araştırmaya yönelik sorular akla geliyorsa, bu imana zarar verrmez. Yeter ki iyi niyetle olsun, ön yargılarla sırf meseleyi bulandırmak için olmasın. Cenab-ı Hak mutlaka o soruların cevabını verecek imkânlar sağlar.

Feyz: Şu ana kadar sebeplerin sonuçları olacağını, tedbirin takdire engel olmayabileceğini, cüz'i irade içinde bizim de hareketlerimizden sorumlu olduğumuz bir davranış alanımızın mevcudiyetini konuştuk. Bunu biraz daha açalım mı?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Tabi bizim irade alanımızla külli irade arasındaki ilişki ne kadardır, nasıldır, bunun üzerinde de düşünmek gerekir. Dediğimiz gibi insan varlığı olarak diğer varlıklardan farkımız; bize bir özgür alanın bırakılmasıdır. Mesela iyilik yapmakla kötülük yapmak, dindar olmakla dindar olmamak, ahlaklı olmakla ahlaklı olmamak, vazifelerini yerine getirmekle vazifelerini yerine getirmemek gibi…

Bunlar bazen dünyadaki çeşitli ahlaki sistemlerle, içinde bulunduğumuz toplumun normlarıyla da test edilebiliyor. Yani kaderi hesaba katmasak da içinde bulunduğumuz toplumun normları bizi bazı şeyleri yapmamaya veya bazı şeyleri suç saymaya itebiliyorö hatta zorlayabiliyor. Fakat bunun dışında, yalnız kaldığımız, hiç kimsenin bizi kontrol etmediği zemin ve zamanlarda aslen dinin fonksiyonu sözkonusu oluyor. Hiç kimsenin bizi kontrol etmediği, bir kötülük yapmak istediğimizde yapmamıza bir engelin bulunmadığı bir anda, bizim dindarlığımız irademizi iyi yönde kullanmamıza bizi teşvik ediyor, ama tamamen zorlamıyor. Şimdi zannediliyor ki, dindar insanın dini, onu, iradesini iyi yönde kullanmaya mecbur ediyor. Bu sadece "cebriye" isimli çok marjinal bir dini ekolün düşünme biçimidir. Onlar diyorlar ki, "Allah bizim için neyi belirlemişse biz onu yapmaya mecburuz." Cebriyeciler insanın dar anlamdaki kısmî iradesini dahi kabul etmezler. Ama geneli itibariyle itikadi ekoller, bunun böyle olmadığını, insanın realitesinin kendi alanında bir şeyler yapabilme özgürlüğüne sahip olduğunu kabul ederler. İşte o dar alanda iyilik yapıp kötülük yapmamayı din teşvik eder. Ama "illa" yapacaksınız, yapmadığınız takdirde sizi hemen yok ederim gibi bir durum sözkonusu değil. Hakikaten bir insan şimdi gizli bir yerde, hatta açık bir yerde bir günah işlediğinde, eğer toplum ona engel olmuyorsa, ilahi bir ikaz gelip hemen ona dünyadayken ceza vermeyebiliyor. Ama varsa bazı uyarılar veyahutta daha sonra çekeceği vicdan azabına dair bazı işaretler bunlar yüzde yüz fiilden menedecek türde değildir.

Allah diyor ki, size iki yol gösterdim. İstiyorsanız iyilik yapın, iyilik yaptığınızda şu şu faydaları var ve sizin için iyi olan odur. Neden iyilik yapacaksınız? İşte kendinizi korursunuz, dünyanızı, ahiretinizi ve toplumunuzu korursunuz. Dindar insan, bir kere Allah'ın varlığını da kabul ettikten sonra, der ki, "Ben bu tavsiyeye uyarım." Ama bazen nefsine uyduğu, bu tavsiyeye uyamadığı, zaaf durumuna düştüğü durumlar da oluyor. Nitekim en dindar olan bazı insan da bazen, o noktada iradesinin menfi tarafını işletip, günaha ya da suça yeltenebiliyor.

