Sabır Mı Tahammül Mü?

Selimhan Çelebioğlu

Tarih: 2008-05-20

Bugünlerde millet olarak dar bir vadiden geçmekte olduğumuzun tüm okurlarımız farkındadır. Ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere, zaman zaman huzurumuzu tehdit eden günlük olaylar, toplumsal problemlerimize çözüm ararken yaşadığımız sıkıntılar, kendimiz bir yana çocuklarımızla ilgili gelecek kaygılarımıza kadar iç dünyamızı sarmış ve sarsmış durumda. Peki, tüm bunları kaygılı bir bekleyişe çevirmek yerine, daha iyi ve güzel olan ne yapmalıyız?

Bugünlerde pek çok insan ekonomik sıkıntı içinde olduğunu söylüyor. Sabırla ilgili bir yazıya ekonomiyle başlamak ne kadar yerinde olurdu bilmiyorum. Çünkü bu hem sabretme nedenimize haklı bir gönderme yaparken aynı zamanda sadece sabretmiş olmak için sabretmenin de gereksiz olması nedeniyle çok anlamlı olmazdı. Yani burada ne demek istiyorsun denilirse, gayet açık… Sürekli aynı problemi düşünmenin problemin çözümüne pratik hiçbir yararı olmazdı da ondan…

Öyleyse sabredelim ama bu sabır bir tükenmişlik psikolojisinin eseri olmasın. Sabredelim ama sabretmek zorunda olduğumuz şey, sabrımızla ilgili tüm enerjimizi tükettiğimizi düşündürtmesin bize… Sabredelim ama bunun dünyanın sonu olmadığını bilerek sabredelim… Sabredelim ama bu bizim için her şeyin bittiği anlamına gelmeden sabredelim… Yani sabretmenin, şu sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz günlerin kolayca geçivermesine bir vesile olduğunu bilerek sabredelim. Böyle sabredelim ki, sabrımız da bir işe yarasın… Peki nasıl sabredilir? Sabretmek nasıl başarılan bir cehd ve gayrettir? Neye yarar? Bu sadece bir kavram mıdır, yoksa gayet yararlı bir davranış biçimi mi? Tüm bu soruların cevabı; tabii ki, sabrın, hayatımızın her gününde bizzat yaşadığımız bir duygu oluşudur. Bir ömür boyu birçok olayla sabrımız sınanır. Aleyhimizde gibi görünen bütün sıkıntılardan kurtulmanın tek yoludur sabır. Bu güzel ahlak, ömrümüzün sonuna kadar bize mihmandarlık yapar. Sabır, darlık ve sıkıntı zamanında nefis ve şeytanın yaratıcıya isyan kapısını kilitleyip, şükür yolunu insana açan bir nimettir. Dolayısıyla sabır, dünya hayatında nefisle olan imtihanımızın başlıca ölçüsüdür. Bakınız onun manaları içinde neler var: Bir kere dayanma, direnme, tahammüllük, serinkanlılık manalarına gelmektedir.

Küçük meseleler yüzünden birden sinirlenerek bütün manevi sermayemizi öfkemizin kurbanı ederiz. Öfkesine sahip çıkan yiğitlere ne mutlu… Öfkesine söz geçiremeyen zavallı, ne yapayım, kızdım, adam vurdum der…

Ne yapayım, kızdım karımı boşadım; ne yapayım kızdım çocuğumu haksız yere dövdüm, diyerek masumluğunu değil acziyetini ve nefsinin kölesi olduğunu anlatır. Nefsin bu sınır tanımayan arzuları hem kendi ruhumuza, hem bedenimize, hem de çoğu kere başkalarına zarar vermektedir. Cenab-ı Hakk'ın yasak kıldığı bütün eylemler her nasılsa şeytanın iğvası ile nefse hoş gösterilir. Sabır en başta nefse karşı kazanılmış bir zaferdir. Bu durum, Kur'an-ı Kerim'de üzerinde çok durulan bir husustur. Hz. Peygamber de sabırla ilgili pek çok hadis söylemiştir. Cenab-ı Hakk'ın biz insanlara gönderdiği bütün peygamberler, Hakk'ı tebliğ için çok büyük acılara dayanmak zorunda kalmışlardır. Peygamberler tarihi bu ibretli kıssalar ile doludur ve her birinin yaşantılarının merkezinde sabır durmaktadır. Hz. Peygamber(Sallallahü Aleyhi ve Sellem); "Sabır, (hadisenin) sarsıntı tesiri yaptığı ilk anda gösterilen tahammüldür" buyurmuştur.