Feyz: Bu durum, iyiliğin kıymetini artırmıyor mu?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Evet, bizim en değerli, iyi tarafımız, özgür oluşumuz… Biz özgürüz. Özgürlük evet kötülük yapmamıza yol açıyor. Ama herşeyin bir bedeli vardır. Özgürlüğün de bedeli, riski budur. Fakat bizim o özgürlüğe, kötülük yapma durumuna rağmen iyilik yapmamız, işte o bizi yüceltiyor.

İyiliği İstemek İnsanı İnsan Yapar

Feyz: Bu durum, iyiliğin kıymetini artırmıyor mu?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:
Evet, bizim en değerli, iyi tarafımız, özgür oluşumuz… Biz özgürüz. Özgürlük evet kötülük yapmamıza yol açıyor. Ama herşeyin bir bedeli vardır. Özgürlüğün de bedeli, riski budur. Fakat bizim o özgürlüğe, kötülük yapma durumuna rağmen iyilik yapmamız, işte o bizi yüceltiyor.

Feyz: Günümüz insanı ya da her devrin insanı açısından fotoğrafını çekmek istediğimiz en önemli yer burası aslında.

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Evet çok önemli burası.

Feyz: Buna hakikaten insanlar inanıyorlarsa, itikadi çizgi açısından da doğru bir yerdeler diyebilir miyiz?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Evet, buna inanıyorlarsa ve "Ben kötülük yapabilmeme rağmen iyilik yapmam gerektiğini, buna zorlanmadığım halde iyiliğe yönelmem gerektiğini biliyorum" diyor ve bunun için bir istekte bulunuyorlarsa, bunun için gönülden kopan bir talepleri varsa, istikamet üzereler demektir. Söz konusu talep doğrultusunda Allah zaten öbür yanlışlıklarını da affeder. En affedilmez şey, böyle bir talebe sahip olmamaki yani yilik yapma talebine sahip olmamaktır. Zaman zaman yapılan, her birimizin yaptığı yanlışlıklar, eğer bahsettiğim iyilik talebi gönülde varsa ve yanlışlıktan sonra bir pişmanlık, bir daha yapmama düşüncesi, "keşke yapmasaydım" şeklinde bır duygu oluşuyorsa (tövbe dediğimiz şey) affa mazhar olurlar. Kötülüklerin mutlaka telafisi var. İyilikler sonsuza kadar kalıyor, kötülükler ise telafi edilebiliyor. Dinin böyle bir bonusu da var. Hem özgür bırakmış, hem de yanlışlıkları telafi edilebilir, hatta ortadan kaldırılabilir kılmış! Hani borcu siliniyor derler ya…

Kötülükler ve günahlarda da borcun silinebilmesi söz konusudur. Bu tövbe ve pişmanlık, Mevlana'nın "Yüz kere bozmuş olsan da gel" dediği gibi, ona rağmen, ne kadar yapılırsa yapılsın en sonunda gösterilen iyi niyet, eğer sadık bir şekilde iyiliğe dönüyorsa, bu iyiliğe dönüş arzusu günahları sildirebilir. Yeter ki başka konularda insanları, başka varlıkları incitmemiş, haklarını yememiş olalım; onların da gönlünü alacak olursak, helalleşirsek onlar da telafi kapsamına girer. O yüzden kendi içimizdeki iyilik yapma, iyiliğin tarafında olma duygusunu ve isteğini kaybetmemek lazım. İşte o, kalbinizin temiz olmasını sağlar, bizim İslam'la, inançla bağımızın daim olmasını sağlar.

Bütün bunlara rağmen günahlardan tamamen sıyrılmak mümkün olmuyor, karşımıza türlü türlü kötülükler çıkıyor. Şimdi o kötülükler konusuna, kaderin bu meslesine geleceğiz. İyi olma isteğine rağmen, insan kötülükler yapıyor mu? Evet yapıyor ve bu kötülük kendisine, çevresine, inancına zarar veriyor mu? Veriyor. Ama bunlar telafi edilip, bir daha yapılmaması konusunda bir azim gösterildiği takdirde ortadan kalkıyor mu? Kalkıyor. Böylece insana, yapılan hatalara rağmen daha geniş bir kurtuluş imkanı veriliyor. Kötülüklerin de yok edilmesi, insanın iyi niyetiyle onların bir daha işlememesi imkanı doğuyor. Ve bu imkan insana manevi bir güç vermiş oluyor. Ama buna rağmen yine de birçok insan, kötülüğe maruz kalabiliyor. En sonunda da yine kötülüğün pençesine düşebiliyor. Önemli olan bu iyilik yolunu, çizgisini bütünüyle koparmamak. Yani ben günaha girmeyeyim diye hassasiyet gösterilmesli, ama aşırı bir tedirginliğe, fevkalade bir strese girmemelidir. Tabii ki kaçınacak insan günahlardan, ama buna rağmen kötülüğe bulaşma ihtimali sıfırlanamaz. Günahlara karşı masumiyetö yani günahsızlık hali peygamberlere mahsustur. Özellikle bu çağda birçok insanı celbeden, teşvik eden yanlışlıklar, çevreden, çeşitli imkânlardan, hayat standardından vs. kaynaklanan cazip şeyler, insanı yanlışlar yapmaya zorlayınca da, hatalara düşmek daha kolay hale gelmektedir. Bundan dolayı da "Ben bir daha doğru yola dönemem" gibi bir ümitsizliğe, pesimizme girmemelidir. Her yanlıştan sonra doğruya ve iyiye dönme yolu daima açıktır.

"Adaleti" nasıl algılamalıyız?

Feyz: Bazı insanlar da yaşanan hayattaki "adalet" hususunda bir kafa karışıklığı içinde. Mesela bir çocuk tecavüze uğruyor ya da doğuştan sakat oluyor. Hiç de güncel olmayan bazı ideoloji ve felsefeler de konuya bu açıdan bakarken insanları yanılgıya düşürüyorlar. Onlara göre kader hususunda kafa karışıklığı oluşturan konulardan birisi bu. Diyorlar ki, niye bu böyle? İlahi adalet anlayışı içinde zor algılanan bir konu bu…

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Bu da çok ciddi bir konu. Felsefede "şer problemi" olarak ele alınmış. Öncelikle şunu söylememiz lazım. Bu dünya sadece iyiliğin olduğu, gerçekleştiği bir dünya değil. İnsanın öyle bir beklentisi olabilir belki. Ama bu dünya bir sınav dünyası. Yani insanın önünde iki tane seçeneğin belirlendiği bir dünya. Dolayısıyla her insanın iyilikle karşılaşması, her şeyin sadece iyi tarafını görmesi mümkün değil. Bu dünya cennet değil ki! Bu durum şunu gerektiriyor; insan elinden gelen bütün iyi çabayı, iyi tarafa yöneltip güzel davranışlar sergilemeye çalışırken bir yandan da -hani bazen engelli koşular olur ya- engelli koşuda olduğunu hesaba katarak, karşısına zorlukların, insanı test edecek, imtihan edecek kendisinden kaynaklanmayan bazı durumların çıkağını hesaba katmalıdır. O şeylerle -bu bir bela da olabilir, musibet de olabilir, kendisinin hiç dahlinin olmadığı bir şey de olabilir- demek isteniyor ki, böyle zorlukların bulunduğu, başkasının yanlışlıklarının yol açtığı ya da tabiattaki bir hadisenin, bir acının, bir üzüntünün sebep olduğu, kayıpların meydana geldiği bir yerde bile, yine iyi niyetinizi korumaya devam edecek misiniz, etmeyecek misiniz?