Günümüz insanı, güzel ahlakın özü olan sabrı maalesef unuttu. Ekonomik sıkıntı içinde olan, ailesiyle problemi olan, iş yerinde problemleri olan, tüm bu sıkıntılar karşısında hakikaten zorlanan insanımıza, sıkıntıları her ne sebeple olursa olsun "Allah sizden ve sıkıntılarınızdan haberdardır" diyerek sabr-ı cemil sahibi olmalarını tavsiye ediyoruz. Çünkü yapılacak en anlamlı fiil bu… Genellikle bela ve sıkıntılar bize uğradığında Rabbimizi hatırlarız. Eminim unutulmamıştır, büyük Marmara depremi yaşandığı zamanlarda camilerdeki cemaat sayısı artmış ve sonuçta, o zamana kadar "Allah" demeyi unutan insanlar bile Allah'ı (Celle Celalühü) bu sayede hatırlamışlardı. Ayrıca zahmetsiz kazandığımız nimetlerin kıymetini pek bilinmez. Kolayca geleni har vurup harman savurduğumuzdan Cenab-ı Hak bizlere sıkıntı sonucu güzellikleri bahşediyor ki, biz bunun kıymetini unutmayalım. Hiçbir anımızda imtihan sırrının dışında kalamadığımızı düşünmek de işin en önemli tarafı…

Şöyle bir söz vardır; "Sabır, ilk andadır. Bir süre sonra insan ister sabretsin, ister etmesin, fark etmez." Buna göre aklı başında kimse, musibetin ilk anlarında sabreden kimsedir. Gündelik problemlerimiz açısından bakıldığında bu formül hakikaten ilaç gibidir. Buradan da anlıyoruz ki, musibet gelince isyan etmemeliyiz. İlk verdiğimiz tepki bizim için çok önemli. Başımıza gelenlere üzülmemek belki elde değil, ağlayabiliriz de... Fakat asla isyan etmemeliyiz. Çünkü dermansız dert yoktur. Yüce Allah, vahiy yolu ile Peygambere şöyle buyurmuştur: "Kullar da belalar da benimdir. Her ikisi de bana hamdederek beni noksan sıfatlardan tenzih ederler. Mü'min, arada bir günah işleyince bu günahına kefaret olsun diye dünyada onu mahrumiyete düşürür ve başına bela veririm ki, huzuruma geldiğinde kendisine iyiliklerinin mükâfatını vereyim. Kâfir kötülük işledikçe huzuruma geldiğinde işlediği kötülüklerin cezasını kendisine vermek için belaları üzerinden savar ve dünyalığını bol veririm" "İnsan sevdiğinin kaderinden nasiplenirmiş" derler. Biz de ömrümüz boyunca sünnet-i seniyye üzerine yaşama gayretindeyiz. Bunların bazılarını kendi irademizle yapabiliyoruz. Peygamberimizin(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaşadığı güzellikleri ve sıkıntıları Cenab-ı Hak kendi takdirinden bizim hayatımızda da nasiplendiriyor. Mesela bir yetim için düşünülürse; 'Âlemlerin Efendisi'ne bakıp benim Peygamberim de bu sıkıntıyı çekmiş diyerek sabr ediyor. Her yönü ile bize örnek olmuş...

Gönül adamı, mütefekkir Şenel İlhan Beyefendi de sabrı "Her karşılaştığımız olay karşısında tavrımızı Allah'tan (CC) yana koymak" olarak tanımlamışlardı. Yani sıkıntı, bela, hastalık ve dertlerde, Allah'ın (Celle Celalühü) rızasını kazanmanın esas olduğunu düşünerek hareket etmek, Allah'tan (Celle Celalühü) razı olmak, rızasına koşmak, çektiğimiz ve yaşadıklarımızın ilahi ekrandaki karşılıkları hakkında tefekkür etmek ve şükür ile hayata devam etmek… İdrak ehli olmak… İbn-i Mübarek'e göre musibet birdir. Fakat musibete uğrayan kimse feryad edince iki olur. Yani, o zaman musibet; biri musibetin kendisi, diğeri de musibetin sevabının yitirilişi olmak üzere iki olur. Hem de ikincisi birincisinden daha ağırdır.