Feyz: İmanın gereği midir bu?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Tabi, imanın sağlamlaşması, güçlenmesi, acıya rağmen, üzüntüye rağmen… Mesela çocuklar sınava giriyor, bir sürü hazırlık yapılıyor, bu güçlüğe rağmen sınavın başarısı için çalışmıyorlar mı? Yine, "bu sınav çok zor, ben vazgeçeyim, gideyim, yatayım" diyorlar mı? Çok nadir bir iki öğrenci 'pes' eder. Ama çoğunluk gayret ederek şansını artırmaya çalışır. Bu dünyada da önüne konan sınavda zorluklar var, acılar var, üzüntüler var, kayıplar var. Bu kayıplar can kaybı da olabilir. Bu kayıplar insanın kendinden kaynaklanmıyor olabilir. Asıl problem burada çıkıyor. Deniyor ki; "Ben sebep olmadım ya Rabbi, birisi geldi, yaptı bunu." Mesela trafik kazasında "tanımadığım adam geldi çarptı". Çok büyük imtihandır bu, Allah kimseye göstermesin! Niçin oluyor bu? Kendisinin bu acıyı kaldıracak kapasitede yaratıldığını kendisine hatırlatmak için… Yani insana deniyor ki; sen öyle bir varlıksın ki, öyle bir dayanıklılıkta yaratıldın ki, böyle bir şeyle karşılaşsan dahi, bunu aşabilecek güçtesin. Allah sana iman gücüyle, akıl gücüyle, dayanma gücüyle, sabır gücüyle, unutma gücüyle bunun üstesinden gelme kapasitesi veriyor, bununla da imtihan ediyor. Bu tür olayların karşısında sabrıyla olgunlaşan bir adamın yüceliğini düşünsenize…

Ahirette ayrıca zaten bunun karşılığını alacak. Ama ben diyorum ki, böyle bir sabrın dünyada da karşılığı var. Neden? Bakıyorsunuz, çok metanetli bir insan topluma o kadar büyük bir mesaj veriyor ki… Bazı insanlar ölüm karşısında çok ağlar, yıkılır, dayanamaz. Ona da hak vermek lazım. Ama bazı insanlar var ki, öyle bir olgunlukla karşılar ve "ben neyi daha iyi hale getirebilirim"in çabası içine girer. İnsanlar onu artık bir örnek ve model olarak görürler. Bu insan, olgun insan, insan-ı kamil olur. İşte belalar, insanı insan-ı kamil yapmak için gelir. Burada bir fark oluyor. Bazılarına gelip bazılarına gelmediğinde "adalet duygusu" etkileniyor dediniz ya, yani bazı insanlar bununla karşılaşıyor bazıları karşılaşmıyor. Karşılaşıp karşılaşmadığını bilemezsiniz, bazen insan küçük bir olayda kaybedebilir, beklenmeyen bir durumda kazanabilir. O karşılaşmanın öyküsünü görünür şekliyle düşünmemek lazım. Çünkü herhangi birimizin bundan sonra, ömrünün sonunda bir badireyle karşılaşmayacağını bilemeyiz. İkincisi, dünyadaki imtihanlar, bir doğramacının elindeki tahtalar gibi değil ki… Diyelim ki birine doğuştan bir eksiklik meydana geldi. Belki Allah ona genlerle dayanıklılık atfedecek bir yapı verir ve bu adalete daha muvafıktır. Bilemezsiniz… Onun bu dayanıklılığı, bundan sonraki hayatında ona, başkalarında olmayan bir güç verecektir. Mesela, doğuştan âmâ insanların öyle avantajları, öyle kabiliyetleri olur ki, hafıza gibi, ses kabiliyeti gibi… öyle şeyler gerçekleşir ki hayatında, diğerleri onu kıskanırlar. Ya da felçli bir insan, felçli haline rağmen bilim adamı olup bazı enteresan başarılar kazanırlar. Çünkü öbürlerinin gözleriyle, ayaklarıyla aynı şeyleri yapamadıklarını, bunlar konsantre oluyor, başarıyor.

O halde birinde oldu, diğerinde de böyle olması lazım şeklinde dar düşünce ve dar görüşle meseleye bakılamaz. Bunun psikolojik boyutları var, tarihi boyutları var, bedensel veya ruhi yönleri var. Bütün bunları yan yana getirdiğimizde hepsini gözlemleyebilme imkânımız yok. Bir insanın hayatını, kendi çocuğunun hayatını sıfırdan başlayarak, belli bir yere kadar gözlemleyebiliyor mu? Yok. Öyle bir durum oluyor ki, diyoruz ki bu benim bildiğim çocuk mu? Çünkü birçok şey; hem kendisinin içinden gelerek, hem de dışardan aldığı birçok etkilerle çocuğu farklı davranışlar yapmaya yöneltiyor. Biz ona hâkim olamıyoruz. Dolayısıyla her bir hayat öyledir. Hatta bu hayatlar, bırakın insan hayatını, diğer canlıların hayatlarıyla da ilişkilidir. Dünyadaki ufak hadiseler bile yıldızların hareketiyle ilişkilidir. Bir birlik vardır kâinatta, yakın ilişki vardır. Bir yerçekimi olayı, bütün gezegenlerin hepsini ilgilendiren bir yapı arzeder. Ama biz bunun sadece bizimle ilgili olduğunu zannederiz. Sadece bizim burada şimdi oturuyor olabilmemiz buna bağlıdır diye düşünürüz. Bu kadar değil ki, en ufak bir yer değiştirme bütün bunların alt üst olmasına sebep olabilir. Dolayısıyla adaleti ölçebilme kabiliyetimiz o kadar hassas - bir kuyumcu terazisiyle tartacak kadar- kuşatıcı değil ki… Etrafımızda gördüğümüz birçok örnekte, insanların bazılarına bazı avantajların, diğerlerine de başka avantajların verildiğini görüyoruz.

Anlama güçlüğüne düşülen bir diğer konu da, doğuştan, daha küçükken bir insanın belalarla karşılaşması… Yetişkin insanlar arasında, dediğim gibi, mutlaka sahip olunan avantajlar var. Ama bir de daha çocukken başlayıp ve sonra hayat boyunca devam eden acı örnekler var. Onlar kendilerinin neticede neye sahip olacaklarını, neyle olgunluğa muhatap olacaklarını bilemedikleri için, başlarına gelenler kendilerine bir zulüm olarak telakki edilmez. Verilen hayat, onlara bağışlanmış bir hayattır. Bu hayatın içinde bazı zorluklarla karşılaşmaları takdir-i ilahinin ve onlara biçilen rolün bir gereğidir. Yani o kadarlık kendilerine bir lütuf verilmiştir. Bize diyelim ki, şu zamana kadar ki bir ömür verilirken, bir çocuğa daha az bir ömrün verilmesi, kendisine o ölçüde sorumluluktan azade olma mükâfatının verilmesi durumu söz konusudur. Dolayısıyla hayatla ilgili değerlendirme yapmak çok izafidir. Bir insanın çocukken ölmüş olması, belki karşılaşacağı daha büyük inançsızlıklar, problemler vs. açısından bir kazanç içindedir. İkincisi, çocukken ölen insanın durumu, inanmış, büyük işler başarmış bir insana kıyasla kazançsızlık, bir eksiklik gibi görülse de, bu kadar büyük sorumluluğu, bunca çabayı ve uğraşı yaşamayıp, bu dünyanın zorluklarıyla boğuşmayıp, daha masumken ölmüş olması da bir bakıma avantaj sayılabilir. Yani her yönüyle bir izafiyet söz konusudur ve gaybı hakkıyla takdir etme gücümüz yoktur.