Hz. Ali: "Vücuda göre baş ne ise, imana göre sabır odur" demiştir. Sabrın imanın yarısı olduğunu hepimiz biliyoruz. Nitekim Cenab-ı Allah (Celle Celalühü); "Sabredenleri amellerin en güzeline verdiğimiz ecir ile mükafatlandıracağız" (Nahl-96) buyuruyor.

Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur; "Sabır üç türlüdür;
1.İbadet etmek konusunda sabır (Sebat),
2.Musibete karşı sabır,
3.Günahlardan kaçınma şeklinde sabır.

Ebu Hureyre'nin (rh) anlattığına göre; sahabelerden biri, bir gün Peygamberimize "İnsanlar arasında en ağır belalara uğrayanlar kimlerdir?" diye sordu. Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); "En başta peygamberler, sonra salihler ve daha sonra da sırası ile bu kişinin arkasından gelenler" şeklinde cevap verdi. Muhammed b. Müslim'in anlattığına göre adamın biri Peygamberimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) "Hem malım elimden gitti, hem de sağlığımı yitirdim" diye yakındı. Peygamberimiz de adama şöyle buyurdu: "Hiç malını kaybetmeyen ve sağlığını yitirmeyen kimsede hayır yoktur. Çünkü Allah bir kulu sevince belaya uğratır ve belaya uğratınca da kendisine sabır ihsan eder." "Niye peygamberlere, salih insanlara çok bela musibet geliyor ve niçin isyanda olanlar rahat içerisindedir?" diye bir soru aklımıza takılırsa; bu konuda Peygamberimizi (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Kul, Allah katında öyle yüksek bir dereceye erer ki, bu dereceye hiçbir amel ile ermesi mümkün olmaz, ancak uğrayacağı bir bedenî kazaya katlanmak sayesinde o dereceye erebilir."

İbni Abbas der ki; "Peygamberlerden biri Allah'a şikayet yollu olarak dedi ki; Allah'ım Mü'min kulun sana itaat ediyor ve günahlardan uzak kalıyor. Böyleyken dünya nimetlerinden mahrum oluyor ve çeşitli belalara uğruyor. Buna karşılık kâfir sana itaat etmediği gibi, hep günah işliyor. Böyleyken belalardan uzak kaldığı gibi, dünya da ayakları altına seriliyor."

Ebu Hureyre'nin anlattığına göre adamın biri, bir defasında Peygamberimizin yanına gelince kendisini yere uzanmış durumda buldu. "Ya Resulallah, şikayetiniz nedir, neyiniz var?" diye sorunca Peygamberimiz "karnım aç" diye cevap verdi. Adam bu cevap karşısında gözyaşlarını tutamadı. Arkasından kalkıp iş aramaya gitti. Birine her kovası bir hurma karşılığında kova ile kuyudan su çıkardı ve işi bitince kazandığı hurmaları peygamberimize getirdi. Peygamberimiz, adama "Bunu mutlaka beni sevdiğin için yaptın değil mi?" dedi. Adam "Evet, vallahi, seni seviyorum, ya Resulallah" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz sözlerini şöyle bağladı: "Eğer doğru söylüyorsan, belalara pabuç hazırla. Çünkü vallahi, beni sevenlere belalar, dağ tepesinden ovaya doğru akan selden daha hızlı bir şekilde iner"

Bazen sevgimiz, samimiyetimiz sınanıyor. İyi zamanda herkes çok iyidir. Unutmayalım ki fitneler, sıkıntılar münafıkları ortaya çıkarmak içindir. Bu ümmetin içinde bulunan ikiyüzlüler de sabretmeyerek elenecekler. İddia ettikleri vasıfların kendilerinde olmadığı olaylar karşısında gösterdikleri sabırsızlık ortaya çıkacaktır.