Feyz: O halde madden ve manen "süpermenlik" peşinde koşmak iyi bir şey değildir diyebilir miyiz?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:
Hiç iyi bir şey değil. İnsanın tabiatından gelen, fıtraten sahip olduğu imkanları, bir de kendisinin çalışarak elde ettiği imkanları var. Bizim bedenimiz tasarrufumuz dışında bize veriliyor, hatta on-onbeş yaşına kadar anne babamız adeta birer gözetici, bakıcı gibi bize bakıyor ve biz farkına bile varmadan büyüyüp güçlü bir konuma geliyoruz. Yani anne babalar -bu duygu verilmiş kendilerine, ondan bir haz alıyorlar- aslında büyük meşakkatlerle aslında çocuklarına hizmetçilik yapıyorlar. Zengin zengin insanlar, büyük büyük yöneticiler bir şekilde çocuklarının emrine giriyorlar. Biz bu ihtimamla bir noktaya geliyoruz. Sonra bize "sizin yapacağınız birşeyler var" deniyor, böylece tercih ettiğimiz davranışları yapıyoruz. Yapabileceklerimizi, sorumluluklarımızı üstlendikten sonra, yani yapabileceğimiz herşeyi hiçbir ihmale meydan vermeden yerine getirdikten sonra, olacaklara razı olmaya mecburuz. İşte kaderin teslimiyeti burada başlıyor. Yoksa kaderin teslimiyeti hiçbirşey yapmadan teslim olmak değildir. Kaderin teslimiyeti, bize verilenlere şükretmek, bizden isteneni yapmak için uğraşıp çalışmak ve ondan sonra da eğer gücümüzün ötesinde bir bela, bir musibet, toplumsal bir salgın vs. karşımıza çıkarsa, "Ya Rabbi vazifemizi yaptık, bundan sonrası artık bizi muhafaza etmene ve bizi korumana bağlı" deyip, bu konuda elimizden bir çare gelmediğini belirtmektir. Tabi bireysel ve sosyal önlemleri almak da yapabileceğimiz şeyler içindedir.


Feyz: Mutlak sorumluluk alanı var. İnsan ondan kaçmaz, görevlerini yerine getirirse şikayet etmesi için de bir sebep kalmıyor. Kendi elinde olmayan durumlar nedeniyle sorumlu olması da söz konusu olmuyor diyebilir miyiz?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Kendi elinde olmayan sebeplerle herhangi bir işi yapmış olabilir. Ancak bir takım telafi mekanizmalarını kullanmak, bizi yönlendirmenin bir vasıtası, bir sebebi olmuş oluyor. Hatırlasak desek ki; "Ben bazı hataları yanlışlıkla yapmıştımi ama bunları telafi etmek için bazı davranışları daha iyi yapayım." Hem sorumluluğumuzu hatırlatmış oluyor, hem de o şeylerden kurtulmamızı sağlıyor. İyilik yaptığınızda iyilik sizi daha fazla iyiliğe götürür, daha başka olumlu açılımlar sağlar. İstenmeyen hegane husus kötülükte ısrar etmek, bunda diretmek ve inatlaşmaktır. Yoksa kötülüğe bulaşmamak daha önce beirttiğim gibi peygamberler mahsus bir vasıf. Kötülüğe bulaşılabilir ama kötülükte ısrar etmemek lazım. Bir beyaz düz çizgi düşünün, aradaki bazı siyah noktalar, o düz çizginin devamlılığını bozamaz. Ama o siyah noktalar peşpeşe olduğunda bir kesinti gözükür ve bütünlük bozulur. Siz önlemler alınca ayrıca ekstra bir korunmaya bir desteğe mazhar olabilirsiniz. Size gelen bu yardım kaderin bir yardımı, bir lütfudur, siz üzerinize düşen görevleri yaptığınız takdirde.

Sonuç olarak kader inancı neden durup dururken bu kadar önemli oluyor? Kaderin incelikleri, sırları hakikaten var. Siz belki kaderi düşündüğünüz zaman bazı sorunları aşamıyorsunuz. Bunun en büyük bir sebeplerinden biri de zaman konusu. Biz zamanla muallel varlıklarız. Zamanın ötesine gidemiyor, onu aşamıyoruz. Ama kainat sistemi, Allah'ın ilmi zamanı da aşıyor. Dolayısıyla zaman ortadan kalktığında bazı husular daha açık, daha anlaşılır hale gelebilir. Ama biz o noktaya sınırlı kapasitemiz gereği varamıyoruz. Çünkü biz, falan zamanda doğmuş, falan insanla karşılaşmış, falan olayları yaşamış ve belli bir zamanda da bu dünyadan gideceğiz. İşte bütün düşünce mekanizmamız o zamanın sınırlılığı içinde adeta hapsedilmiş gibi. Tarih okuyoruz ama tarihi değiştirmeye gücümüz yok, yalnızca öğrenmek için tarihi okuyoruz. Geleceği de bilmiyoruz. Bilgimiz sadece bizim içinde bulunduğumuz zamanla sınırlı. Dolayısıyla mesuliyetimiz de içinde bulunduğumuz vakitle ilişkili. Bu zamanı iyi değerlendirdik mi, bir sonraki zamana elde bir puanla girmiş oluyoruz. Bu puanlar çoğaldıkça iyiliğe doğru kayışımız ve ömrümüzü iyilikle tamamlama ihtimali artıyor.

Feyz: Peki insan, kadere inanmanın faydalarını ne şekilde kavrar?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Kadere inanmak, kaderin anlamını bilerek olur. Kaderi, insanı bağlayan, sıkan bir şey gibi gördüğünüzde, o zaman faydası olmaz. Ama kader öyle değil. Birçok insan, etrafını saran, insanı boğan, dışına çıkılamaz, insanı hapse sokan bir hücre cezası gibi görür kaderi. Kader bizi sarmış der. Böyle baktığınızda hakikaten kaderden ürkersiniz. Halbuki bunun tam tersi bir bakışla onu anlamak lazım.

Feyz: İnsan-Allah ilişkisi daha sağlıklı oturtulsa, Yaratıcıyı daha derinden hissetsek, belki de bu kadar tutsak olmayacağız diyebilir miyiz?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: O dinginlik, o kabul olduğunda evet. Büyük insanlar, yüce insanlar öyledir. Kur'an insanı diğer özellikleri yanında çok acul bir varlık olarak da niteler. Çünkü o herşeyi bir an önce anlamak ister. Kolay değil, kâinatta çok ufak bir noktayı işgal ettiğimizi, dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini, bizim içinde yalnızca bir nokta gibi olduğumuzu, sınırlı bir varlık olduğumuzu hatırlatıyor bize kader. Kendi kararınca "Bunu ne kadar yaparım"ın rahatlığını, ön kabulünü sağlar. Olan bitene menfi bakmak, aslında isyankar, anarşik bir reflekstirö sonunda huzursuzluğu bize kalıyor. Önemli olan iç huzuru yakalayabilmektir. Yani görevini yapma huzuru ve ondan sonrasını, Allah bu varlığı yaratan; bu varlığı yaratan, bu varlığın tedbirini de alır" deme rahatlığı… Bu iç huzurdur. Vazifesini başkasına yüklemek ise kolaycılıktır, avunmadır, avutmadır. Hakikaten öyle bir durum oluyor ki, ne siz, ne anne babanız, ne paranız, ne bütün dünya size bir fayda veremeyebiliyor. Orada duruyorsunuz ve diyorsunuz ki; "Bunu ben, sevecenlikle kabul edeyim." Öyle güçsüz bir halde "kabul" diyorsunuz. Bu noktadaki kabul, insana ayrı bir mutluluk verir. Şimdi düşünün ki, bu kabullenmeyi yapamadığınızı, hep isyanla, "Bu bana yapılan bir haksızlıktır." diye bağırıp çağırdığınızı ki, bu durumda psikolojik durumunuz çok kötü hale gelir. Yani neticede hem sorumluluğu hem rahatlığı hissetmek kolay bir şey değildir. Hem sorumluluğumuzun bilincinde olmayı, hem de sükun ve mutmain olma hali ve dengesini kaderle sağlıyorsak, bu demektir ki kader önemli bir şeydir.