Tabi ki milletlerin başına gelen toplu belalar var yani hepimizin ortak dertleri… Bir de bizim şahsımıza veya ailemize uğrayan sıkıntılar mevcuttur. Kulların imtihanı farklı farklı olduğu için kendimizi başka insanlarla kıyaslamadan "derdimiz bizim şifamızdır" diyerek Allah rızasını kazanmaya gayret edeceğiz.

Yaşadığımız zamanın en büyük imtihan sebeplerinin başında mal, mülk, sorunlu eş, evlatlar, sağlık problemleri daha çok göze çapıyor. Karşılıksız çıkan çekler, vadesinde gelmeyen alacaklar, bütün gayretlere rağmen kurtulamadığımız fakirlik… Gözümüzden sakınarak yetiştirdiğimiz evlatlar, bir de bakıyoruz ki bizim yüzümüze bakmaz olmuşlar, kaba saba bir koca ya da doluya boşa her şeye laf yetiştiren bir kadın, gelişen tıbba karşın, daha güçlü ve ağır hastalıklar…

Allah (Celle Celalühü) bizlere peşin peşin buyuruyor ki: "Andolsun ki, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi musibetlerde deneriz. Sabredenleri müjdele. Ki onlar başlarına bir musibet geldiği zaman "Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz" derler. İşte Rabb'lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır" (Bakara suresi, ayet:155-157)

Şöyle bir olay düşünün; bizlere zaman içinde zaman açılsa, mesela bir dakikada yüzyıl iş yaptığımızı, amel yaptığımızı düşünsek, böyle birşey belki içinde bulunduğumuz dünyanın düzeni açısından mümkün değil… Fakat Cenab-ı Hak biz Müslümanlara bu kapıyı yine sabırla açmış hem de öyle uzaklarda değil. "Hattâ bazı sâbir (sabreden) ve şâkir (şükreden) hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahiha ve keşfiyat-ı sadıka (doğru keşifler) ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî (şikayet) değil, teşekkür et." (Said-i Nursi Hz. 25 Lem'a) örneğinde olduğu gibi…

Ya da bir arkadaşımızın, dertli bir insanın acısını paylaştık diyelim; Rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:"Musibete uğrayan kimseye başsağlığı dileyen kimse, onun kadar mükâfat kazanır." Belki bu iş için onbeş dakikamızı ayıracağız. İçimiz biraz burkulacak, belki bir saat sonra normal hayatımıza, neşemize geri döneceğiz.

Bizler bazen kendimiz için hayırlı olmayanı isteyebiliriz. Rabbül Alemin bize merhametinden hem onu bu dünyada vermez, ayrıca duamızın karşılığını da ahirette alırız. Çalışıp çabaladığı halde bir türlü fakirlikten kurtulamayan bir mümine şu hadis-i kudsiyi aktarabiliriz."Mü'min kullarımdan bazısını ancak zenginlik ıslah eder. Bunun için de hiç esirgemeden ona ihsanda bulunurum. Çünkü onun durumunu değiştirip de fakirliğe sürüklersem helak olur. Ve bazılarını ise fakirlikten başka bir şey ıslah etmez; bu halinden çıkarıp da zengin edersem helak olur."

Sonuç olarak; Rabb'ül Alemin'den hep selamet, rahatlık, bolluk istenir; bela, sıkıntı talep edilmez. Fakat geldiği zaman ise metanet ve sabırla karşılanıp bize getirdikleri nimetlere, güzelliklere ulaşılır.

Rabbim bu imtihan dünyasında hepimizin yardımcısı olsun.


Yazarın Diğer Makaleleri

Kibir "Gübürü" Üzerine

"Gaflet ne kötü şey" diyerek bir gün de ben gecenin feyzinden istifade edeyim diye azmettiğim bir gece hatıralarımı karıştırırken, gözüme çalınan satırlar, t...

Sabır Mı Tahammül Mü?

Bugünlerde millet olarak dar bir vadiden geçmekte olduğumuzun tüm okurlarımız farkındadır. Ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere, zaman zaman huzurumuzu tehdit eden...

O'nu (sav) Anlatmak

Akıl hakikate ulaşmada asla tek başına yeterli değildir. Bu meyanda, Necip Fazıl, Pascal'ı örnek verir ve şöyle der: "Pascal, tasavvufun kafa buhranı üzerinde ...
Tüm Yazıları