Diğer önemli husus, tek olmadığınızı, bir bütünün parçası olduğunuzu, bu bütünün içinde size düşen vazifenin sizi ilgilendirdiğini, ama birlikte yapılan bazı şeylerin de olması gerektiğini de hatırlamış oluyorsunuz. Kadere genel bir plan diyoruz ya, genel planın içinde siz kendinizi soyutlayıp, sadece kendimi kurtarayım diyemezsiniz. Kurtulamazsınız zaten, toplumun diğer fertleri kurtulmadıkça siz de kurtulamazsınız. Dolayısıyla toplumsal görevlerinizi yerine getirmeyi hatırlatıyor size. Hatta ve hatta ekolojik sorumluluklarınızın dahi olduğunu haber veriyor. Çünkü neticede sizin bu toplumda bir dindar olarak yaşayabilmeniz için nefes almanız, belli güneş ışınlarını, belli oksijeni almanız gerekiyor. Bu sağlanmadıkça dindarlık da yapamayacaksınız. Dolayısıyla sizin dindarlığınız bazı şartlara bağlı. Hatta öncelikle onlara bağlı. Onun için deniyor ki dinle hayat arasında tercihe mecbur bırakıldığınızda, hayat önce gelir. Çünkü dini, ancak hayat sayesinde yaşayabilirsiniz. O takdirde şimdi bizim hayatımızda küresel doğal dengeler riske girdiğine göre, dini sorumluluğumuz içinde doğayı korumak, genel planın bir parçası olduğumuzu hatırlatma açısından, kaderin bize yüklediği bir orumluluktur. Düşünün, kader ferdi ve toplumsal sorumluluğumuz bir tarafa, ekolojik ve küresel sorumluluğumuzu, hayatın anlamı içindeki yerimizi bize öğretiyor. Ve buna rağmen kalkıp da ona dar bir anlama yüklersek ne kadar abes olur.

Feyz: Bütün bu konuşmanın ışığında okuyucularımıza son olarak hangi mesajı vermek istersiniz?

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı:Dediğim gibi, birincisi, bir kere bizim yapabileceğimiz birçok iş var. Okuyucular bunu çok iyi düşünmeliler. Yani biz hakikaten kendi tecrübelerimle söylüyorum, yapabileceğimizin çok azını yapıyoruz. Yapmak durumunda olup da yapmadıklarımız o kadar çok ki… Öncellikle o yapabileceklerimize bir kez düğümlenelim. Üzerimize düşen, bizim gücümüzle, insani, bedeni ve ruhi kapasitelerimizle yapacağımız, kendimiz, ailemiz, toplumumuz, insanlık için yapabileceğimiz şeyler için kafa yoralım. Bu bize, kaderin ne tür açılımlar getirdiğini görme açısından çok büyük ufuklar açacaktır. Bütün insanların, o tek tek küçük kaderlerini müsbet yönde kullandıklarını düşünün. Toplumda bunlar, iyilikler yönünden ne kadar büyük bir sinerji, ne kadar büyük bir güç meydana getirecektir. Gerisi, yani daha mutlu bir dünya hedefi, biraz daha kolay hale gelecektir...

Feyz: Bu güzel değerlendirmeler için çok teşekkür ederiz.

Doç. Dr. M. Sait Özervarlı: Ben teşekkür ederim, umarım okuyuculara açıklayıcı ve yararlı olmuştur.


Son Eklenen Yazılar

İzzet-i Nefs Duygusu Günahlara Karşı En İyi Kalkandır / Şenel İlhan Beyefendi’nin Sohbetinden

İzzet-i nefs duygusunun öneminden her zaman bahsediyoruz. Bunun anlaşılmasına çok önem veriyoruz. Gerçekten bu duygu o kadar önemli ki, bir kişi, manen çok üst düze...

Müslümanların Astronomi Tarihine Katkıları / Prof. Dr. Ali Bakkal

İslam Astronomi Tarihinde bir milat belirlemeye kalksak nereden başlamak gerekir? Teşvik edici unsurlar nelerdi? Ayet, hadis, fıkıh anlamında nasıl teşvikler vardır...

Sağlıklı Bir Kişilik İnşası İçin Benlik Saygısının Önemi / Doç. Dr. Nurten Kımter

Kişilik, kimlik, karakter, mizaç, benlik kavramları biraz birbiriyle iç içe ama farklı kavramlar… Hepsi de varlığın insandaki yansımaları… Bu konuda neler söylenebi...